Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 200. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 200. Ayet

    فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-iżâ kadaytum menâsikekum feżkurû(A)llâhe keżikrikum âbâekum ev eşedde żikrâ(an)(k) femine-nnâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fî-ddunyâ vemâ lehu fi-l-âḣirati min ḣalâk(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hac ibadetlerinizi bitirince önceleri atalarınızı andığınız gibi hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki, Rabbimiz, bize nasibimizi dünyada ver! derler. Onun ahiretten alacağı bir payı yoktur.

      Hac ibadetlerinizi bitirince önceleri atalarınızı andığınız gibi hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. Bu konuda iki yorum yapılmıştır. Denildi ki Cahiliye dönemi Arapları hac ibadetlerini eda ettikten sonra bir yerde toplanır, atalarını ve onlara ait meziyetleri anıp övünürlerdi. İslamiyet'i benimsediklerinde ise Allah Teâlâ İslam döneminde Cahiliyet'te atalarını andıkları gibi hatta bundan daha kuvvetli bir şekilde Rab'lerini anmayı emretmiştir, çünkü bu, atalarının hatırasını canlandırmaktan daha güzel bir davranıştır. Bir de şöyle denildi: Araplar'ın atalarını anmaları onların kendilerine yönelik iyilik ve lütufları sebebiyle ise bu kez Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Atalarınızın hatırasını canlandırdığınız noktada onların yerine beni anıp hatırlayın, zira sizin de atalarınızın da sahip olduğu nimetleri veren benim, şu halde anma ve teşekkür eyleminizi atalarınıza değil bana yönelik olarak gerçekleştirin.

      İnsanlardan öylesi vardır ki, Rabbimiz, bize nasibimizi dünyada ver! derler. Onun ahiretten alacağı bir payı yoktur. Bu ilahi beyanın ilk kısmı ahirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyip ahiretin değil dünyanın iyilik ve güzelliklerini talep eden ve istedikleri dünya nimetlerine nail kılınan kimseler hakkındadır. Sözü edilen ayet Cenab-ı Hakk'ın şu beyanı konumundadır: Dünya debdebesini isteyene ondan bazı şeyler veririz, fakat öylesinin ahirette hiçbir nasibi yoktur. Böylelerine talep ettikleri pay verilmiştir. Ahiret hayatının mutluluğunu isteyen kimsenin payını artırırız, yani böylesine hem dünya hem ahiret güzelliği verilir. Burada zikredilen ilk grubun meyli dünyaya yönelik olduğundan ondan başka bir şey talep etmeye ihtiyaç görmemişlerdir. Ahirete ve öldükten sonra dirilmeye iman edenler ise hem dünya hem ahiret güzelliğini istemişlerdir, şu ilahi beyanda görüldüğü üzere: Bir kısmı da, Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru diye dua eder. İmanlı zümrenin dünya güzelliklerini talep etmesinin sebebi, Cenab-ı Hakk'ın dünyayı ahiret için hazırlanma mekanı statüsünde kılmasıdır. Şunu hemen belirtmek gerekir ki dünyayı müminler için ebedi kalacakları bir yer yapmamış, aksine müminleri şu beyanından da anlaşılacağı üzere ahiret için yaratmıştır: Yakın ve uzak yolculuk (hac ve ölüm) için azık edinin. Şunu bilin ki azığın en hayırlısı takvadır.

      Dünyadaki güzellik ile ahiretteki güzelliğin neden ibaret olduğu hususunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denilmiştir ki dünyanın güzelliği ilim ve ibadet, ahiretin güzeliği de cennet ve mağfirettir. Yine denildi ki dünyanın güzelliği zafer ve bol rızık, ahiretin güzelliği de rahmet ve Allah'ın rızasıdır. Bu yorumların ikisi de aynı noktada birleşmektedir. Resûlullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Allah'ın öyle kulları vardır ki afiyet içinde yaşarlar, huzur içinde ölür ve rahatlıkla cennete girerler. Ya Resûlallah, bunu ne ile temin ederler, diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: Rabbena atina... ayetini çok okumaları suretiyle (Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru).

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3938

        #4
        Fe İzâ (فَإِذَا)

        Celaleddin el-Suyuti, "O vakit ki / Ne zaman ki" anlamına gelen atıf ve zaman zarfını tahlil eder. Bu edat, haccın o yoğun fiziksel ve mekânsal eylemlerinin bitişiyle birlikte; ibadetin dışsal ritüellerinden, içsel (kalbî) şuur evresine doğru geçişi başlatan sarsılmaz bir bağlaçtır.

        Kadaytum (قَضَيْتُم)

        İbn Fâris, "k-d-y" (kaf, dat, ye) kökünün dilde "bir işi kesin hükme bağlamak, eksiksiz bir şekilde tamamlamak, sağlamlaştırmak, borcu eda etmek ve bir süreci nihayete erdirmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kadaytum" (tamamladığınızda/eda ettiğinizde) eylemini sıradan bir bitirme kavramından felsefi olarak ayırır. Bu kelime, sadece bir eylemi terk etmeyi değil; kişinin omuzlarına yüklenmiş olan o ağır sorumluluğu (ihramı/ibadeti) kusursuzca ifa edip, fıtri bir boşluğa, hafifliğe ve ontolojik bir ferahlığa kavuşma halini ifade eder.

        Menâsikekum (مَّنَاسِكَكُمْ)

        İbn Fâris, "n-s-k" (nun, sin, kef) kökünün dilde "ibadet etmek, Allah'a yakınlaşmak için kurban kesmek ve bir yeri/kalbi kirlerinden arındırıp tertemiz hale getirmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Mensek, ibadetin yapıldığı o özel zaman/mekân veya bizzat ritüelin kendisidir. (Hac ibadetlerinizi / ritüellerinizi).

        Arthur Jeffery, kelimenin antik Sami dillerindeki izini sürer. Süryanice'deki "nuskâ" (çile, zühd, ağır dindarlık) kelimesiyle olan kökensel bağına işaret eder. Ancak Kur'an, bu terimi yeryüzünden el etek çekilen soyut ve pasif bir çilecilik olarak değil; hacdaki tavaf, say, şeytan taşlama ve kurban kesme gibi devasa, dinamik ve fiziksel "ritüeller bütünü" (menâsik) olarak tahsis etmiştir.

        Fezkurullâhe (فَاذْكُرُوا اللَّهَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" (zel, kef, ra) kökünün dilde "bir şeyi kalpte ve şuurda canlı tutmak, unutmanın (nisyan) mutlak zıttı olarak uyanık olmak ve dil ile anmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Emir kipiyle (O halde hemen Allah'ı zikredin / anın).

        Toshihiko Izutsu, "zikir" eyleminin Kur'an ahlakındaki ontolojik yönünü tahlil eder. Zikir, sadece isimlerin mekanik bir şekilde tekrarlanması (tesbih) değildir. Hac ritüellerini (menâsik) bitiren bir insanın derhal dünyevi hayhuy içine dalması beklenirken, Kur'an tam o eşikte "Allah'ı zikredin" diyerek aklı uyanık tutar. Zikir, haccın o fiziksel yorgunluğunun ardından, Yaratıcıyı insan varoluşunun ve hafızasının mutlak merkezine (şuuruna) yerleştirme ve orada sabitleme eylemidir.

        Ke Zikrikum (كَذِكْرِكُمْ)

        Celaleddin el-Suyuti, teşbih (benzetme) edatı olan (kef) ile zikir masdarının ve muhatap zamirinin birleşimini kaydeder. (Tıpkı sizin anmanız / kendi zikrettiğiniz gibi).

        Âbâekum (آبَاءَكُمْ)

        İbn Fâris, "e-b-v" (hemze, be, vav) kökünün dilde "baba, atalar, kendisinden türenilen ve övünülen kaynak" anlamlarına geldiğini belirtir. (Kendi atalarınızı / babalarınızı).

        Patricia Crone, "Atalarınızı andığınız gibi" (ke zikrikum âbâekum) teşbihini cahiliye dönemi Arap tribalizmi (kabile sosyolojisi) üzerinden muazzam bir boyutta analiz eder. İslam öncesi dönemde Arap kabileleri, hac ritüelleri bittikten sonra Mina'da toplanır ve günlerce panayır kurarlardı. Bu toplanmanın yegâne amacı; herkesin ayağa kalkıp kendi babalarının/atalarının savaşlarını, kahramanlıklarını, cömertliğini ve soylarının üstünlüğünü şiirlerle övmesi (Mefâhirü'l-Arab) ritüeliydi. Ataları anmak (zikr-i âbâ), cahiliye kimliğinin ve kibirli asabiyetin en kutsal eylemiydi.

        Ev (أَوْ)

        (Yahut / Hatta / Veya). Tercih ve derece artırma edatı.

        Eşedde (أَشَدَّ)

        İbn Fâris, "ş-d-d" (şın, dal, dal) kökünün dilde "sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik, kuvvet ve şiddet" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil (kıyaslama) formundadır. (Çok daha güçlü, çok daha şiddetli ve baskın olarak).

        Zikran (ذِكْرًا)

        (Bir anışla / Zikirle).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan çok daha şiddetli/güçlü bir şekilde Allah'ı anın" (fezkurullâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ) fermanındaki o devasa teolojik devrimi tahlil eder. Kur'an, hac ibadetinin sonundaki o kabilevî şövenizmi, soy övüncünü ve kibir panayırını tek hamlede yıkar. İnsanın varoluşsal aidiyetini ve minnet duygusunu, kendisini doğuran biyolojik babalarından (kabileden) söküp alır ve onu "eşedde zikrâ" (çok daha büyük ve sarsılmaz bir şuurla) mutlak ve yegâne otorite olan Allah'a (Tevhid'e) kilitler. İnsan artık soyuyla değil, Rabbine olan bağıyla onurlanmalıdır.

        Fe Minen Nâsi (فَمِنَ النَّاسِ)

        İbn Fâris, "n-v-s" (nun, vav, sin) kökünün dilde "hareket etmek, dalgalanmak ve kitleler" anlamlarına geldiğini belirtir. (Şu halde o kitlelerin / insanların içinden).

        Men Yekûlu (مَنْ يَقُولُ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünden muzari fiildir. (Şöyle diyen kimseler vardır).

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün dilde "bir şeyi yavaş yavaş besleyip büyütmek, fıtratını kemale erdirmek, sahip ve mutlak efendi" anlamlarına geldiğini açıklar. (Ey bizim yegâne Rabbimiz/Efendimiz).

        Âtinâ (آتِنَا)

        İbn Fâris, "e-t-y" (hemze, te, ye) kökünün dilde "bir şeyi kasten getirmek, sunmak, vermek ve ihsan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Emir kipidir. (Bize ver / Bize ihsan et).

        Fîd Dunyâ (فِي الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" (dal, nun, vav) kökünün dilde "bir şeye mesafece yaklaşmak, bitişik olmak, aşağıda olmak ve yakınlık" anlamlarına geldiğini açıklar. (Şu en yakın ve alttaki boyutta / Dünyada).

        Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesini ontolojik bir kıyaslama olarak tahlil eder. Kelimenin kökündeki "dünüvv" (aşağılık/yakınlık), onun ahiretin (yüce ve sonsuz olanın) karşısındaki değer düşüklüğünü, geçiciliğini ve felsefi basitliğini (kısalığını) mühürler.

        Ve Mâ Lehu (وَمَا لَهُ)

        (Fakat böylesi bir kimse için kati surette yoktur).

        Fîl Âhırati (فِي الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" (hemze, hı, ra) kökünün dilde "bir şeyin geride kalması, gecikmesi, öncenin (evvelin) mutlak zıttı ve sonradan gelen" anlamlarına geldiğini açıklar. (Dünyanın bitiminden sonraki o son ebedi yurtta / Ahirette).

        Min Halâkın (مِنْ خَلَاقٍ)

        İbn Fâris, "h-l-k" (hı, lam, kaf) kökünün dilde "bir şeyi yoktan var etmek, düzgünce takdir etmek/ölçülendirmek, bir kimsenin fıtratından gelen ahlak ve kişiye tahsis edilmiş olan değişmez pay/nasip" anlamlarına geldiğini açıklar. (Hiçbir pay / Hiçbir nasip).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışındaki (ve mâ lehu fîl âhırati min halâk) varoluşsal iflası tahlil eder. Hac gibi meşakkatli ve devasa bir ruhsal arınma ibadetini bitirdikten sonra ellerini açıp sadece "Bana dünyada mülk ver, şan ver, ticaret ver" diyen kişi; kendi aklını ve varoluşunu sadece midesinin, egosunun ve biyolojik dürtülerinin sınırlarına hapsetmiştir. Yaratıcı'dan sadece geçici olanı (dünyayı) isteyen bu seküler dua modeli, insanın ahiretteki "halâk"ını (ontolojik payını ve ebediyet şuurunu) kendi elleriyle sıfırlamasıdır. Dini ritüelleri yerine getirmek insanı kurtarmaz; asıl olan, o ritüelin sonunda kalbin hangi boyutu (dünyayı mı ahireti mi) talep ettiğidir. Ufku dünyada bitenin, sonsuzlukta nasibi yoktur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X