Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 213. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 213. Ayet

    كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâne-nnâsu ummeten vâhideten febe’aśa(A)llâhu-nnebiyyîne mubeşşirîne vemunżirîne veenzele me’ahumu-lkitâbe bilhakki liyahkume beyne-nnâsi fîmâ-ḣtelefû fîh(i)(c) vemâ-ḣtelefe fîhi ille-lleżîne ûtûhu min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinâtu baġyen beynehum(s) feheda(A)llâhu-lleżîne âmenû limâ-ḣtelefû fîhi mine-lhakki bi-iżnih(i)(k) va(A)llâhu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluklardan ibaretti. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. İnsanların ayrılığa düştükleri konularda hüküm vermek için onlar aracılığıyla hakkı temsil eden kitabı indirdi. Buna rağmen kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlık ve ihtiras yüzünden kitabın yorumunda anlaşmazlığa düşenler yine kitap verilenler oldu. Ama Allah müminlere ihtilafa düştükleri konulardaki gerçeği lütuf ve iradesiyle gösterdi. Şüphe yok ki Allah dilediğini doğru yola getirir.

      Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluklardan ibaretti. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Ebû Mûsâ el-Eş'arî ve ashâb-ı kirâmdan biri daha şöyle demişlerdir: Başlangıçta insanlar aynı seviyede kâfirdi, sonra azîz ve celîl olan Allah onlara peygamberler gönderdi. Abdullah b. Mesûd ise şöyle demiştir: Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluktan ibaret olup hepsi mümindi, bu Nûh aleyhisselâm döneminde olup müminler gemide bulunmaktaydı, sonraları ihtilafa düştükleri için kendilerine peygamberler gönderilmiştir. Diğer bazı müfessirler de şöyle demiştir: Başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluktan ibaret olup Hz. Adem döneminde mümindi, daha sonra Allah Teâlâ kendilerine kitap indirmiş ve peygamberler göndermiştir.

      Âyetin başlangıç kısmı hakkında bunların dışında yapılacak bir yorum daha münasip görünmektedir. Şöyle ki, başlangıçta insanlar aynı seviyedeki topluluklardan ibaretti, yani tek bir türdü. "Ümmet" kelimesinin mânası tür (sınıf) demektir, şu âyet-i kerîmede olduğu gibi: "Yeryüzünde yürüyen hayvanların ve gökte iki kanadıyla uçan kuşların hepsi sizin gibi ümmetlerdir" yani sınıflardır. Daha sonra Allah Teâlâ içlerinden bir sınıfı seçip peygamber olarak göndermiş, kitap indirmiştir. Bu özellik Allah'ın kendilerine verdiği bir üstünlük ve yücelik konumundadır. Cenâb-ı Hak her bir peygamberi kendi kavmine göndermiş, muhataplarının içinde inkârcılar olduğu gibi müminler de bulunmuştur. Aslında yeryüzü hiçbir dönemde bir velî veya nebîden yoksun kalmamıştır, "Gerçekten biz insanoğlunu üstün vasıflara sahip kıldık" meâlindeki ilâhî beyanda olduğu gibi. Tâ ki insanlar diğer türlerin kendi menfaatleri ve ihtiyaçları için yaratıldığını bilmiş olsunlar. Bu görüş Hasan-ı Basrîye aittir.

      Ebû Hanîfe'nin kanaati de aynı mahiyettedir: Yeryüzü hiçbir zaman bir nebî veya velîden mahrum kalmaz. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Kendisine itaat edene müjdeleyici, karşı gelene de uyarıcı olarak. Buradaki müjdeleme ve uyarmanın birlikte aynı insana ait olması da mümkündür, çünkü bunların her ikisi de aynı insanın yapacağı fiiller için bahis konusudur; "Sen ancak Kur'ân'a uyan ve görmediği halde rahman olan Allah'tan korkan kimseyi uyarabilirsin" , "Alemlere uyarıcı olsun, diye kulu Muhammed'e Furkānı indiren Allah yüceler yücesidir" meâlindeki beyanlarında olduğu gibi.

      İnsanların ayrılığa düştükleri konularda hüküm vermek için onlar aracılığıyla hakkı temsil eden kitap indirdi. Âyetin bu kısmında yer alan hüküm vermek için anlamındaki ifade iki yoruma açıktır. Biri, kendilerine indirilen kitap aralarında adâlet ve hakkaniyetle hüküm versin diye; bu, "Kur'ân'dan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa'nın kitabı vardı, bu Kur'ân da zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş, öncekileri tasdik edici bir kitaptır" meâlindeki ilâhî beyanda olduğu gibi. Bu sonuncu âyette yer alan "li-yünzire" kelimesini bazları yâ ile diğerleri det ile okumuştur. Yâ ile okuyanlar uyarıcı olarak kitabı belirlemiş, tâ ile okuyanlar ise resûlü uyarıcı yapmıştır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki li-yahküme kelimesi de bunun gibidir, insanlar arasında adâletle hükmedecek olan kitap olabilir, ikinci bir anlam olarak resûl de olabilir. Resûl, insanlar arasında kitap vasıtasıyla hakkaniyeti gerçekleştirerek hükmeder.

      İnsanların ayrılığa düştükleri konularda. Âyetin bu kısmında yer alıp ihtilaf edilen konunun yerini tutan fihi zamiri hakkında farklı görüşler ileri sürülebilmektedir. Buna Muhammed (s.a.) veya Allah'ın dini yahut Allah'ın kitabı hakkında ayrılığa düştükleri gibi anlamlarda da verilebilir.

      Bilginin Kaynakları

      Buna rağmen kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra kitabın yorumunda anlaşmazlığa düşenler yine kitap verilenler oldu, yani verilen kitap hakkında ihtilaf edenler hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra bu fiili işlemişlerdir. Aslında bir konu hakkında bilgi edinmek (ilim) ya akıl veya nakil -ki o kitaptan ve haberden ibarettir- yahut da görüp müşahede etmek suretiyle elde edilebilir. Ne var ki kendilerine kitap verilenler inat edip kibirlenmiş ve inkârlarını sürdürmüştür. Aralarındaki kıskançlık ve ihtiras yüzünden. Âyetin bu kısmında yer alan bağy kelimesi bağlamında "aralarındaki kıskançlık" yahut yaptıkları zulüm yüzünden gibi mânalar verilmiştir; nitekim onlar Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme zulmetmişlerdir.

      Ama Allah müminlere ihtilafa düştükleri konulardaki gerçeği gösterdi. Bu ilâhî beyanın mânası -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Allah müminlere doğru yolu göstermiş ve diğerlerinden farklı olarak onlar ihtilafa düşmemişlerdir. Diğer bir anlam ise şöyledir: Allah orta yolu takip edip inat etmeyenlere gerçeği göstermiş, fakat inat edip itidali korumayanları hidâyete erdirmemiştir.

      Lütuf ve iradesiyle. Âyette yer alan bi-iznihi ifadesi O'nun emriyle, lütfuyla diye yorumlanmıştır. Ancak emriyle yorumu ihtimal dâhilinde görülmemektedir. Buna karşılık bi-iznihî beyanına meşîet ve iradesiyle mânası verilebilir.

      Hidâyet ve İlâhî İrade

      Şüphe yok ki Allah dilediğini doğru yola getirir. Bu ilâhî beyanda şunun delili vardır ki Cenâb-ı Hakk'ın hidâyeti benimsemesini dilediği kimse onu benimser, dilemediği kimse de benimseyemez; çünkü Mütezile'nin dediği gibi bütün insanların hidâyeti benimsemesini dileseydi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin sonunda "dilediğini buyurmaz, "Allah doğru yola iletir" derdi. Sonuç olarak âyette yer alan menyesau ifadesi Allah'ın iman edenin bu fiilini dilediğini, etmeyenin ise imanını dilemediğini göstermektedir. Şu halde âyet, "Allah herkesin iman etmesini dilemiş, fakat insanların bir kısmı inanmış, bir kısmı ise inanmamıştır" diyen Mütezile'nin görüşünü çürütmektedir.

      Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Âyetin bu kısmında "ba's", "ityân”, “mecî" kelimelerinden bir mekândan başka bir mekâna intikal etmek, bir yeri terkedip diğerine geçmek mânalarının anlaşılmayacağının delili vardır; çünkü Allah âyette gönderme anlamındaki "ba's" kelimesini zikretmiştir, halbuki peygamberler kavimleri arasında bulunuyordu. Sonuç olarak bir kısmı Allah hakkında da kullanılan bu kelimelerden aslî mânalarından başka "var oluş" anlamının da düşünülebileceği ortaya çıkmıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-nâsu (النَّاسُ)

        Kelimenin kökü e-n-s veya n-v-s harflerinden gelmektedir. İbn Fâris, e-n-s kökünün ünsiyet, alışkanlık ve yakınlık ifade ettiğini, n-v-s kökünün ise hareket etmek, sallanmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan ve nas kelimelerinin köken olarak hemcinsleriyle bir arada yaşama, toplumsallaşma ve onlara ünsiyet duyma eğiliminden kaynaklandığını açıklar.

        ummeten (أُمَّةً)

        Kelimenin kökü e-m-m harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, e-m-m kökünün bir şeye yönelmek, önder olmak ve bir araya gelmek anlamlarına geldiğini, "ümmet" kelimesinin ortak bir amacı paylaşan topluluğu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı, aynı din, zaman veya mekân gibi ortak bir bağ etrafında toplanan grup olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da ümmet kavramının biyolojik veya ırksal bir topluluktan ziyade, ortak bir dini inanç ve ahlaki sistem etrafında kenetlenmiş ideolojik bir toplum modelini ifade ettiğini analiz eder.

        vâhıdeten (وَاحِدَةً)

        Kelimenin kökü v-h-d harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, v-h-d kökünün tek olmak, benzersizlik ve parçalara ayrılmazlık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bölünme veya ortaklık kabul etmeyen, yapısal olarak tek olan bir bütünlüğü ifade ettiğini açıklar.

        bease (بَعَثَ)

        Kelimenin kökü b-a-s harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, b-a-s kökünün bir şeyi harekete geçirmek, yönlendirmek, göndermek ve uykudan uyandırmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ba's kavramının insanları diriltmek anlamının yanı sıra, bu ayetteki bağlamıyla peygamberleri özel bir ilahi misyon ve görevle insanlığa göndermek ve onları bu vazife için harekete geçirmek anlamına geldiğini belirtir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Kelimenin kökü e-l-h harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, e-l-h kökünün kulluk etmek, yönelmek ve sığınmak anlamlarına geldiğini, Allah lafzının ise ibadet edilen tek ve yüce yaratıcıya delalet ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın, ibadet edilmeye layık olan tek gerçek mabudun özel ismi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, Allah kelimesinin İslam öncesi Arap yarımadasında da en yüce tanrı için kullanıldığını, köken olarak muhtemelen Süryanice veya Aramice kelimelerle dilsel bir etkileşim içinde bulunduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu kelimenin en yüce odak noktası olduğunu detaylıca inceler.

        en-nebiyyîne (النَّبِيِّينَ)

        Kelimenin kökü n-b-e harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, n-b-e kökünün önemli ve büyük bir haber getirmek anlamına geldiğini, nebi kelimesinin de Allah'tan vahiy yoluyla haber alan kişi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nebi kavramının, cehaleti ortadan kaldıran ve ilahi hakikatleri bildiren son derece değerli haberleri ileten elçi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, "nebi" kelimesinin köken olarak Aramice veya İbranice'deki benzer dini terimlerle akraba olduğunu ve kadim Sami geleneğinden Arapçaya peygamberlik müessesesini tanımlamak üzere yerleştiğini not eder.

        mubeşşirîne (مُبَشِّرِينَ)

        Kelimenin kökü b-ş-r harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, b-ş-r kökünün insanın teni, dış görünüşü, güzellik ve yüzde beliren sevinç izi anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, müjdelemek (tebşir) kavramının, duyulduğunda insanın yüzünde mutluluk ve sevinç izleri bırakan, onu ferahlatan hayırlı bir haber vermek olduğunu açıklar.

        munzirîne (مُنْذِرِينَ)

        Kelimenin kökü n-z-r harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, n-z-r kökünün birini yaklaşan bir tehlikeye karşı önceden uyarmak ve korkutmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, inzar kavramının sadece korkutmak değil, kişiyi zarara uğramadan önce tedbir alması için şefkatle ve ciddiyetle bilgilendirmek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, müjdeleyici ve uyarıcı kavramlarının Kur'an'ın ikili ahlaki yapısını oluşturduğunu, inzarın özellikle inkarcıları uhrevi sonuçlara karşı uyandırma işlevi gördüğünü analiz eder.

        enzele (أَنْزَلَ)

        Kelimenin kökü n-z-l harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, n-z-l kökünün bir şeyin yukarıdan aşağıya inmesi, bir yere yerleşmesi ve konaklaması anlamlarına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, inzal kavramının ilahi mesajın, kitabın veya nimetlerin Allah katından insanların algılayabileceği ve faydalanabileceği bir mertebeye indirilmesi ve onlara ulaştırılması eylemini ifade ettiğini belirtir.

        el-kitâbe (الْكِتَابَ)

        Kelimenin kökü k-t-b harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, k-t-b kökünün iki şeyi birbirine dikmek, bağlamak, harfleri veya kelimeleri bir araya getirerek yazmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kitap kavramının aslen yazılmış metin olduğunu, bağlamda ise peygamberlere vahyedilen ilahi kanunları ve mesajları kapsadığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve İbranice kelimelerle etimolojik bağlarına dikkat çekerek, bu terimin dini metinler için kullanımının kadim Sami dillerinden kaynaklandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında kitabın, ilahi kelamın nesnelleşmiş, ebedi ve insanlık için sabit bir rehber haline getirilmiş formu olduğunu analiz eder.

        el-hakkı (الْحَقِّ)

        Kelimenin kökü h-k-k harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, h-k-k kökünün sabit olmak, doğruluğu kesinleşmek ve yerinden oynamamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hak kavramının gerçeğe ve vakıaya tam olarak uygun düşen inanç, söz ve eylem olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da batılın ve yanılsamanın zıttı olarak, mutlak ontolojik gerçekliği ve ilahi adaleti temsil eden en temel kavramlardan biri olduğunu ifade eder.

        yahkume (يَحْكُمَ)

        Kelimenin kökü h-k-m harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, h-k-m kökünün alıkoymak, engellemek, adaletsizliği önlemek, hüküm vermek ve bir şeyi sağlamlaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hüküm eyleminin insanlar arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haklıyı haksızdan ayırarak zulme engel olmak anlamına geldiğini açıklar.

        ihtelefû (اخْتَلَفُوا)

        Kelimenin kökü h-l-f harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, h-l-f kökünün bir şeyin diğerinin ardına düşmesi, onun yerine geçmesi, zıtlık ve uyumsuzluk anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ihtilaf kavramının uyumun zıttı olduğunu, insanların hakikati algılamada inat, cehalet veya çıkarları yüzünden parçalanıp birbirine zıt görüşlere ve inançlara savrulmalarını ifade ettiğini belirtir.

        ûtûhu (أُوتُوهُ)

        Kelimenin kökü e-t-y harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, e-t-y kökünün bir şeye gelmek, getirmek ve vermek anlamlarına işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin edilgen yapıda, kendilerine ilahi vahiy, kitap veya bilgi nimetinin lütfedilip verildiği kimseleri anlattığını açıklar.

        câethumu (جَاءَتْهُمُ)

        Kelimenin kökü c-y-e harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, c-y-e kökünün bir yere veya bir duruma varmak, gelmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi ayetlerin, mucizelerin ve açık delillerin insanların idrakine kesin ve inkar edilemez bir şekilde ulaşmasını anlattığını belirtir.

        el-beyyinâtu (الْبَيِّنَاتُ)

        Kelimenin kökü b-y-n harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, b-y-n kökünün iki şeyin birbirinden ayrılması ve bu sayede net, açık hale gelmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hak ile batılı birbirinden kesin bir şekilde ayıran, mazerete yer bırakmayan apaçık deliller ve ilahi işaretler olduğunu açıklar.

        bağyen (بَغْيًا)

        Kelimenin kökü b-ğ-y harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, b-ğ-y kökünün bir şeyi şiddetle aramak, istemek anlamının yanı sıra haddi aşmak, zulmetmek ve azgınlık yapmak anlamlarına da geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bağy kavramının, kişinin hakkı olmayan bir şeyi zorbalıkla, kıskançlıkla ve ihtirasla talep etmesi, adalet sınırlarını aşarak başkalarının hukukuna tecavüz etmesi olduğunu belirtir; ayette dinî konulardaki bölünmelerin asıl sebebinin bilgisizlik değil, bu ahlaki yozlaşma olduğuna dikkat çeker.

        hedâ (هَدَى)

        Kelimenin kökü h-d-y harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, h-d-y kökünün öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek ve birini hedefine ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının lütuf, şefkat ve nezaketle doğru yola iletmek, yol göstermek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dinî-ahlaki sisteminde hidayetin, sapıklığın tam zıttı olarak, insanın kendi çabasına ilahi lütfun eşlik etmesiyle ulaşılan ontolojik bir doğru yol üzere olma hali olduğunu analiz eder.

        âmenû (آمَنُوا)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, e-m-n kökünün kalbin huzur bulması, güven, korkunun zıttı ve emanet anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının nefsin her türlü şüpheden arınarak tam bir tasdik ve güven içine girmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, iman kavramının kişinin tüm benliğiyle Allah'a güvenmesi ve O'na mutlak sadakat göstermesi temelinde şekillendiğini analiz eder.

        yeşâu (يَشَاءُ)

        Kelimenin kökü ş-y-e harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyi istemek, irade etmek ve yönelmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meşiet kavramının basit bir istekten ziyade, iradenin eyleme dönüşmesi durumu olduğunu, Allah'ın mutlak ve hür iradesini ifade ettiğini açıklar.

        sırâtın (صِرَاطٍ)

        Kelimenin kökü s-r-t harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, s-r-t kökünün yutmak anlamına geldiğini, geniş ve belirgin yola da içine girenleri adeta yuttuğu için bu ismin verildiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, sırât kelimesinin sapma ihtimali olmayan, dümdüz, apaçık ve geniş yol olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça asıllı olmadığını, Latince veya Yunanca kökenli olup Aramice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini ve "doğru yol" anlamında teknik bir dini terim olarak kullanıldığını kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, eserinde bu kelimenin Yunanca kökenli olup Arapçalaştığını teyit eder.

        mustekîmin (مُسْتَقِيمٍ)

        Kelimenin kökü k-v-m harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dik durmak, denge ve doğruluk anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, müstakim kelimesinin hiçbir eğriliği, sapması ve pürüzü olmayan, hedefe en kısa ve en güvenli şekilde ulaştıran dosdoğru durumu nitelediğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X