اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 187. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi, itikaf, oruç gecesi, tövbe, allahın sınırları, bakara suresi 187. ayet, bakara 187, mescitler, allah, kitap, ayet, nefis, oruç, secde, takva, tevbe, gece, helal, ilim, bilgi
-
Uhille lekum leylete-ssiyâmi-rrafeśu ilâ nisâ-ikum(c) hunne libâsun lekum veentum libâsun lehun(ne)(k) ‘alima(A)llâhu ennekum kuntum taḣtânûne enfusekum fetâbe ‘aleykum ve’afâ ‘ankum(s) fel-âne bâşirûhunne vebteġû mâ keteba(A)llâhu lekum(c) vekulû veşrabû hattâ yetebeyyene lekumu-lḣaytu-l-ebyedu mine-lḣayti-l-esvedi mine-lfecr(i)(s) śümme etimmû-ssiyâme ile-lleyl(i)(c) velâ tubâşirûhunne veentum ‘âkifûne fi-lmesâcid(i)(k) tilke hudûdu(A)llâhi felâ takrabûhâ(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu âyâtihi linnâsi le’allehum yettekûn(e)
-
"Oruç günlerinin gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz. Allah nefsinize karşı zaaf gösterdiğinizi bildi, tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşabilir ve Allah'ın sizin için mukadder kıldığı sonuçları bekleyebilirsiniz. Şafak vaktine, yani günün ağarması gecenin karanlığından (beyaz iplik siyah iplikten) farkedilebilecek zamana kadar yiyin için, sonra da orucu akşama kadar sürdürün. Mescidlerde itikafa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlar olup sakın yaklaşmayın. İşte böylece Allah insanlara kötülüklerden sakınıp korunmaları için ayetlerini açıklar."
Oruç günlerinin gecelerinde ... helâl kılındı; Allah Teâlâ "oruç gecesi" tamlamasını kullandı, geceyi gününe bağlayarak; sanki "oruç gününün gecesi -oruç gününden önceki gece-" buyurmuştur. Gerçekte gece vaktinde oruç yoksa da gündüzün orucu, öncesindeki gecede beklendiğinden böyle ifade edilmiştir. Nitekim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Namazı bekleyen kimse bu durumda bulunduğu sürece namazda imiş gibi sevap alır". Benzer şekilde, "Sizden ramazan ayına ulaşan kimse onu oruçlu geçirsin" mealindeki ilahi beyanda da Cenab-ı Hak orucu ramazan ayına nisbet etmiştir ki buna gece ve gündüz dahildir, çünkü ay anlamına gelen şehr kelimesi geceyi de gündüzü de içermektedir.
Kadınlarınıza yaklaşmanız. Denildi ki ayette yer alan refes kelimesi cinsel ilişki demektir, bu görüş İbn Abbas'a aittir. Bir de denildi ki refes erkeklerin kadınlara yönelik cinsel ilişki, dokunma, öpme ve diğer ihtiyaçlarıdır.
Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz. Denildi ki onlar sizin için, helal olmayan şeylere birer perde ve engel, siz de onlar için aynı durumdasınız, erkek eşiyle kadın da kocasıyla iffetini korur. Bir de şöyle denildi: Onlar sizin için sükunet ve huzur vesilesi, siz de onlar için sükunet ve huzur vesilesisiniz; erkek hanımıyla, kadın da eşiyle sükunet ve huzur bulur. Bu mana, "Geceyi insanı bürüyen elbise gibi sükun ve huzur vesilesi kıldık", "içinde huzur bulmanız için geceyi sizin için yaratmıştır" mealindeki ilahi beyanlarda yer alan "libas" ve "sükun" kavramlarına benzemektedir. İkisinden birinin geceleri diğerinin elbisesi olması şeklindeki mana da ihtimal dahilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah nefsinize karşı zaaf gösterdiğinizi bildi, tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Ayette yer alan "tahtanûne" ve ayrıca "tehûnûne" kelimeleri aynı manadadır. Ayet-i kerime Hz. Ömer (r.a.) hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki İslam'ın ilk dönemlerinde müslümanlar oruç tutup akşam vakti -imsak henüz girmeden önce de olsa- uyuduklarında ertesi günün akşamına kadar yemek yeme ve cinsel ilişkide bulunma yasağıyla karşı karşıya bulunuyordu. Hz. Ömer bir süre uyuduktan sonra eşiyle ilişkide bulunmuş, ertesi gün Resûlullah'a gelerek halini arzetmişti. Bunun üzerine Allah nefsinize karşı zaaf gösterdiğinizi bildi mealindeki ayet-i kerime nazil olmuştur; yani kendinize yazık edersiniz, çünkü her hıyanette bulunan kendisine yazık etmiş olur. Ayetin nüzulüyle Allah Teâlâ Ömer'in tövbesini kabul etmiş ve onu bağışlamıştır. Ayet-i kerimede bundan sonra cinsel ilişkiye müsaade edilerek artık onlara yaklaşabilirsiniz buyurulmuştur, bu bir ruhsat konumunda olup emir hükmü taşımamaktadır.
Allah'ın sizin için mukadder kıldığı sonuçları bekleyebilirsiniz. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah'ın size nasip ettiği çocuğu bekleyebilirsiniz. Yine denildi ki ramazan ayında Allah'ın lütfettiği Kadir gecesini ve ilahi rahmetin gelişini bekleyebilirsiniz. Bir de şöyle denildi: Allah'ın sizin için belirlediği oruç gecelerinde cinsel ilişki için ruhsat ve izni ayrıca uyuduktan sonra imsak vaktine kadar yiyip içmeyi benimseyip uygulayabilirsiniz. Bu şu hadise benzemektedir: "Gösterdiğimiz kolaylıkları zor uygulanabilen fiiller (azaim) derecesinde benimsemeyen kimse bizden değildir".
Şafak vaktine, yani günün ağarması gecenin karanlığından (beyaz iplik siyah iplikten) farkedilebilecek zamana kadar yiyin için, sonra da orucu akşama kadar sürdürün. Adiy b. Hatim'den nakledildiğine göre şöyle demiştir: Bu ayet geldikten sonra yastığımın altına beyaz ve siyah olmak üzere iki iplik koyup renklerini ayırabileceğim zamana kadar yiyip içiyordum. Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme giderek durumu anlattım, şöyle buyurdu: "Bu konuda göz önünde bulunduracağın yastık daha uzundur": yani göz önünde bulunduracağın tan vakti (fecir) ufukta enine uzayan beyazlıktır. Resûlullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Göğe doğru uzayan beyazlık sizi aldatmasın, gerçek fecir ufukta enine doğru yayılmış olanıdır". Onun yine şöyle dediği nakledilmiştir: "Fecir iki türlüdür, göğe doğru uzanan fecir ile ufukta enine doğru uzayan fecir. Oruç tutana yemeyi yasaklayan ve sabah namazının kılınmasına müsaade eden fecir bu ikincisidir". Yine ondan rivayet edilmiştir: "Bilâl'in ezanı sizi aldatmasın, çünkü o gece henüz devam ederken ezan okuyup uyuyanlarınızı uyandırmakta ve teheccüd namazı kılanı biraz istirahat etmeye sevketmektedir". Bazı rivayetlerde ise bu hadis, "Bilâl'in ezanı sizi sahur işlerinizden alıkoymasın, çünkü o geceleyin ezan okur" mealiyle nakledilir veya buna benzer bir söz.
Bu meselede hareket noktası şudur ki aziz ve celil olan Allah oruç tutmanın sınırını günün belirginleşmesinden güneşin batışına kadar tayin etmiştir. Güneşin batışından günün belirginleşmesi zamanına kadar yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkide bulunmayı kulun hayatını kolaylaştırma lütfu çerçevesinde mubah kılmıştır.
Mescidlerde itikafa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Ayette yer alan mübaşeret kavramı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki mübaşeret ile cinsel ilişki ve onun dışındaki hususlar kastedilmiş olup oruçlular bunlardan menedilmiştir. Yine denildi ki mübaşeret doğrudan cinsel ilişkiden kinayedir.
Mescidlerde itikafa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Ayetin bu kısmı birkaç hükme işaret etmektedir. Öyle görünüyor ki ayet ilk dönemdeki müslümanların karşılaştıkları bir sıkıntı üzerine gelmiştir, yoksa itikafta olan müminlerin mescidlerde hanımlarıyla ilişkide bulundukları gibi bir olay söz konusu değildir, çünkü mescidler onların nazarında kadınlarla ilişkiye mekan teşkil etmekten çok daha saygıya değer yerlerdi. Aslında -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- itikaf, kişinin bir yere çekilmesi ve hem mescidden ibaret olan bu yerde kaldığı hem de ihtiyaçları için dışarı çıktığı zaman daima itikafa dair kendine düşen göreve uyması demektir. Ayet-i kerime ibadet amacıyla halvete çekilmenin kendi konumu, bu süre içinde her durumda cinsel ilişkiyi haram kıldığını beyan etmektedir. İtikaf, oruç gibi mükellefiyetleri, kişilerin içinde bulundukları vaziyet ve zamana göre değişen ve mescidlerde olmadıkları sırada yasakları yürürlükten kalkan bir ibadet değildir. Ayetin bu kısmı itikafta bulunanların mescidlerde olmasalar bile orada bulunmanın statüsünü daima taşıdıklarının bilincine sahip olmalarını hedeflemiştir. Şayet itikaf döneminde mescidlerde bulunulmadığı sırada bile yasaklar yürürlükte olmasaydı ayet-i kerimede mescidler kelimesi zikredilmeksizin "siz itikafta iken" buyrulmakla yetinilirdi, çünkü cinsel ilişkinin yasaklanmasını içeren bu ayetin gelişi sırasında onlar mescidlerde bulunmuyorlardı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin bu kısmında itikafın sadece mescidde yapılabileceğinin delili vardır, zira ilahi beyan mescidleri diğer mekanlardan ayırarak tahsis etmiştir. Ayrıca ayet itikafta bulunan kimsenin bu yerin dışına çıkabileceğinin de delilini içermektedir, ancak bu zaruret halinde olmalıdır. Nitekim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledildiğine göre o, itikafa iken sadece beşeri ihtiyaçları için çıkardı. Kişinin bu noktadaki ihtiyacı iki türlü olabilir: Kendisine arzedilen ve mescidde çözümü mümkün olmayan bazı problemler, bir de mescidde yerine getirilmesi mümkün olmayan malum beşeri ihtiyaçlar.
İtikaf halinde dışarıya çıkış iki sebeple olabilir. Biri kişinin kendisi için, diğeri de gerçekleştireceği bazı fiiller için. Buna dayanarak alimlerimiz cuma namazlarına çıkmanın farz olduğunu söylemişlerdi, çünkü cumaya gitmemek üzere itikafa girmeye kalkışan kimseye izin verilmez, şu sebeple ki farz olan bir ibadeti yerine getirmemek suretiyle farz olmayan ibadeti icra etmeye izin verilmesi caiz değildir; buna bağlı olarak itikafa giren için söylediklerimiz de bu esasa dayanır.
Eğer denilirse ki: Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre o, itikafta iken cenazeye gitmek ve hasta ziyaret etmek amacıyla itikaf yerinden ayrılıyordu. Buna şöyle cevap verilir: Bu rivayet sahih ise Hz. Ali itikaf yerinden çıkmasına izin verilebilecek bir ihtiyaç için ayrılmış olmalıdır; bu sebeple çıkmışsa hasta ziyaretine gitmiş veya cenazede bulunmuştur, bu ise caizdir. Cenaze gibi ibadetler için izin verilecek olsa diğer her biri için de verilmesi gerekir, çünkü cenaze hizmetlerini yeterli sayıda insan yerine getirince bu görevin farz oluşu düşer, bu durumda diğer bir iş için izin verilmez. Burada söz konusu edilen dini görev izin verilemeyecek konumda veya onun dışında bulunmaktadır, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker gibi. Öyle anlaşılıyor ki bu husustaki haber anlattığım çizgi üzerinde seyretmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Hz. Aişe radıyallahu anhâdan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "İtikafa girenin o yerden ayrılmaması sünnettendir". Bu rivayet şayet gerçekse Ali b. Ebu Talib'in biraz önce değindiğimiz sebeplerden ötürü itikaf yerinden çıktığına işaret eder.
Mescidlerde itikafa çekildiğiniz dönemlerde eşlerinize yaklaşmayın. Bu ilahi beyanda itikafın bütün mescidlerde olabileceğinin delili vardır, çünkü mescidleri genel bir şekilde belirtilmiştir. İtikafın sadece Mescid-i Haramda olacağı şeklinde nakledilen rivayet şayet sahih ise nesih işlemine tabi tutulmuştur, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Medine mescidinde itikafa girmiş, dolayısıyla onun bu fiili önceki anlayışı neshetmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlar olup sakın yaklaşmayın. Denildi ki itikaf halinde kadına yaklaşmak günah olup buna yaklaşmayın demektir; buradaki emir yaklaşmama şeklinde sınırlandırılmıştır. Yine denildi ki Allah her çeşit itaat, emir ve yasak için bir sınır ve hedef belirlemiş olup bu sınırın ötesine geçilmeyeceği gibi gerisinde de kalınmamalıdır. Bunlar Allah'ın farzlarıdır, yahut sünnetleridir, şeklinde de yorumlanmıştır. İlk yorum daha isabetli görünmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Uhılle (أُحِلَّ)
İbn Fâris, "h-l-l" kökünün temel anlamının bağlanmış bir düğümü çözmek, serbest bırakmak ve bir şeyin üzerindeki yasağı/engeli kaldırmak olduğunu belirtir. Ayette edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının, daha önce oruç gecelerinde var olan cinsel yakınlaşma yasağının bizzat ilahi irade (yasa koyucu) tarafından çözülmesini ve hukuken serbest bırakılmasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "helal kılınma" eylemini, aklın veya şeriatın kullanımına koyduğu kısıtlamanın kaldırılarak insan doğasına uygun bir serbestliğin tanınması olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin İslam hukuk felsefesindeki yerini analiz eder; daha önceki sert bedensel diyetlerin/yasakların (örneğin Hristiyan ruhbanlığındaki katı cinsel perhizlerin) Kur'an tarafından ilga edildiğini, insan fıtratının biyolojik gerçekliğine dönüş yapılarak meşru bir rahatlama alanı (helal) inşa edildiğini vurgular.
Leylete (لَيْلَةَ)
İbn Fâris, "l-y-l" kökünün gündüzün zıddı olarak karanlığın çökmesi, örtmek ve kararmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gece kelimesinin güneşin batışından fecrin doğuşuna kadar geçen zaman dilimini ifade ettiğini kaydeder; yasağın kalktığı bu spesifik zaman diliminin, insanın biyolojik dinlenme ve eşiyle baş başa kalma (sükûnet) vakti olduğuna dikkat çeker.
Er-Refesu (الرَّفَثُ)
İbn Fâris, "r-f-s" kökünün sözlükte çirkin, kaba saba sözler söylemek ve açık saçık konuşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin aslında toplum içinde uluorta konuşulması ayıp sayılan cinsel içerikli ifadeler olduğunu, ancak ayette son derece zarif bir kinaye (mecaz) yoluyla doğrudan eşler arasındaki cinsel yakınlaşmayı ve ilişkiyi nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın edep diline (terminolojisine) dikkat çekerek; cinsellik gibi fıtri ancak mahrem bir konunun kaba ve doğrudan kelimelerle değil, "refes", "mübaşeret", "libas" gibi derin mecazlar ve kinayeler üzerinden anlatılmasının, ilahi kelamın ahlaki estetiğini gösterdiğini ifade eder.
Libâsun (لِبَاسٌ)
İbn Fâris, "l-b-s" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerine bir elbise geçirmek ve korumak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elbisenin insanın bedenini dış etkenlerden (soğuktan/sıcaktan) koruyan ve onun kusurlarını örten bir nesne olduğunu; ayette eşlerin birbirleri için "libas" olarak tanımlanmasının, onların birbirlerinin günahlarına, ahlaki zaaflarına ve yalnızlıklarına karşı ontolojik birer koruyucu, örtücü ve sığınak olduklarını gösteren muazzam bir mecaz olduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın aile ve cinsellik sosyolojisi bağlamında analiz eder; eşlerin birbirine "elbise" olmasının, cinselliği salt biyolojik bir tatmin olmaktan çıkarıp, karşılıklı varoluşsal bir tamamlanma, ruhsal bütünleşme ve birbirine kenetlenme eylemine dönüştürdüğünü vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu metaforun kadın ve erkek arasındaki hiyerarşiyi sıfırladığını ("onlar sizin için birer elbisedir, siz de onlar için"), iki tarafın da birbirine muhtaç, eşit derecede koruyucu ve tamamlayıcı birer fıtri unsur olduğunu ifade eder.
Tahtânûne (تَخْتَانُونَ)
İbn Fâris, "h-v-n" kökünün emanete riayet etmemek, ahdi bozmak, güveni boşa çıkarmak ve ihanet etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ihanet kavramını insanın kendisine emanet edilen bir şeye bilerek ve gizlice zarar vermesi olarak tanımlar. Ayette insanın "kendi nefsine hıyanet etmesi" şeklinde kullanılmasının, yasağın henüz kalkmadığı ilk dönemlerde, bazı sahabelerin oruç gecelerinde dayanamayıp eşleriyle gizlice birlikte olmalarını, kendi ahlaki sözleşmelerini ve fıtratlarını yaralamalarını ifade ettiğini açıklar.
Tâbe (تَابَ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün temel anlamının geri dönmek, bir durumdan vazgeçip aslına rücu etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tövbe kavramının kul için kullanıldığında günahı terk edip Allah'a dönmek, Allah için (tâbe aleykum) kullanıldığında ise kuluna olan merhametine, lütfuna ve affına geri dönmek anlamına geldiğini açıklar; burada ilahi iradenin, insanın biyolojik zaafiyetini (nefsine hıyanetini) görerek ona şefkatle yöneldiğini detaylandırır.
Afâ (عَفَا)
İbn Fâris, "a-f-v" kökünün silmek, yok etmek, bir şeyin izini tamamen ortadan kaldırmak ve fazlalığı bırakmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, af kavramını, işlenen suçun ve günahın (geceleyin yasağı çiğnemenin) cezasını silmek, o günahın varoluşsal ağırlığını kişinin üzerinden tamamen kaldırmak olarak tanımlar.
Bâşirûhunne (بَاشِرُوهُنَّ)
İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün temelinde insan derisi, cildin dış yüzeyi ve derinin deriye teması anlamlarının bulunduğunu belirtir. Müjdenin de insanın yüzünde (derisinde) bir etki/aydınlanma bıraktığı için bu kökten geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, mübaşeret kavramının doğrudan fiziksel (tensel) temas anlamına geldiğini, ayette emir formunda kullanılarak, geceleri eşlerle cinsel ilişkinin, dokunmanın ve birleşmenin artık tamamen serbest (mübah) kılındığını ifade eden açık bir kinaye olduğunu detaylandırır.
Ebtuğû (ابْتَغُوا)
İbn Fâris, "b-ğ-y" kökünün bir şeyi şiddetle arzu etmek, istemek, talep etmek ve aramak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (ibtiğa) sıradan bir arayış değil, kasıtlı ve iradi bir yönelim olduğunu; eşlerle birlikteliğin ardından "Allah'ın sizin için yazdığı şeyi arayın/isteyin" emrinin, sadece cinsel hazzı değil, fıtri olan çocuk (nesil) sahibi olma arzusunu, aile kurmayı ve iffeti talep etmeyi nitelediğini açıklar.
Ketebe (كَتَبَ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün parçaları birleştirmek, yazmak ve farz kılmak/takdir etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın yazmasının, O'nun levh-i mahfuzdaki kesin takdiri, nasip etmesi ve insan fıtratına kodladığı değişmez yasa (neslin devamı gibi) olduğunu detaylandırır.
Yetebeyyene (يَتَبَيَّنَ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün iki şeyin birbirinden tamamen ayrılması, açık ve seçik hale gelmesi, belirsizliğin kalkması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin, orucun başlama vaktini belirlerken gözle görülecek kadar net, şüpheye yer bırakmayan ontolojik ve kozmik bir ayrışmayı (gece ile gündüzün sınırını) ifade ettiğini açıklar.
El-Haytu (الْخَيْطُ)
İbn Fâris, "h-y-t" kökünün iplik, uzun ve ince çizgi, dikmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlükte bildiğimiz dikiş ipliği olduğunu, ancak burada zamanın ince sınırlarını belirten muazzam bir doğa metaforu olarak kullanıldığını; ufkî çizginin bir iplik inceliğinde belirmesini nitelediğini ifade eder.
El-Ebyadu (الْأَبْيَضُ) / El-Esvedi (الْأَسْوَدِ)
İbn Fâris, "b-y-d" kökünün beyazlık, aydınlık; "s-v-d" kökünün ise siyahlık, karanlık ve yoğunluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, beyaz ipliğin sabahın ilk aydınlığını (fecr-i sadık), siyah ipliğin ise gecenin son karanlığını temsil ettiğini; bu iplik metaforunun tamamen gözlemsel ve herkesin anlayabileceği fıtri bir zaman belirleme ölçüsü olduğunu açıklar.
El-Fecri (الْفَجْرِ)
İbn Fâris, "f-c-r" kökünün yarmak, genişletmek, bir şeyin içinden başka bir şeyin fışkırması (suyun veya ışığın) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fecir kavramının sabahın ilk ışıklarının, gecenin o yoğun karanlık örtüsünü yırtarak ufuktan dışarıya fışkırması (ışığın patlaması) durumu olduğunu detaylandırır. Orucun başlama anının bu kozmik yarılmaya kilitlendiğini kaydeder.
Etimmu (أَتِمُّوا)
İbn Fâris, "t-m-m" kökünün bir şeyi noksansız hale getirmek, eksik bırakmamak, sonuca ulaştırmak ve bütünlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itmam eyleminin, başlanmış olan oruç ibadetinin gün batımına (geceye) kadar hiçbir kuralını ihlal etmeden, sabırla ve eksiksiz bir biçimde sonlandırılması şeklindeki hukuki ve ahlaki zorunluluğu ifade ettiğini açıklar.
Âkifûne (عَاكِفُونَ)
İbn Fâris, "a-k-f" kökünün bir yere bağlanıp kalmak, oradan ayrılmamak, bir şeye yüzünü çevirip onda sebat etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dini terminolojideki "itikaf" ibadetini nitelediğini; kişinin dünyevi işlerini, eşiyle olan ilişkisini ve bedensel hazlarını bir süreliğine tamamen askıya alarak kendini fiziken ve ruhen mescide (ibadethaneye) hapsetmesi, mutlak bir ruhsal yoğunlaşma içine girmesi eylemi olduğunu detaylandırır.
Hudûdu (حُدُودُ)
İbn Fâris, "h-d-d" kökünün iki şey arasına konulan engel, sınır, bir şeyin son noktası ve yasak bölge anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hudut kavramını şeriatın belirlediği, insanın eylemlerini meşru dairede tutan ve dışına çıkılması kesin olarak yasaklanan hukuki ve ahlaki kırmızı çizgiler olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın hukuk teolojisinde çok merkezi bir yere koyar; "Allah'ın sınırları" ifadesinin, insanın fıtri arzuları (yeme, içme, cinsellik) ile ahlaki disiplini arasına çekilmiş ontolojik bir çit olduğunu, bu sınırların aşılmasının doğrudan yaratıcıya karşı işlenmiş bir isyan (haddi aşma) olduğunu analiz eder.
Takrebû (تَقْرَبُوا)
İbn Fâris, "k-r-b" kökünün uzaklığın (bu'd) zıddı olarak bir şeye mekânsal veya eylemsel olarak yaklaşmak, mesafeyi daraltmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki olumsuz emrin ("o sınırlara yaklaşmayın") ince bir hukuki tedbir (sedd-i zerai) olduğunu; dinin sadece yasağı/günahı çiğnemeyi değil, kişiyi o günaha sürükleyecek tehlikeli bölgelerde (sınır boylarında) dolaşmayı bile engellediğini, ahlaki zaafiyetlere karşı bir tampon bölge oluşturduğunu detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla