يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 168. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şeytan, bakara 168, bakara suresi, helal rızık, bakara suresi 168. ayet, apaçık düşman, arz, helal
-
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan nimetlerin helal ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın adımlarına ayak uydurmayın. Şunu iyi bilin ki o, açık bir düşmanınızdır.
Bu ayetle ilgili birkaç yorum yapılmıştır. Denildi ki [Cahiliye Arapları] bahire, saibe, vasile ve hami gibi özel konum biçtikleri hayvanları yemeyi ve onlardan faydalanmayı haram sayıyor, bunlardan yararlanmanın yasaklandığını ileri sürüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teala şu ayeti indirdi: Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan nimetlerin helal ve temiz olanlarından yiyin, onlardan faydalanın, çünkü Allah onları size haram kılmamıştır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah bahire, saibe, vasile ve hami diye bir şey meşru kılmamıştır".
Denildi ki Allah yeryüzünde helal ve haram olan şeyler yarattı, helal olanlardan yemeyi mubah kıldı, haram olanları da yasakladı.
Yine denildi ki bir insan grubu değerli yiyeceklerden yemeyi ve değerli giyeceklerden giyiniyorlardı. Bu ayetle onlara sözü edilen davranış yasaklandı.
Yiyecekleri nitelendiren "tayyiben" kavramıyla helal olanlar değil, insanın yemekten hoşlandığı şeyler kastedilmiş olmalıdır. Çünkü insan tabiatı her helal olanı yemekten hoşlanmayabilir. Buna mukabil kendisine daha leziz ve uygun düşen yiyeceklerden yemek ister. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Nitekim, "De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?" mealindeki ayet yapılan son açıklamalar ışığında anlaşılmalıdır. Buna göre yeryüzündeki yiyecekler helal de haram da olabilir. Yine belirtmek gerekir ki helal olan yiyeceklerden hoşa gidenler bulunduğu gibi gitmeyenler de vardır. Allah imkanı olanlar için hoşa giden yiyeceklerin yenmesini emretmiştir, çünkü hoşa gittiği ölçüde psikolojik açıdan değeri artar. Bu durumda insan vicdanında hoşa giden nimeti verene şükretme, onu ikram edene saygı duyma isteği artar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şeytanın adımlarına ayak uydurmayın. Denildi ki şeytanın izlerine, vesveselerine veya yollarına uymayın demektir. Nitekim Allah'ın mealdeki beyanı sonuncu anlama işaret etmektedir: "Başka yollara uymayın". Bütün bu manalar aynı noktaya varır.
Şunu iyi bilin ki o, açık bir düşmanınızdır. Cenab-ı Hak şeytanı zikrettiği başka bir ayette "dost" olarak vasıflandırmıştır, beyanıyla: "İnkar edenlere gelince, onların dostları da tağuttur". Şeytanın bazı insanların dostu olması gizliden gizliye mahvolmalarını istemesine rağmen açıktan onlara dost görünmesi demektir. Bu durumda şeytan gerçekte insanın düşmanıdır. "Kafirlerin dostu şeytandır" manasındaki beyanı, "Şeytan kafirlere daha münasip biridir" şeklinde anlamak da mümkündür, çünkü kafirler işlerini onun emrine uyarak yapmaktadır. Yahut da şeytanlar kafirlerle gönül birliği yaptığı ve kötülükte beraber hareket ettiği için dostları gibi görünmüş, fakat gerçekte onların düşmanı olmuştur, çünkü bu beraberlik onların mahvolmaları sonucunu doğurmuştur. "Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır" mealindeki ayette şeytanın kurduğu düzen zayıf olarak nitelendirilmiştir. Çünkü şeytan vesvese verir ve çağrıda bulunur. İnsan ona itaat ederse şeytan için ne ala, etmezse insan üzerinde bunun dışında bir otoritesi yoktur. Binaenaleyh şeytan zayıf bir yaratıktır. Şüphe yok ki kendisine uyanlar üzerinde sözden başka bir yaptırım gücü bulunmayan kimse zayıf demektir; bu kişi zafiyet niteliğini haizdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şeytan, tuzaklarına dikkat edip vesveselerinden korunan kimse karşısında zayıf bir yaratıktır.
Yorumu Yorumla
-
En-Nâs (النَّاسُ)
İbn Fâris, bu kelimenin hareket ve sarsıntı anlamına gelen "n-v-s" veya ünsiyet, yakınlık ve sosyalleşme anlamlarına gelen "u-n-s" kökünden türediğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla hitabın sadece inananlarla sınırlı kalmayıp, yeryüzündeki nimetlerden faydalanma konusunda tüm insanlığın ortak biyolojik ve sosyal doğasına seslenildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nâs" kelimesinin toplumsal bir bütün olarak insan nevini kapsadığını, buradaki evrensel hitabın, yeme içme gibi fıtri ihtiyaçlar bağlamında din veya ırk ayrımı gözetmeksizin ilahi merhametin genişliğini gösterdiğini açıklar.
Kulû (كُلُوا)
İbn Fâris, "e-k-l" kökünün temel anlamının bir şeyi çiğneyip yutmak, tüketmek ve beslenmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yeme eyleminin insanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir fiil olduğunu ifade eder. Ayette emir formunda kullanılmasının hukuki bağlamda bir dayatma veya farziyet değil, ilahi bir ruhsat, müsaade ve yeryüzü nimetlerinin insanlığın hizmetine sunulduğunu gösteren bir "ibaha" (serbestlik) bildirimi olduğunu detaylandırır.
El-Ard (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün alçakta olan, ağır ve üzerinde durulan zemin anlamına geldiğini belirtir. İnsanın yaşam alanı ve rızık kaynağı olan yeryüzünü, üzerinde her türlü nimetin yetiştiği biyolojik bir sofra olarak niteler. Arthur Jeffery, kelimenin "ar'ā" (Aramice/Süryanice) ve "ereṣ" (İbranice) formlarıyla Sami dillerinde yeryüzünü ifade eden en temel ortak terim olduğunu, dini metinlerde insanın varoluşsal mekanı ve nimetlerin kaynağı olarak evrensel bir kullanıma sahip olduğunu aktarır.
Halâlen (حَلَالًا)
İbn Fâris, "h-l-l" kökünün temel anlamının düğümü çözmek, serbest bırakmak ve bağlardan kurtulmak olduğunu belirtir. Dini terminolojide, üzerine konulan yasaklama düğümünün çözüldüğü, serbest bırakılan ve insana hiçbir hukuki/manevi sorumluluk yüklemeyen meşru eylemleri ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, helali yasağın ve engelin ortadan kalkması olarak tanımlar; insanın doğasına ve aklına zarar vermeyen nesnelerin ilahi irade tarafından serbest bırakılmasıdır. Toshihiko Izutsu, helal kavramının Kur'an'ın hukuki ve ahlaki sisteminde merkezi bir yere sahip olduğunu, bilhassa İslam öncesi cahiliye döneminde insanların kendi kendilerine koydukları anlamsız tabuların ve putperest diyet yasaklarının bu kelimeyle yıkıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki helal vurgusunun, müşriklerin "bahîre, sâibe" gibi isimlerle bazı hayvanları ilahlarına adayarak kendilerine haram kılmalarına karşı, aklı ve fıtratı özgürleştiren bir ilahi müdahale olduğunu detaylandırır.
Tayyiben (طَيِّبًا)
İbn Fâris, "t-y-b" kökünün lezzetli, hoşa giden, temiz ve insanın fıtratına uygun olan şey anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tayyib kavramını hem fiziksel olarak duyulara haz veren, iğrenç olmayan hem de ruhsal ve ahlaki açıdan temiz ve zararsız olan şeklinde iki boyutlu olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin helal kavramıyla yan yana gelmesinin önemine dikkat çeker; bir şeyin sadece hukuken izin verilmiş (helal) olmasının yetmeyeceğini, aynı zamanda sağlık, estetik, hijyen ve üretim süreçleri bakımından da temiz ve fıtrata uygun (tayyib) olması gerektiğini, bunun da Kur'an'ın ahlaki tüketim felsefesini oluşturduğunu ifade eder.
Tettebi'û (تَتَّبِعُوا)
İbn Fâris, "t-b-a" kökünün birinin ardına düşmek, izinden gitmek ve ona uymak anlamına geldiğini belirtir. Ayette olumsuz bir emir (nehiy) olarak kullanılarak, insanın bilinçsizce ve sorgulamadan kötü bir otoritenin peşinden sürüklenmesini yasakladığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, tabi olma eylemini kişinin inanç ve eylem rehberliğini bir başkasına teslim etmesi olarak tanımlar; nimetlerin serbest bırakılmasının ardından gelen bu yasağın, meşru sınırları aşarak şeytani tabulara ve vesveselere boyun eğmeyi engellemek amacını taşıdığını detaylandırır.
Hutuvâti (خُطُوَاتِ)
İbn Fâris, "h-t-v" kökünün adım atmak, iki ayak arasındaki mesafe ve yürümek anlamlarına geldiğini kaydeder. Kelimenin çoğul yapısıyla kullanılması, şeytanın izlediği yolun, uyguladığı taktiklerin ve peşinden gidilen izlerin bir bütünü olduğunu gösterir. Râgıb el-İsfahânî, sözlükte fiziksel bir adımı ifade eden bu kelimenin, ayette mecazi olarak aşama aşama gelişen eylemleri, hileleri ve günaha giden yoldaki sinsi evreleri anlattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı şeytanın aldatma psikolojisi bağlamında analiz eder; sapkınlığın insana birdenbire, büyük bir kötülük olarak dayatılmadığını, aksine ufak, zararsız görünen ve insanı yavaş yavaş asıl rotasından çıkaran sistematik "adımlar" şeklinde fısıldandığını vurgular.
Eş-Şeytân (الشَّيْطَانِ)
İbn Fâris, kelimenin uzaklaşmak anlamına gelen "ş-t-n" veya öfkeden yanıp tutuşmak anlamına gelen "ş-y-t" kökünden türediğini belirtir. Her iki durumda da haktan, rahmetten uzaklaşan ve isyankâr bir doğaya sahip olan varlığı nitelediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, şeytanın sadece belirli bir ruhani varlığı değil, hakka isyan eden, kibirlenen ve insanları fıtratlarından saptıran her türlü yıkıcı gücü ve karakteri temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökensel olarak Etiyopya dilindeki "Śayṭān" veya Aramicedeki "Sāṭānā" (düşman/suçlayıcı) sözcükleriyle tarihsel bir bağa sahip olduğunu, Kur'an'da insanı meşruiyet dairesinden çıkarmaya çalışan baş muhalif figür olarak kurumsallaştığını savunur. Toshihiko Izutsu, şeytan kavramının Kur'an'ın anlamsal sisteminde mutlak kibir, nankörlük ve cahiliye ahlakının baş mimarı olduğunu; helal ve temiz olan nimetlerin fıtrata aykırı şekilde yasaklanmasının (veya haramların teşvik edilmesinin) bizzat onun rotası olduğunu analiz eder.
Aduvvun (عَدُوٌّ)
İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde sınırı aşmak, haddi geçmek ve kalpte düşmanlık beslemek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Normal bir karşıtlıktan ziyade, aktif, saldırgan ve zarar vermeye odaklı bir nefreti nitelediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, adavet (düşmanlık) kavramını, kalpteki kinin ve öfkenin kişinin hal ve hareketlerine yansıması, karşı tarafa fiziksel veya ruhsal olarak zarar verme çabası olarak tanımlar.
Mubîn (مُبِينٌ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün ayrılmak, açık ve seçik olmak, bir şeyi gizlilikten çıkarıp görünür kılmak anlamına geldiğini belirtir. Ayette düşman kelimesinin sıfatı olarak, şeytanın insana yönelik kastının ve tehlikesinin hiçbir yoruma mahal bırakmayacak kadar net, tarihsel olarak ispatlanmış ve aşikâr olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, mubîn kelimesinin hem "kendi varlığı açık olan" hem de "başka şeyleri açıklayan" anlamına geldiğine dikkat çeker. Şeytanın düşmanlığının akıl, fıtrat ve ilahi vahiy tarafından tamamen ifşa edildiğini, insanın bu apaçık tehlikeye karşı uyanık olması gerektiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla