Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 184. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 184. Ayet

    اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eyyâmen ma’dûdât(in)(c) femen kâne minkum merîdan ev ‘alâ seferin fe’iddetun min eyyâmin uḣar(e)(c) ve’ale-lleżîne yutîkûnehu fidyetun ta’âmu miskîn(in)(s) femen tetavve’a ḣayran fehuve ḣayrun leh(u)(c) veen tesûmû ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Oruç sayılı günlerden ibarettir. İçinizden hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmaya gücü yetenlere (yetmeyenlere) bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermek gerekir. Bununla birlikte gönül rızasıyla daha fazlasını yapan kimseye daha çok mükâfat vardır. Şundan emin olun ki oruç tutmanız -kulluk bilincini koruduğunuz takdirde- sizin için daha hayırlıdır.

      Oruç sayılı günlerden ibarettir. Bu mealdeki ilahi beyanda, önceki ayetin ramazan ayından başka bir oruç hakkında olduğunun ispatı vardır, çünkü ramazan orucu belli günlerle değil, ramazan ve şevval aylarının hilalleri ile tesbit edilir. Ne var ki Cenab-ı Hak, ihtiyaçları olmasa da bu gibi şeyleri günlerle sayıp belirleme şeklinde insanlar arasındaki yaygın geleneğe vakıf olduğundan oruç sayılı günlerden ibarettir demiş olabilir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden, "Ramazan ayı şu kadar, şu kadar ve şu kadardır" dediği, bu sırada iki eliyle işarette bulunup son defasında parmaklarından birini büktüğü rivayet edilmiştir. Ayrıca birden fazla sahabiden, "Resulullah döneminde otuzdan çok yirmi dokuz gün oruç tutuyorduk" dedikleri nakledilmiştir. Bu haberler karşısında, Allah Teala'nın, oruç sayılı günlerden ibarettir, buyurarak, "İnsanlar bu günleri sayı ile belirler" gibi bir muhtevayı kastetmesi imkan dahilindedir.

      İçinizden hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Allah Teala ayetin bu kısmında mazeretlerin bulunması halinde oruç tutulmamasından söz etmemiştir; O, diğer günlere ertelenmeye sebep teşkil eden hastalık ve yolculuk orucunun türüne (aşure mi ramazan orucu mu) işaret etmediği gibi diğer günlerin mahiyeti hakkında da bilgi vermemiştir. Benzer şekilde bazı hükümleri hakkında malumat zikrettiği orucun başlangıç vaktini bildirirken de orucun türüne işaret etmemiş, sadece, "İçinizden o ayı idrak eden kimse onu oruçla geçirsin" buyurmuştur. Şu kadar var ki mazeret halinde oruç tutulmayacağı hem nakil hem de akıl yoluyla bilinmektedir. Nakil yolculuk ve hastalık halinde oruç tutulmasına izin veren nasların muhtevasıdır. Nitekim, "sayısınca diğer günlerde (kaza eder)" buyurulmuş olmasında önceki dönemde oruç tutulmadığı gerçeği dolaylı olarak mevcuttur. Akıl yoluyla ispata gelince, Allah Teala hastalık ve yolculuk olgularını oruç tutmamaya izin verilmesinin sebepleri kılmıştır. Bu iki mazeretin doğması, oluşmalarından önceki dini vecibenin artmasına sebep teşkil etmesi makul değildir. Şunu da hatırlatmak gerekir ki oruçla ilgili olarak devam eden bir sonraki ayette, "Allah sizin için kolaylık diler" buyurulması, hastalık ve yolculuk halinde oruç tuttuktan sonra bir de kaza edilmesi gerekseydi bu, dinde güçlük doğururdu, oysaki Allah Teala din hususunda bizi zor bir mükellefiyet altında bırakmadığını beyan etmiştir. Nitekim bazıları bu bakış açısından hareketle hasta ve yolcu olanlar bu dönemlerinde oruç tutmamışlarsa kaza etmeleri gerekli olur demişlerdir. Onlar bu kanaati benimserken Kur'an'da oruç tutulmaması konusuna temas edilmemesinin yanında "sayısınca diğer günler"den söz edilmesini delil göstermişlerdir; bir bakıma ilahi beyan bahis konusu iki mazeret sahibinin oruç tutma vaktini diğerlerine ait vakitten ayrı tutmuştur. Resulullah'tan (s.a.), "Yolculukta oruç tutan mukim iken tutmayan gibidir" mealindeki hadis de bunu desteklemektedir. Bilindiği üzere mukimken oruç tutmayanın oruçsuz geçen günleri kaza etmesi gerekir, hadisin zahirine göre yolculuk esnasında tutanın da kaza etme mecburiyeti vardır.

      Bize göre ise söz konusu ayette (oruç tutmadığını dile getiren) dolaylı bir ifade bulunmaktadır. Nitekim Kur'an'da yasak zikredildikten sonra ruhsatlar söz konusu edilmiştir, ayet-i kerimede olduğu gibi: "Allah size ölü hayvanı... haram kılmıştır. Bunlardan yemeye mecbur kalan kimse -başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla- günahkar olmaz". Görüldüğü üzere burada adı geçen şeylerden yemenin mubah olduğu zikredilmemiştir. Aziz ve celil olan Allah şöyle de buyurmuştur: "Haccı da umreyi de Allah rızası için gereğince yerine getirin". Cenab-ı Hak bu beyanının devamında, "Eğer bunlardan alıkonursanız..." buyurmuş, bunun yanında ihramdan çıkışı zikretmemiştir. Ne var ki hac ve umre ibadetlerine özgü olan bu fiiller bulunmadığı takdirde sonuçları da gerçekleşmez, çünkü bir konuda mazeretli durumuna düşmek farzın artmasına sebep teşkil etmez. Biraz önce zikredilen ayetin devamında, "Kurban, yerine varıp kesilinceye kadar başınızı tıraş etmeyin" buyurulmuş, ardından, "İçinizden hasta olan..." beyanıyla devam edilmiştir. Bu ifade başını tıraş etmeyi dile getirmektedir. Böylesine tıraş fiilinden sonra fidye ödemek gerekli hale gelir, bu, baştaki eziyetin ve hastalığın fidyeyi gerektirdiği manasına gelmez. İşte oruç hakkında zikredilen husus da buna benzemektedir.

      Tartışılmakta olan konunun aslı, kimse ramazan ayının orucunu -bu ayı idrak edemediği takdirde- başka bir ayda tutmakla mükellef kılınamaz, halbuki söz konusu ettiğimiz meselenin mükellefi bununla yükümlü kılınmıştır. Şu halde bu yükümlülüğün ramazan ayının vaktine özürsüz olarak ulaşmış olmasından doğduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sebepledir ki Allah Teala, "Tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder" buyurmuş ve beyanının devamında, "Bu, sayıyı tamamlamanız... içindir" demiştir. Bunun sebebi sözü edilen kimseye yüklenen kaza etme görevinin ramazan ayına mazeretsiz olarak yetişmiş olmasına dayandığının anlaşılabilmesidir. Buradaki uygulama abdestsizlik veya cünüplükten temizlenmeden yapılması mümkün olmayan ibadetler için bu temizliklerin yerine getirilmesi ve hacca dair ibadetler esnasında işlenen bazı hatalara gereken cezaların bilahare de olsa icra edilmesi esasına bağlıdır. Ramazan ayının durumu da bunun gibidir. Bunun delili biraz önce zikrettiğimiz bakış açısıdır, bir de Resulullah (s.a.) ve ashabından sefer esnasında oruç tutanların ve tutmayanların bulunduğu yolundaki sahih rivayetlerdir. Şu halde yolculuk esnasında oruç tutmanın caiz olduğu kanıtlanmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki hastalık ile yolculuk olgularının kendileri oruç ibadetiyle çelişen şeyler değildir, çünkü bunların mevcudiyeti halinde oruç tutmak caizdir. Nitekim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse yolcu konumunda bulunduğu halde oruç tutmakla emredilmiştir, zira bu mükellefiyet Mescid-i Haram civarında oturanlara yüklenmemiştir. İhramlıyken avlanan, ayrıca hasta olan veya başından rahatsızlığı bulunan kimselerin durumu da oruç tutmakla çelişmez. Bir de şu var ki ramazan ayı içinde tutulamayan oruçların sonra kaza edilmesi ilgili ayetin zahiri hükmünden anlaşılmaktadır. Bundan da hastalık ve yolculuk esnasında oruç tutmanın caiz olduğu sonucu ortaya çıkar. Oruç sözü edilen durumlarda caiz olduğuna göre tutulmayıp ertelenmesi de caizdir, ancak tutmanın daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Yolculuk sırasında oruç tutulmamasına dair nakledilen hadis ise oruçlu olmanın ölüm endişesi verecek kadar yorduğu kimse hakkındadır. "Sefer halinde iken oruç tutmak ihmal edilmemesi gereken itaat türünden sayılmaz" anlamındaki hadis de ayrı bir delil teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Alimlerimizin ramazan ayı orucunu tutmamaya zorlanan kimse hakkında verdikleri fetva da bu esas üzerine oturur. Böylesi hasta veya yolcu ise oruç tutmamaktan çekinmesi doğru değildir, zira yolculuk esnasında iken ortaya çıkan zaruret durumunda oruç tutmanın menedildiğine dair hadis vardır. Sözü edilen kimse sağlam ve mukim durumunda bulunuyorsa -tutmamasına özel olarak müsaade edilmemişse de- tutmayabilir. Böylesi tutmadığı günleri kaza eder. Şunu da söylemek gerekir ki bahis mevzuu edilen kimseye bulunduğu durum içinde oruç tutmama izninin bulunmamasına rağmen tutmaya devam etmesi dini konulara verdiği önemin bir göstergesi olarak kabul edilir. Aslında bu konuda dini bir yasak nakledilmiş değildir. Burada durumu tasvir edilen kişi cevaz dairesi içinde yer alıp ölü hayvan etini yemeye zorlanan kimse gibi değildir, çünkü bu kişinin işleyeceği fiilin telafi edilmesi mümkün değildir. Bahis konusu meselelerde telafisi olan ile olmayan problemler arasında ayırım yapılmıştır, mesela başkasının malını yok etmek ile ölü hayvanın eti yemek gibi. Bir de icbar altında işlenen fiillerin temel sebebi mecburiyet ise de sefer halinde oruç tutmamanın sebebi sefer değildir, çünkü oruç tutmama hazan yolculuk dışındaki hallerde de caizdir; yolculuk kişinin zaruri durumu değil mazeretidir, bu açıdan illet konumunda anlaşılmamalıdır. Yolculuk esnasında oruç tutma fiilinde dine saygı gösterme unsuru bulunmasına rağmen ölmüş hayvan etinin yenmesinde böyle bir şey yoktur. Yolculuğunun beşeri imkanları az olan çöl gibi özel yerlerde olması şart değildir, şehirler arasında yapılacak sefer de oruç tutulmaması için mazeret teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Dini Açıdan Seferi Sayılmanın Hikmetleri

      Dini açıdan bazı ruhsatlara sebep teşkil eden yolculuğun belli mekanlar arasında olmasının söz konusu edilemeyeceği noktasında ittifak oluşmuştur, zira şehirler arası yolculuk sırasında oruç tutmamayı da meşruiyeti nakledilegelmiştir. Bu açıdan bakıldığında sefer ruhsatlarının dış sebepler bahis konusu olmaksızın bizzat sefer için olduğu ortaya çıkmaktadır. Seferin mahiyeti evinden ve iskan ettiği yerden ayrılmaktan ibarettir, bu açıdan yolculuk hazan arazi ve kır mıntıkalarına çıkmakla da oluşur, ancak böyle bir gezinti için oruç tutmamaya izin verilmemiştir. Şu halde dini hükme konu teşkil edecek yolculuk belli kriterler çerçevesine girendir. Alimlerin kanaatleri bu noktada birleşmektedir.

      Bize göre ruhsatlara konu teşkil eden yolculuk için belirlenen sınır üç gündür, bunun da üç sebebi vardır. Birincisi üç günlük seferin ruhsatlara açık olduğu noktasında ittifak edilmiş, ondan az olanı konusunda ise farklı kanaatler belirtilmiştir. Bir konuda farklı görüşlerin ortaya çıkması ruhsatlarla fetva vermeyi değil, duraklayıp yeniden incelemeyi gerektirir. Bu durumda ise oruç tutma fiilinin emredilmesi hali gerçekleşir.

      İkincisi, konuyla ilgili olarak iki kanaldan naklin gelmesidir. Bunların ilki mest üzerine mesh etmenin yolculuk esnasında üç gün olarak takdir edilmesidir. Bilindiği üzere yolculuk olgusu mest üzerine mesh yapılma izni için bir kriter ve süre belirleme vasıtası kılınmıştır. Çeşitli fiiller için belirlenen vakitler o fiillerin yerine getirilme süresinden daha az olmaması noktasında benzer konumda olurlar. Dini manada yolculuk mesafesinin tesbitinde gecelerin hesaba katılmamasının herhangi bir önemi yoktur, çünkü yolculuklar mesafe katetme ve ilerleme esasına dayandırılmışsa da sürekli seyir hali yolcuyu aşırı derecede yorar, bunda ise yolculuğun ortadan kalkması söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında yol alma esnasında istirahat için ayrılan vakitler seferin genel çerçevesi içinde mütalaa edildiği anlaşılır. Bundan ötürüdür ki yolculuk esnasındaki gece istirahatları yokmuş gibi kabul edilir, dolayısıyla mesh süresi içinde geceler de dahil olur. Diğeri, kadınların mahrem olmaksızın üç günlük mesafeyi bulan yolculuğa çıkmalarının yasaklanmasına dair nakledilen hadistir. Hakkında yasak beyanı geldiğinden bu üç günlük mesafe menedilmiştir. Bundan az mesafeye yapılan yolculuk hususunda ise farklı görüşler ortaya konulmuştur. Şimdi, burada üç günle başlayan kamil manadaki sefere -aralarındaki benzerlik sebebiyle- üç günden az olan yolculuğa gösterilen müsamaha tanınmamış ve yasak çerçevesinde kalmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü, yolculuk bir mazerettir. Mazeretler ilke olarak üç ile sınırlandırılmıştır, günler de bunun gibidir, çünkü sefer bu üç günle gerçekleşir. Nitekim Allah Teala, "Sapasağlam olduğun halde üç gün", "Üç gün, işaretten başka" buyurmuştur. Musa aleyhisselam da şöyle dedi: "Bundan sonra (yani üçüncü kez) sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Artık benim tarafımdan ileri sürülebilecek mazeretin sonuna ulaşmıştır."

      Aslında hastalığın mutlak manada oruç tutulmamasına sebep teşkil etmesi isabetli değildir, hazan hastalık orucu hafifletir ve hastanın işini kolaylaştırır. Yerine getirilmesi kolay olana kolaylık göstermek zor olanı da zorlaştırmak makul olmaktan uzak bir şeydir. Şu halde oruç tutmama izni mutlak hastalıktan ötürü olmadığı anlaşılmaktadır, icma da bu yöndedir. Buradaki izin -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yememek suretiyle hastalığının artması endişesine bağlı olmalıdır. Aslında kişinin iradeli olarak hastalanması ve zararlı şeyleri alması tasvip edilmeyecek bir husustur, bu sebeple hastanın oruç tutmamasına müsaade edilmiştir. Söz konusu müsaade dinde kolaylılığın esas alınışının yönlerinden birini teşkil eder, çünkü bu kolaylıkta mükellefin hastalığını hafifletme yahut da kendisine gelebilecek zararı engelleme faktörü vardır. Mesela alimlerimiz yakalandığı göz ağrısının artmasından endişe eden kimseye oruç tutmama müsaadesi tanımıştır. Enes b. Malik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hasta oruç tutmayabilir, ayrıca çocuğunu düşürme endişesi taşıyan hamile ile yavrusunun zarar göreceğinden korkan emzikli hanım da oruç tutmayabilir". Öyle anlaşılıyor ki oruç tutmamaya yönelik müsaade muhtemel zarardan ötürüdür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Abdullah b. Ömer'in Resulullah'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Gücü olduğu halde yeme ve içmeyi azaltma yüzünden ölen kimse cehennemliktir."

      Oruç tutmaya gücü yetenler (yetmeyenler). Bazıları "fidye vermeye gücü yetenler" diye yorumlamışlardır. Bu ilk dönemlerde yolcu ve hasta için bahis konusu olup öylesinin diğer günlerde kaza etmesi yahut da fidye vermesi caizdi. Ancak ayetin devamında oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, yani kaza etmeniz, buyurulmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bundan başka ilk dönemlerde oruç tutması gereken birinin -tutmak daha hayırlı olmakla birlikte- tutmakla fidye verme arasında muhayyer bırakıldığı manasına da gelebilir. Ancak bu husus birinci yoruma göre ayet-i kerime ile neshedilmiştir: "İçinizden ramazan ayını idrak eden kimse o ayı oruçlu geçirsin", bu ilahi beyan her durumda orucun kaza edilmesini gerekli kılmıştır. Ayetle ilgili yorum ikinci şekilde olursa, "Oruçlu geçirsin" beyanı her durumda orucu gerekli kılmaktadır. Muaz b. Cebel'in Asr-ı saadet'te orucun üç değişikliğe uğradığını söylemesi de buna benzemektedir, o dönemde kişi oruç tutmamak, fidye vermek ve tutmak arasında serbest iken bu hüküm sonradan kaldırılmıştır. Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, beyanının yolculuk ve hastalığın ardından gelmesinde sefer esnasında oruç tutmanın tutmamaktan, fidye vermekten yahut da başka günlerde kaza etmekten daha hayırlı olduğunun ispatı vardır; bununla birlikte, biraz önce zikrettiğim hususlara da ihtimali bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Buraya kadar anlattığım çerçevede neshin gerçekleşmiş olması icma konumunda olup ayette mutlak ifadenin kullanılması fidye yoluyla oruç mükellefiyetinden çıkılacağı manasına gelmemektedir. Nitekim neshin mevcudiyeti de bu yolla bilinmiştir. Aslında ilgili ayetin kesinlik içeren ifadesi iki şıktan birine, yani oruç tutmaya veya kaza etmeye yöneliktir. Bitkin ihtiyar (şeyh-i fani) hakkında alimlerin verdiği kabule şayan hüküm de aynı esasa dayanmaktadır. Kaza etmeye gücü yetmeyen bu kişi oruç tutmayıp fidye verir; çünkü orucun fidye vermek suretiyle yerine getirebileceği (bir zamanlar) ihtimal dahilinde bulunuyordu, ancak sonradan neshedilmiştir. Bitkin ihtiyarlar gibi mali ibadetlere muhatap olan kişiden aczi sebebiyle oruç imkansız hale gelince, böylesinin fidye vermek suretiyle oruç mükellefi olmaları meşru görülmüştür. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden ölmüş kimse adına oruç tutma emri şeklinde nakledilen haber de aynı esasa dayanmaktadır. Bu son örnekteki oruç fiilen yerine getirme imkanı olmayan birinin orucudur ki fidye şeklinde gerçekleştirilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette yer alan yutikûnehu kelimesinin yutavvikûnehu şeklinde de kıraati vardır, bu durumda manası "oruçla mükellef tutulan fakat yerine getirmeye gücü yetmeyenler" şeklinde olur. Şu kadar var ki ayetin devamında oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır buyurulmaktadır. Şayet oruca güç yetiremeyecek olsalardı buna teşvik edilmezlerdi, ancak gücünün son noktasına kadar dayanması şart koşulursa söz konusu kıraat isabetli görülebilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Bununla birlikte gönül rızasıyla daha fazlasını yapan kimseye daha çok mükâfat vardır. Şundan emin olun ki oruç tutmanız -kulluk bilincini koruduğunuz takdirde- sizin için daha hayırlıdır. Burada zikredilen "daha fazlasını yapmak" fidyeyi daha çok vermek yahut hayır yapmaya alışkanlık sağlanması için farz kılınmayan diğer iyilikleri arttırmak anlamına gelebileceği gibi bu sözle fidyeye müsaade edilmesine rağmen oruç tutmak gibi hususlar da kastedilmiş olabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ramazan ayına ramazan diye isim koymayın, çünkü o Allah Teala'nın isimlerinden biridir; bu aya Kur'an'ın nisbet ettiği ismi verin."

      "Sizden ramazan ayını idrak eden kimse onu oruçlu geçirsin". Aziz ve celil olan Allah bu beyanında "onu oruçla geçirsin" buyurmak suretiyle oruç fiilini aya nisbet etmiştir. Bu açıdan bakıldığında kişi ramazan ayı orucunu tutmaya karar verdiği takdirde bunun farz olmasına niyet etmese bile orucu geçerlidir. Diğer farzlar da bunun gibi olup mesela öğle ve ikindi namazlarını kılmaya karar verip de farz diye belirlemese, Allah'ın belirlediği statü gerçekleşir ve bu namazlar caiz olur. Buna bağlı olarak ramazanda bu ay dışındaki bir oruca niyet eden kimsenin orucu ramazan orucuna mahsup edilir. Çünkü biz sözü edilen ayda ramazan orucunu tutmakla emredilmişizdir, orucu diğer bir türe nakil ile değil. Ramazan ayı ise fiilen mevcut olup mükellefin onu (niyetiyle de olsa) icat etmeye ihtiyacı yoktur, bu sebeple bu ayda tutacağı oruç her konumda ramazana ait olur. Bunun gibi belli bir şeye tahsis edilmiş bütün hak ve görevler de ona ait olup mükellef niyetini başka bir tarafa çeviremez; mesela birine nitelikleri belli falan şeyi satın almayı emreden kimse niyetini değiştirmek suretiyle bu nesneden cayamaz. Bir de bu husus öğle, ikindi vb. namazları gibi olup bunların yerine getirilmesi sırasında başka bir şeye niyet etmek imkansızdır. Zaten herkes bu konumda başka bir şeyin caiz olmadığı görüşünde ittifak eder. Şu halde ramazan ayı orucuyla mükellef olan kimsenin başka bir oruçla yükümlü olması mümkün olmayıp tuttuğu oruç sadece ramazana ait olur. Bu noktadan hareket eden Ebu Hanife yolculuk esnasında başka bir orucun tutulmasını caiz görmüştür, zira yolcuya ramazan orucunu erteleme müsaadesi verilmiş olup aynı kişinin uhdesinde ertelemesine müsaade edilmeyen zıhar (bir nevi karısını boşama teşebbüsü) ve adam öldürmenin cezası olarak oruç bulunabilir. Bu durumda sözü edilen kefaret oruçlarını tutması caizdir. Buradaki bakış açısı şudur: Sefer halinde olan kimse için ramazan orucu başka bir zaman diliminde tutulabilecek bir konuma geçer, bu durumda ramazan ayı hükmen başka bir orucun vaktini teşkil eder. Ancak bu, yolcu veya hastanın ramazan ayında oruca niyet etmesine benzemez, çünkü kendisi için tutmama izni vardır. Bununla birlikte oruç tutacak olursa hasta veya yolcu olmayan kimseye nisbetle fazla bir sevaba nail olur ve farz orucu tutmuş konumda bulunur. Bir de nafile ibadet (oruç) bu niyetle olmayarak da caiz olur. Bu açıdan bakıldığında sözü edilen kimse bir bakıma nafile oruca niyet etmemiş biri olup Allah'ın verdiği ruhsatla değil azimet yoluyla amel etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Hasta olan yahut yolculuğa çıkan kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Bazıları hasta ve yolcuya oruç tutsalar bile diğer günlerde kaza etmelerini gerekli görmüştür. Bunlar ayetin zahiriyle istidlal ederek ilahi beyanın, tutmamaktan söz etmeksizin oruçların kaza edilmesinin gerekliliğini vurguladığını iddia etmişlerdir. Bir de Resulullah'tan (s.a.), "Yolcu iken oruç tutan kimse mukim iken tutmayan gibidir" mealinde zikredilen hadisle istidlalde bulunmuşlardır. Bu hadis sefer halinde oruç tutan birinin oruç tutmayan hükmünde olduğunu vurgulamıştır. Bahis konusu oruç yerini bulmamış ve sanki vaktinden önce tutulmuş oruç konumuna geçmiştir.

      Bizim kanaatimize göre sözü edilen ayette dolaylı olarak oruç tutmama anlamı yer almış bulunmakta olup sanki şöyle buyurulmuştur: Hasta olan yahut yolculuğa çıkan -ve oruç tutmayan- kimse tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza eder. Bu ilahi beyan aziz ve celil olan Allah'ın hac ve umre sırasında başından rahatsız olan kimse için, "İçinizden hasta olan yahut başından rahatsız bulunan kimse fidye versin" beyanına benzemektedir; yani "başından rahatsızlığı olup -tıraş olmak suretiyle onu gideren kimse- fidye versin" demektir. Bir de Cenab-ı Hakk'ın zaruret halinde bulunan kişi hakkında, "Zarurette kalan kimse başkasının hakkına tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla -haram kılınan şeylerden yerse- günahkar olmaz" buyurması gibidir. Bu tür kullanımlar Kur'an'da çok olup kimsenin biraz önceki hükmü doğru bulması mümkün değildir. Şu da var ki hastalık ve yolculuk meşru mazeretler olup bu mazeretlerin sahiplerine kolaylık olması için oruç tutmamaya izin verilmiştir. Durum yukarıda söylendiği gibi olsaydı kolaylık yerine darlık bahis konusu olurdu. Bir de ileri sürüldüğü üzere hasta veya yolcu bu mazeretleri sırasında geçen günleri kadar orucu ramazanda tutmakla birlikte sonradan kaza ettiği takdirde ramazanda geçen günler yerine kaza eder. Şayet o günler ve o hal içinde tutulan oruç caiz olmasaydı bu günlerin yerini tutacak olan sonraki zaman ve halde kaza edilmesi emredilmezdi. Sonuç olarak gerçeğin söylediğimiz gibi olduğu kanıtlanmış bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Tartışılmakta olan konunun aslı, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden sefer halinde hazan oruç tuttuğu hazan da tutmadığı şeklinde nakledilen rivayetlere dayanmaktadır. Ashab-ı kiramdan da yolculuk sırasında oruç tuttukları rivayet edilmiştir. Yolculuk sırasında oruç tutmak caiz olmasaydı Hz. Peygamber ile ashabının tuttukları orucu açıklamak imkan dahiline girmezdi. Resulullah'ın, "Seferde oruç tutan mukim iken tutmayan gibidir" mealindeki beyanı ise bizim kanaatimize göre, orucun, kendisini fazlaca yorup zayıf düşürmesi durumuna mahsus olup böylesinin tutmaması gerekir, tutması halinde mukim iken tutmamış gibi olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hz. Enes'in (r.a.) "oruç daha faziletli olup tutmamak bir ruhsattan ibarettir" dediği de rivayet edilmiştir.

      Oruç tutmaya gücü yetenlere (yetmeyenlere...). Bazıları kelimeyi "mükellef tutulurlar (ama güç yetiremezler)" anlamında yutavvekunehu şeklinde okumuştur. Bazıları da "güç yetiremezler" diye yorumlamıştır. Fakat bu ihtimal dahilinde bulunmamaktadır, çünkü Cenab-ı Hak oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır buyurmuştur. Buna göre güç yetiremezler manası ihtimal dahiline girmez. Şöyle denildi: Oruç ayetinin nazil olduğu ilk zaman-
      larda dileyen oruç tutar, dileyen de tutmayıp her gün bir fakiri doyuruyordu. "Ramazan ayı" diye başlayan müteakip ayet gelince oruç tutabilen için önceki uygulamayı neshetmiş, güç yetiremeyenlere ise müsaade edilme hükmünü getirmiştir; bunlar da bitkin ihtiyar, hamile ve yavrusunun zarar göreceğinden endişe eden emzikli kadındır.

      Bu meselede asıl olan şudur ki orucu kaza etmekten aciz olan kimseler için doğrudan kendisini yerine getirmekten aciz olmaları sebebiyle fidye verme yöntemi getirilmiştir, bitkin ihtiyar ve diğerleri gibi. Kaza etmekten aciz olmayan kimse içinse fidye vermek suretiyle oruç borcunu ödemiş olma yöntemi kabul edilmemiştir ki bunlar emzikli ve hamile kadınlar, hasta ve yolculardır, çünkü sözü edilen kimseler farz orucun kendisini yerine getirmekten aciz değillerdir, fidye vermek suretiyle bedel yöntemine başvurmak mükelleflerin ibadetin aslını ifa etmekten aciz bulunmaları haline münhasırdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Gönül rızasıyla daha fazlasını yapan kimse. İki yoruma açıktır. Birincisi orucuna mukabil vermesi gereken fidyeyi çoğaltarak veren kimse. İkincisi ramazan günlerinde güçlüğüne dayanarak oruç tutan kimse. Bu, hac veya umre sırasında "gönül rızasıyla fazlasını yapan'' mealindeki beyana benzemektedir ki tavafı fazla yapmaya yahut da haccın kendisini yerine getirmeye yöneliktir. Burada söz konusu edilen "gönül rızasıyla amel (tatavvu')" kavramının temel manası her türlü nafile iyiliğin kişi için hayırlı olacağı şeklinde de düşünülebilir, çünkü tatavvu' kelimesinin kök manası hayırdan ibarettir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eyyâmen (أَيَّامًا)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün belirli bir zaman dilimi, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre (gün) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yevm kelimesinin sadece aydınlık vakit için değil, aynı zamanda mutlak bir zaman dilimini nitelemek için de kullanıldığını ifade eder. Ayetteki çoğul ve belirsiz (nekre) formunun, oruç yükümlülüğünün sınırlarını çizen zaman paketini işaret ettiğini açıklar.

        Ma'dûdât (مَّعْدُودَاتٍ)

        İbn Fâris, "a-d-d" kökünün saymak, hesaplamak ve sınırlamak anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin, miktarı bilinen, hesaplanabilen ve genellikle "az" olan şeyleri nitelemek için kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "sayılı günler" ifadesinin, oruç ibadetinin yılın tamamına veya insanın ömrünün büyük bir kısmına yayılmadığını, aksine sayıyla ifade edilebilecek kadar az, sınırlı ve insan fıtratını zorlamayacak bir süre olduğunu vurgulamak için kullanıldığını detaylandırır.

        Merîdan (مَّرِيضًا)

        İbn Fâris, "m-r-d" kökünün temelinde insanın normal halinden, dengeden (itidal) ve sağlıktan çıkması anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, maraz kavramını insan doğasının işleyişini bozan, ona eziyet veren fiziksel veya ruhsal bozukluk olarak tanımlar. Ayette oruç tutmamayı mübah kılan (ruhsat) birinci temel mazeret olarak, bedene zarar verecek derecedeki sağlık kayıplarını ifade ettiğini açıklar.

        Seferin (سَفَرٍ)

        İbn Fâris, "s-f-r" kökünün sözlükte açığa çıkmak, örtüyü kaldırmak (sufûr) ve yüzün açılması anlamına geldiğini belirtir. Yolculuğa sefer denmesinin sebebini, insanın kendi dar çevresinden çıkıp yeni mekanlara açılması ve yolculuğun insanların gerçek ahlakını (yüzünü) ortaya çıkarması olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, seferi, insanın bulunduğu mukimiyet halinden ayrılarak mesafe kat etmesi olarak tanımlar; orucun ertelenmesini haklı çıkaran ikinci hukuki mazeret olduğunu kaydeder.

        Fe'iddetun (فَعِدَّةٌ)

        İbn Fâris, "a-d-d" kökünden türeyen bu kelimenin, sayılan şeyin miktarı ve yekûnu anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iddet kelimesinin ayette, hastalık veya yolculuk sebebiyle oruç tutulamayan o "sayılı" günlerin miktarını ifade ettiğini; yükümlülüğün iptal edilmediğini, sadece o sayı kadar bir borcun zimmete geçtiğini detaylandırır.

        Uhar (أُخَرَ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün öne geçenin ve ilkin zıddı olarak geriye kalan, başka ve diğer anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin zaman bağlamında kullanıldığında, içinde bulunulan anın dışındaki "başka zaman dilimlerini" nitelediğini ifade eder; mazereti sebebiyle tutamayanların, oruç (Ramazan) ayının dışında, kendileri için uygun olan başka zamanlarda bu yükümlülüğü (kaza) yerine getirmeleri gerektiğini açıklar.

        Yuṭîkûnehu (يُطِيقُونَهُ)

        İbn Fâris, "t-v-k" (tavh) kökünün bir şeyi sarmak, boyna dolamak (tavk/gerdanlık) ve bir şeye güç yetirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takat" kavramını ince bir semantik ayrım yaparak analiz eder: Bu kelime, bir işi kolayca ve rahatlıkla yapabilmeyi değil, insanın gücünün sınırlarını zorlayarak, büyük bir meşakkat ve külfetle, ancak son damlasına kadar çabalayarak o işi yapabilmesini ifade eder. Buna göre fiil, "orucu rahat tutanları" değil, "orucu ancak çok zorlanarak tutabilenleri" (yaşlılar, hamileler, kronik hastalar) kastetmektedir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik tefsirlerde çokça tartışılan bu kelimenin formunun (if'al babı) doğrudan bir zorlanma, eziyet çekme ve sınırda olma hali bildirdiğini; ayetin bu kesime doğrudan oruç yerine fidye ödeme ruhsatı getirdiğini ifade eder.

        Fidyetun (فِدْيَةٌ)

        İbn Fâris, "f-d-y" kökünün bir kimseyi tehlikeden, esaretten veya ağır bir yükümlülükten kurtarmak için verilen bedel anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fidyeyi insanın üzerindeki bir cezayı veya hukuki borcu düşürmek amacıyla kendi canı veya yükümlülüğü yerine koyduğu mal olarak tanımlar. Oruç tutmaya takati yetmeyenlerin, bu ibadetin yerine ontolojik bir ikame olarak yoksulları doyurma bedelini ödemelerini nitelediğini açıklar.

        Ta'âmu (طَعَامُ)

        İbn Fâris, "t-a-m" kökünün yemek, tatmak ve gıda almak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece yiyecek nesnesini değil, doyurma eylemini de kapsadığını; oruç tutamayan kişinin ödeyeceği fidyenin ölçüsünün, bir insanın bir günlük temel beslenme (doyma) ihtiyacı olarak belirlendiğini detaylandırır.

        Miskînin (مِسْكِينٍ)

        İbn Fâris, "s-k-n" kökünün hareketin durması, sükûnet ve donukluk anlamına geldiğini belirtir. Yoksulluğun ve çaresizliğin kişiyi adeta hareketsiz bıraktığı, elini kolunu bağladığı için bu durumdaki kişiye miskin denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, miskinin durumu fakirden daha ağır olan, hiçbir geliri kalmayan ve zillet içinde bulunan ihtiyaç sahibi olduğunu belirterek; fidyenin bizzat bu en alt ekonomik tabakaya yönlendirilmesinin, Kur'an'ın ibadetleri sosyal adaletle dengeleyen ahlaki tutumunu gösterdiğini ifade eder.

        Teṭavve'a (تَطَوَّعَ)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün temelinde boyun eğmek, itaat etmek ve uymak anlamlarının yattığını belirtir. "Tetavvu" kalıbının ise bir işi zorunlu (farz) olmadığı halde, kişinin kendi içinden gelen bir arzuyla, gönüllü ve nafile olarak yapması anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, tetavvu kavramını, yasanın dayatması olmaksızın, salt yaratıcıya duyulan sevgi ve itaatle iyilik miktarını artırmak olarak açıklar. Ayette, sadece bir yoksulu değil, kendi isteğiyle daha fazla yoksulu doyuran (fidyeyi artıran) veya meşakkate rağmen hem oruç tutup hem fidye veren kişinin bu erdemli yönelişini ifade ettiğini detaylandırır.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün seçmek, tercih etmek, özünde faydalı ve iyi olan şey anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrın tüm insanların fıtraten arzuladığı, ontolojik olarak iyi ve mutluluk verici eylem olduğunu; gönüllü olarak yapılan o fazladan iyiliğin (tetavvu), kişinin kendi varoluşsal değerini artırdığını (onun için daha hayırlı olduğunu) açıklar.

        Teṣûmû (تَصُومُوا)

        İbn Fâris, "s-v-m" kökünün kendini tutmak, arzuları engellemek ve sükûnet bulmak anlamına geldiğini yineler. Râgıb el-İsfahânî, oruç eyleminin mazeretlere ve fidye ruhsatına rağmen ifa edilmesinin, insan iradesini güçlendiren en temel eylem olduğunu belirtir.

        Ta'lemûn (تَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyin hakikatini kavramak, izleri takip ederek özüne ulaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının sıradan bir duyumdan ziyade, bir şeyin ardındaki gerçek değeri ve hikmeti idrak etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" ifadesindeki "bilme" (ilim) eylemini analiz eder; orucun insana çektirdiği geçici fiziksel açlığın arkasında yatan o muazzam ahlaki dirilişin, ruhsal özgürleşmenin ve irade eğitiminin ancak derin bir bilinçle (ilim) kavranabileceğini, cahiliye aklının bedensel mahrumiyetin (orucun) nasıl olup da bir "hayır" olduğunu anlayamayacağını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X