وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 167. Ayet
Daralt
X
-
Başkalarına uyanlar, 'Keşke hayata dönüş mümkün olsaydı da bugün bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!' diyecekler. Böylece Allah onlara dünyada yapıp ettiklerini acı bir pişmanlık duygusu içinde gösterecektir. Onlar artık cehennem ateşinden çıkamayacaklardır.
Başkalarına uyanlar, "Keşke dünyaya dönüş mümkün olsaydı da bugün bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" Kötülere uyanlar, "Keşke dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da ahirette bizden uzaklaştıkları gibi biz de önderlerimizden uzaklaşsaydık" diyecekler.
Böylece Allah onlara dünyada yapıp ettiklerini gösterecektir. Denildi ki Allah rızası için yapmadıkları amelleri Cenab-ı Hak kendilerine büyük bir özlem ve acı bir pişmanlık duygusu içinde gösterir. Yine denildi ki Allah'tan başkası için yaptıkları her türlü amel kıyamet günü onlara üzüntü kaynağı olacaktır. Aynı şekilde denildi ki Allah onlara cenneti gösterdiği ve kendilerine ayrılan mekanların başkalarına ait ve başkalarının adına kayıtlı olduğunu gördükleri zaman dünyada yaptıkları ameller üzüntü ve pişmanlık kaynağı olacaktır.
{Matüridi şöyle dedi}: Bu doğru değildir. Çünkü Allah'ın bir kimse için cennette bir pay ayırıp daha sonra kişiyi ondan mahrum etmesi düşünülemez. Bu durum ancak vaad prensibine uygun olarak mümkün olabilir. Allah kendisine itaat edene cenneti, isyan edene de cehennemi vaad etmiştir. Vaad prensibine göre insanlar itaat etmişlerse payları cennette verilir, isyan etmişlerse cehennemden nasiplerine düşeni alırlar. Yahut bu kişilere cennette pay verilmesinden söz edilmesi kendi iddialarıdır. Nitekim ayet-i kerimede görüldüğü üzere Ehl-i kitap bu tür iddialarda bulunmuşlardır: "Yahudiler veya hıristiyanlardan başka kimse cennete girmeyecektir." Bu söz sebebiyle onlar cennetten mahrum kalacak, cennette kendilerine ait diye iddia ettikleri şeylere başkaları varis olacaktır. Nitekim ilahi beyanda aynı yaklaşım gözlenmektedir: "Onun dediğine biz varis oluruz (malı ve evladı bize kalır); kendisi de yapayalnız huzurumuza çıkacaktır."
Yorum
-
Ve Kâle (وَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünün dilde "ses çıkarmak, bir düşünceyi veya meramı sözle ifade etmek, iddia üretmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi (geçmiş zaman) fiilidir.
Celaleddin el-Suyuti, atıf harfi (vav) ve mazi fiilin birleşimiyle kurulan bu cümlenin, ahiret sahnesindeki o dehşet verici diyalogların ve psikolojik çöküşlerin kesintisiz bir şekilde devam ettiğini, tablonun yeni bir perdesini açtığını kaydeder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
(O kimseler ki).
İttebeû (اتَّبَعُوا)
İbn Fâris, "t-b-a" (te, be, ayn) kökünün dilde "bir şeyin ardına düşmek, izini sürmek, kasten peşinden gitmek ve boyun eğmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İftiâl babında mazi çoğul formundadır (Tâbi olanlar / Uyanlar).
Toshihiko Izutsu, "uyanlar" (ittebeû) eylemini Kur'an'ın sosyolojik hiyerarşisi üzerinden tahlil eder. Bunlar; dünyadayken kendi akıllarını kullanmayan (ya'kılûn eylemini reddeden), kabilevi taassupla veya dünyevi menfaatlerle sahte liderlerin, putların ve ruhbanların (endâd) arkasına körü körüne takılan "şuursuz ve taklitçi yığınlardır" (avam). Ahiret sahnesinde bu kitleler, aklını başkasına kiraya vermenin o devasa ontolojik faturasını ödemektedirler.
Lev Enne (لَوْ أَنَّ)
Celaleddin el-Suyuti, "lev" (şart ve temenni edatı) ile "enne" (pekiştirme edatı) birleşiminin; geçmişe dönük, gerçekleşmesi ontolojik olarak imkânsız olan, mutlak bir çaresizliği ve ebedi bir "keşke" feryadını (tahassür) ifade ettiğini belirtir.
Lenâ (لَنَا)
(Bizim için olsa / Bize verilse).
Kerraten (كَرَّةً)
İbn Fâris, "k-r-r" (kef, ra, ra) kökünün dilde "bir şeyi geri çevirmek, aynı noktaya tekrar dönmek, defalarca tekrarlamak ve bir savaşta geri çekilip tekrar hücum etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i merre formunda "Sadece bir kerelik bir dönüş / Tek bir fırsat daha" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "kerrah" (dönüş) kavramını eskatolojik (ahiret) bir bağlamda tahlil eder. Bu kelime, zamanın düz akışını geriye sarmayı talep eden felsefi bir çırpınıştır. O şuursuz kitleler, mahşerin dehşetini gördüklerinde, o imtihan yurduna (dünyaya) "ikinci bir rücu/dönüş" talep ederler. Ancak Kur'an felsefesinde zaman tek yönlüdür ve imtihanın "kerrah"ı (tekrarı) ontolojik bir imkânsızlıktır.
Fe Neteberrae (فَنَتَبَرَّأَ)
İbn Fâris, "b-r-e" (be, ra, hemze) kökünün dilde "hastalıktan kurtulmak, bir yükümlülükten, ilişkiden veya bağdan tamamen sıyrılmak ve ilişiği kesmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Tefa'ul babında muzari formunda "Biz de şiddetle uzaklaşsak, bütün bağlarımızı koparıp atsak" demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "uzaklaşsak / ilişiğimizi kessek" (neteberrae) feryadındaki o devasa psikolojik intikam arzunu okur. Dünyadayken o liderlere sevgiyle (hubb) bağlanan kitleler; ahirette o liderler tarafından kurbanlık koyun gibi ortada bırakılınca, içlerinde devasa bir kin doğar. "Keşke dünyaya dönsek de, bu kez biz onları satıp ortada bıraksak, onlardan nefretle uzaklaşsak" diyerek, o aldatılmışlığın hıncını hayali bir geçmişte çıkarmaya çalışırlar.
Minhum (مِنْهُمْ)
(Onlardan / O peşinden gittiğimiz sahte efendilerden).
Kemâ (كَمَا)
Celaleddin el-Suyuti, "Tıpkı ... gibi / Nasıl ki" anlamına gelen, intikamın ve öfkenin dozunu karşı tarafın eylemiyle birebir eşitleyen bir teşbih (benzetme) edatı olduğunu kaydeder.
Teberraû (تَبَرَّءُوا)
İbn Fâris, "b-r-e" (uzaklaşmak/ilişiği kesmek) kökünden mazi (geçmiş zaman) çoğul formudur.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Onların uzaklaştıkları/ilişiği kestikleri (gibi)" eylemini mahşer psikolojisi bağlamında tahlil eder. O sahte liderler ve efendiler, ilahi azabı gördükleri an kendi postlarını kurtarmak için, dünyada kendilerini ilahlaştıran kitleleri anında reddetmiş, onları tanımamazlıktan gelmiş ve aralarındaki bütün bağları vahşice koparıp atmışlardır. Ahiret, dünyevi sevgilerin (şirkin) mutlak bir ihanete ve nefrete dönüştüğü o sarsılmaz adaletin sahnesidir.
Minnâ (مِنَّا)
(Bizden).
Kezâlike (كَذَٰلِكَ)
Celaleddin el-Suyuti, ism-i işaret (zâlike) ve benzetme harfinin (kef) birleşmesiyle "İşte aynen böyle / Tıpkı bu şekilde" anlamında, o trajik sahneyi dondurup izleyiciye (insanlığa) ilahi bir yasa olarak sunan sarsıcı bir fezleke (kapanış) girişi olduğunu belirtir.
Yurîhimu (يُرِيهِمُ)
İbn Fâris, "r-e-y" (ra, hemze, ye) kökünün dilde "gözle bakmak, idrak etmek, kavramak ve gerçeği bütün çıplaklığıyla görmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İf'âl babında muzari fiil (irâe) ve zamir (him) birleşimidir. "Onlara bizzat gösterir / İzlettirir."
Râgıb el-İsfahânî, "Allah onlara gösterir" (yurîhimullâh) eylemini sıradan bir optik vizyondan ayırır. Bu gösterme eylemi; insanın dünyadayken işlediği amellerin, niyetlerin ve peşinden gittiği sahte yolların gerçek, çıplak ve korkunç ontolojik yüzlerinin (hakikatlerinin) insanın idrakine bir balyoz gibi indirilmesi, bilincin o acı gerçekle zorla yüzleştirilmesidir.
Allâhu (اللَّهُ)
(Allah). O yüzleştirmenin ve mutlak adaletin yegâne faili.
A'mâlehum (أَعْمَالَهُمْ)
İbn Fâris, "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünün dilde "kasten, planlayarak, bir irade ve şuurla iş yapmak, hareket etmek ve fiil ortaya koymak" anlamlarına geldiğini açıklar. (Onların bizzat kendi elleriyle işledikleri eylemleri/amelleri).
Haserâtin (حَسَرَاتٍ)
İbn Fâris, "h-s-r" (ha, sin, ra) kökünün dilde "bir şeyin açılması, çıplak kalması, yorulmak, bitkin düşmek ve geri döndürülemeyen bir kayıp karşısında insanın içinin yanması, şiddetli pişmanlık" anlamlarına geldiğini açıklar. Çoğul formdadır (Derin kederler / Pişmanlıklar).
Toshihiko Izutsu, "hasret" (pişmanlık) kavramının Kur'an'daki eskatolojik (ahiret) ağırlığını tahlil eder. Hasret, dünyevi bir "keşke" değildir. Ahiretteki hasret; insanın, dünyadayken kendi hür iradesiyle ürettiği eylemlerin (amellerin) ve taptığı putların/liderlerin aslında kendisini uçuruma sürükleyen birer illüzyon olduğunu fark etmesi; o geri dönülemez zaman kaybının ve ebedi yıkımın insan ruhunda yarattığı o "yakıcı, bitkin düşürücü ve telafisi ontolojik olarak imkânsız olan devasa ızdıraptır."
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
Celaleddin el-Suyuti, "Onların bizzat üzerlerine" anlamına gelen bu yapının, o pişmanlıkların (haserât) dışarıdan gelen bir ceza değil, kendi içlerinden fışkırıp kendi ruhlarının üzerine kapkara bir bulut, ezici bir kâbus gibi çöktüğünü (zarfiyet/kuşatıcılık) gösterdiğini kaydeder.
Ve Mâ Hum (وَمَا هُم)
Celaleddin el-Suyuti, mutlak olumsuzluk edatı (mâ) ve zamirin (hum/onlar) birleşmesiyle, "Ve onlar asla ve kati surette değillerdir" anlamında, o kitlelerin (ve liderlerin) kurtuluş ihtimalini ebediyen sıfırlayan sarsılmaz bir duvar ördüğünü belirtir.
Bi Hâricîne (بِخَارِجِينَ)
İbn Fâris, "h-r-c" (hı, ra, cim) kökünün dilde "bir yerden ayrılmak, dışarı çıkmak, dar bir alandan genişliğe ulaşmak" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil çoğul formunun başına gelen (bâ) harf-i ceri, olumsuzluğu ebedi ve tavizsiz bir boyuta taşır. "Kesinlikle çıkıcılar / oradan ayrılabilenler değillerdir."
Minen Nâri (مِنَ النَّارِ)
İbn Fâris, "n-v-r" (nun, vav, ra) kökünün dilde "ateş, alev, yakıcı sıcaklık ve ışık" anlamlarına geldiğini belirtir. (O mutlak Ateşten).
Angelika Neuwirth, "Onlar o ateşten asla çıkacak değillerdir" (ve mâ hum bi hâricîne minen nâr) kapanışını Geç Antik Çağ'ın cehennem tasavvurları üzerinden okur. Kimi inançlar, cehennemin geçici bir arınma yeri (Araf/Purgatory) olduğunu iddia ediyordu. Kur'an, aklını sahte liderlere kiralayan ve hakikati inatla örten bu şirkin cezasının geçici bir ıslah değil, ontolojik bir kilitlenme ve "çıkışı olmayan ebedi bir mahkûmiyet" olduğunu ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Nâr" (Ateş) kavramının buradaki felsefi boyutunu tahlil eder. Kur'an lügatinde Ateş, sadece fiziksel bir yanma eylemi değildir. İnsanın dünyadayken hevasına (tutkularına) ve sahte liderlere duyduğu o yakıcı, ölçüsüz ve hastalıklı sevgi (hubb); ahirette o kişinin kendi ruhunu dışarıdan ve içeriden yakan o ebedi "Nâr'a" (Ateşe) dönüşür. İnsan, aslında dünyada kendi eliyle inşa ettiği o "kibir ve şirk ateşinin" içine hapsolmuş ve oradan çıkış yollarını kendi iradesiyle ebediyen kapatmıştır.
Yorum
Yorum