Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 158. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 158. Ayet

    اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-ssafâ velmervete min şe’â-iri(A)llâh(i)(s) femen hacce-lbeyte evi-’temera felâ cunâha ‘aleyhi en yettavvefe bihimâ(c) vemen tetavve’a ḣayran fe-inna(A)llâhe şâkirun ‘alîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Safa ile Merve Allah'ın koyduğu şiarlardandır. Beytullah'ı hac maksadıyla ziyaret eden veya umre yapan kimsenin bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur. Gönüllü olarak iyilik işleyen insan şunu bilsin ki Allah bu tür davranışlara fazlasıyla mükâfat veren ve her şeyi bilendir.

      Kabe'yi Tavaf ve Safa ile Merve Arasında Sa'y

      Safa ile Merve Allah'ın koyduğu şiarlardandır. Bu iki tepeye çıkmak hac görevini yapan kimse için gerekli olan hususlardandır. Nitekim Resulullah sallahu aleyhi ve sellem Safa tepesine çıkmış ve "Allah'ın (Kur'an'da) başladığı yerle başlayalım" buyurmuştur. Şanı yüce olan Allah bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur, buyurmuştur. Allah bu beyanında "beynehüma" (Safa ile Merve arasında) değil "bihima" (Safa ile Merve'yi) buyurmuştur. Buna göre Safa ile Merve'ye çıkmayan kimse onları tavaf etmiş sayılmaz. Bir de Cenab-ı Hak, "Allah'ın koyduğu ayırt edici güzel adet ve alametlere (şeâir) saygısızlık etmeyin" buyurmuştur. Sözü edilen iki tepeye çıkmamak Allah'ın belirlediği ayırt edici güzel adet ve alametlere saygısızlık olur, çünkü O, Safa ile Merve'nin belirlediği işaretlerden olduğunu açıklamıştır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber devesi üzerinde Safa ile Merve'nin arasını tavaf etmiştir. Bilindiği gibi deve bahis konusu iki tepeye çıkamaz, kanaatimizce Resulullah'ın bu fiili mazeretine bağlı bulunuyordu. Belirtmek gerekir ki Hz. Peygamber Safa ile Merve tepelerine çıkarak kıbleye dönmüş ve "Allah'ın (Kur'an'da) başladığı yerle başlayalım" demiştir. Bunun delili, İbn Cübeyr ve İbn Abbas (r.a.) yoluyla gelen ve Resulullah'ın söz konusu iki tepe ile Beytullah'ı mazereti sebebiyle devesinin üzerindeyken tavaf ettiğini haber veren rivayettir. Bu tavafın özürsüz olması muhtemel değildir. Çünkü "sa'y" diye isimlendirilen fiil yaya olarak yerine getirilen harekettir, sa'y bunun için bahis konusudur, bineğinin üzerinde bulunan kişi sa'y edemez.

      Şafii şöyle demiştir: Cabir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resulullah Beytullah'ı, ayrıca Safa ile Merve'nin arasını devesinin üzerindeyken tavaf etmiştir, onun bu tavafla amacı eğitim pozisyonunda insanlara göstermekti. Şafii sözüne şöyle devam etmiştir: Cabir'in naklettiği haber İbn Cübeyr'inkinden daha uygundur. Öyle görünüyor ki Şafii tavaf haberinin sadece İbn Cübeyr'den nakledildiğini zannetmiştir. Halbuki söz konusu haber İbn Cübeyr yoluyla İbn Abbas'tan gelmiştir. İbn Abbas'ın haberi ise gerçeğe daha yakındır, çünkü mazeret genelde sahibinde saklı kalan bir hal olup uzaktan bakmakla anlaşılamaz. Böylesi ancak iyiden iyiye düşünmek veya özür sahibinden duymakla öğrenilebilir. İbn Abbas'ın haberi ise bu sağlam esasa dayanmıştır. Şu da var ki Cabir'in haberi rivayet edildiği şekliyle sahih ise belirtildiği üzere insanlara gösterme amacına yönelikti, öyle anlaşılıyor ki Resulullah orada bulunanları bilgilendirmek istemiştir. Bu durum tebliğ statüsünde bulunduğundan Hz. Peygamber için bir mazeret pozisyonundadır. Onun davranışı eğitimi hedeflemiştir. Aslında bu tür konularda insanları eğitmek Peygamber için gerekli olup terketmesi halinde kınanmaya konu teşkil eder, bu da tabii bir mazeret teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak Hz. Peygamber'in sözü edilen tavaf fiili asli fiili değildi, zira onun bu konudaki temel hareket tarzım nasıl icra ettiği başka yollarla nakledilmektedir. Burada rivayet edilen deve üzerindeki tavaf şekliyse insanlara kılavuzluk etme amacına yönelikti, nitekim hac ve umre esnasında gelenekleşen fiiller (menasik) aynı konumdadır: Deliller hacmin yapması gereken fiili kendileri için değil öğretim için yaparlar. Yukarıda Resulullah'tan (s.a.) rivayet edilen fiil de aynı durumda olmalıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Safa ile Merve Allah'ın koyduğu alametlerdendir. Bu ilahi beyanda özellikle Safa ile Merve arasında tavaf etmek değil bunların tepelerine çıkmak Allah'ın belirlediği alametlerden olduğunun ispatı vardır, nitekim bazı alimler bu görüşü benimsemiştir. Bunun delili bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur mealindeki ilahi beyandır, Cenab-ı Hak "aralarında tavaf etmesi" buyurmamıştır. Bir de Resulullah'ın (s.a.), "Allah'ın başladığı yerden başlayalım" dedikten sonra Safa tepesine çıktığı rivayet edilmiştir.

      Mukabil görüş beyan edilerek Hz. Peygamber'in, devesi üzerinde iken Safa ile Merve arasında tavaf ettiği ve tepelerine çıkmadığı rivayet edilmiştir, denilirse şöyle cevap verilir: Muhtemeldir ki Resul-i Ekrem, devesinin tepelere tırmanıp çıkması mümkün olmadığından kendisi de çıkmamış oldu. Yahut da bir mazerete binaen çıkmamıştı; bilindiği üzere bazı fiiller, diğer hallerde mubah olmadığı halde mazeret durumunda mümkün olabilir.

      Safa ile Merve'yi tavaf etmenin neden sakıncalı telakki edildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüş, bunlardan ikisi belirginlik kazanmıştır. Birincisi, denilmiştir ki Safa ile Merve'nin her birinde Cahiliye döneminden kalma birer put bulunuyordu, müslümanlar o dönemin davranışlarına benzemekten kaçınma amacıyla sözü edilen tavafı yapmakta tereddüt göstermişlerdir. İkincisi de adı geçen tepeler arasında putlar bulunduğundan müslümanlar buradaki tavaftan kaçınmışlardır. Şafii şöyle demiştir: Safa ile Merve arasındaki sa'y ve tavaf farzdır. Öyle ki hacı bunun bir adımını bile eksik bırakıp müslüman ülkelerin en uzağına gitse geri dönüp ayağını gerekli yere koyması ve gerekli adımı atması emredilir. Şafii bu görüşü benimserken Safiyye bint [Şeybe'nin] rivayet ettiği hadise dayanmıştır. Safiyye, bir kadının konuyu Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme sorduğunu işitmiş, o da şöyle buyurmuştur: "Allah Safa ile Merve arasında koşmayı size farz kılmıştır, bu görevi yerine getirin." Şafii hazan hata ihtimali sebebiyle mürsel rivayetleri kabul etmez, hazan da bilinmeyen ve adı zikredilmeyen bir kadının rivayetiyle istidlalde bulunur.

      Bu meselede isabetli görünen bakış şudur ki söz konusu rivayet mevcut ve sahih olsa bile Kur'an nakledilenin dışındaki bir hükme ihtimal vermektedir. Safa ile Merve tavafı farz olsaydı Kur'an'da "ketebe" yani, "Allah kesinlikle hükmetti" ifadesinin yer alması gerekirdi; nitekim ayetlerde durum öyledir: "Akraba olanlar Allah'ın kitabına (hükmüne) göre birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır"; "Allah'ın size olan emri (kitabı) budur." Denildi ki bu beyanların manası, "Allah size bu hükmü farz kılmıştır" şeklindedir.

      Diğer alimler, Safa ile Merve tavafı farz ve gerekli değildir demiş ve Übey [b. Ka'b] kıraatinde yer alan, "Safa ile Merve'yi tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur" ifadesi ile istidlalde bulunmuştur. Vacip ve gerekli olan bir konuda böyle bir ifade kullanılmaz. İkinci olarak, ayette geçen "sakıncası yoktur" anlamına gelen "fela cünaha" lafzı ruhsat özelliği taşımaktadır, farz veya vacip olan bir hususun yapılmaması konusunda böyle bir ifade uygun görülmez.

      Burada ortaya çıkan soruya iki şekilde cevap vermek mümkündür. Birincisi, Arap dilinde kullanılan "la" edatları ibareye hazan ilave edilir hazan da ondan düşürülür; ancak bu edatın ilave edilmesi veya çıkarılması hükmün değişmesini gerektirmez, ilahi beyanda olduğu gibi: "Hak yoldan ayrılırsınız diye (endişesiyle) Allah size açıklama yapıyor", yani ayrılmayasınız diye. Bu tür kullanılışlar Kur'an'da çoktur. İkincisi, biraz önce değindiğimiz üzere müslümanlar Safa ile Merve arasında putlar bulunduğundan buraları tavaf etmekten çekiniyordu. Aziz ve celil olan Allah bu konuda bir çekinme unsurunun bulunmadığını beyan etmiştir, yoksa durum, tavafın terkedilmesi halinde sakınca hissedilecek sıkıntıyı bertaraf eder şeklinde değildir.

      Bize göre Safa ile Merve tavafı gerekli olup nafile konumunda tutulamayacak bir görevdir. Kanaatimizce bu konularda hareket noktası şudur ki nafile (teberru) konumunda tutulmayan bir şey emredildiği takdirde vücub ve lüzum statüsünde bulunur, tavaf, tilavet secdesi, vitir, kurban ve diğerleri gibi. Hz. Aişe (r.a.), "Sa'y olmaksızın kişinin haccı tamamlanmış olmaz" demiştir. Bu fasid (bozuk) olma değil eksiklik nitelemesidir. Eksiklik ile tamam arasında ve fasid oluşla cevaz arasında fark vardır.

      Allah bu türlü davranışlara fazlasıyla mükâfat veren ve her şeyi bilendir. Aziz ve celil olan Allah lütuf ve keremiyle, kullarına, mallarında ve canlarında hiçbir hakkı yokmuş gibi muamelede bulunmuştur. Şöyle ki az bir ameli kabul edip bol mükafat vereceğini vaad etmiş, kendilerinden (muhtaç insanlar adına) ödünç para isteyip karşılığında büyük ecirler vereceğini beyan etmiştir, sanki kulların bu imkanlarında kendisinin hiçbir hakkı yokmuş gibi. Mesela, "Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önceden ne kadar iyilik hazırlarsanız onu Allah katında daha üstün ve daha büyük bir değerde bulursunuz" mealindeki ayette belirtildiği üzere. Bir de kullarını deneyip imtihana tabi tutma konusundaki ifadesi, Üzerlerinde hiçbir hakkı yokmuş gibi kendilerinden özür dileme konumunda olmuştur: "Şunu bilin ki biraz korku... ile sizi imtihana tabi tutacağız." Sonra da aslında kendisine ait olan nimetlerden bir kısmını alması karşılığında sabreden kullarını cennetle müjdelemiştir. Allah'ın bu fiil ve beyanları lütuf ve kereminin doruk noktasında bulunmasından dolayıdır.

      Denildi ki ayette geçen şakir kelimesi "az bir amel karşılığında büyük bir mükafatla onları ödüllendirir" demektir. Şakirin manası için "azı kabul edip çokla mukabele eder" yorumu da yapılmıştır. Her iki bakış aynı noktada birleşmektedir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Es-Safâ (الصَّفَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-f-v" kökünden türediğini ve temel anlamının saflık, pürüzsüzlük, arınmışlık ve sert, düzgün kaya olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sert ve pürüzsüz taş anlamına geldiğini, ayette ise Kâbe'nin yakınındaki belirli bir tepenin özel adı olarak kullanıldığını ifade eder; aynı zamanda kelimenin kökündeki saflık ve arılık anlamının ibadetteki niyetin saflığıyla örtüştüğüne dikkat çeker.

        El-Merve (الْمَرْوَةَ)

        İbn Fâris, "m-r-v" kökünün beyaz, parlayan taş veya çakmaktaşı gibi anlamlara geldiğini belirtir. Safa'nın sertliğine karşılık Merve'nin daha yumuşak veya ufalanabilen bir kaya türünü ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kıvılcım çıkaran taş anlamına geldiğini aktarır ve ayette Safa ile birlikte zikredilmesinin, coğrafi gerçekliğin yanı sıra insanın katlanması gereken farklı fiziksel ve ruhsal aşamaları sembolize ettiğini detaylandırır.

        Şeâir (شَعَائِرِ)

        İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün temel anlamının bilmek, idrak etmek, hissetmek ve bir şeyi gösteren işaret (alamet) olduğunu belirtir. Ayetteki "şeâir" kelimesinin, Allah'a itaati ve dini aidiyeti gösteren, insana ilahi olanı hissettiren semboller anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "şa'îre"nin çoğulu olduğunu ve hac ibadetinin gözle görülür nişaneleri, dinin alametleri olarak kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı dinin anlamsal alanında incelerken, kelimenin sıradan fiziksel mekanları (Safa ve Merve gibi) veya nesneleri kutsal ve ilahi birer işarete dönüştüren, inananın zihninde dini bilinci tetikleyen sembolik bir güce sahip olduğunu analiz eder.

        Hacca (حَجَّ)

        İbn Fâris, "h-c-c" kökünün temel olarak bir şeye yönelmek, önemli ve yüce bir amacı kastederek yola çıkmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin dini terminolojide belirli ibadetleri yerine getirmek amacıyla kutsal eve (Kâbe'ye) yönelmek ve bu niyetle yola çıkmak olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin İbranicedeki "hagg" (bayram/festival) sözcüğüyle kökensel bir bağı olduğunu, Sami dillerinde dönemsel dini ziyaretler ve ritüeller için kullanılan ortak bir terim olarak Arapçaya ve İslam'ın ritüel sistemine yerleştiğini savunur. Toshihiko Izutsu, hac kavramının İslam öncesi Arap toplumundaki çok tanrılı ve kabilevi yapısından koparılarak, bu ayetlerin de yardımıyla nasıl salt ve tek tanrılı bir ibadete dönüştürüldüğünü, eski formun içinin yeni bir teolojik anlamla doldurulduğunu analiz eder.

        El-Beyt (الْبَيْتَ)

        İbn Fâris, "b-y-t" kökünün sözlük anlamının gecelemek, barınmak ve sığınmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ev ve barınak anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da belirli harf-i tarifle (el-Beyt) kullanıldığında mutlak surette Kâbe'yi, yani insanların manevi olarak sığındığı ve yöneldiği o ilk ve kutsal evi kastettiğini belirtir. Arthur Jeffery, Sami dillerinde "bayt" veya "beth" kökünün Tanrı'nın evi veya tapınak anlamında yaygın olarak kullanıldığını hatırlatarak, kelimenin bu teolojik altyapısına dikkat çeker.

        İ'temera (اعْتَمَرَ)

        İbn Fâris, "a-m-r" kökünün temel anlamının yaşatmak, imar etmek, bayındır kılmak ve ziyaret etmek olduğunu belirtir. Umre eyleminin de kutsal mekânı ziyaret ederek orayı ibadetle canlı ve mamur tutmak anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili hac zamanı dışında Beytullah'ı özel ritüellerle ziyaret etmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, umre fiilinin de tıpkı hac gibi cahiliye döneminden devralınan ancak niyet, hedef ve muhteva açısından İslam'ın tevhid inancına göre kökten revize edilen eylemsel bir sürekliliği temsil ettiğini vurgular.

        Cunâha (جُنَاحَ)

        İbn Fâris, "c-n-h" kökünün eğilmek, bir tarafa meyletmek anlamına geldiğini belirtir. Kuşun kanadına da bu yüzden "cenah" dendiğini; dini bağlamda "cünah" kelimesinin hak yoldan sapıp günaha ve yasağa meyletmek anlamını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi doğrudan günah ve vebal olarak tanımlar. Ayette olumsuz formda (cünah yoktur) kullanılmasının, İslam öncesi dönemde bu tepelerde putlar bulunduğu için Müslümanların burada sa'y yapmaktan duydukları psikolojik çekinceyi ve günaha girme korkusunu ortadan kaldırmayı amaçladığını detaylandırır.

        Yettavvefe (يَطَّوَّفَ)

        İbn Fâris, "t-v-f" kökünün bir şeyin etrafında dönmek, dolanmak ve tavaf etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin belirli bir nesnenin çevresinde veya iki nokta arasında gidip gelmek olduğunu ifade eder. Ayette Safa ile Merve arasında yapılan ve "sa'y" olarak bilinen ritüelin, mekanda gerçekleştirilen fiziksel bir gidiş geliş olmasına rağmen tavaf köküyle ifade edildiğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu formunun, sahabenin zihnindeki tarihi ve pagan tortulardan kaynaklanan endişeleri silmek ve bu eylemin bizzat ilahi bir ritüel olduğunu meşrulaştırmak için özel olarak vurgulu bir şekilde kullanıldığını ifade eder.

        Tatavvea (تَطَوَّعَ)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün temel anlamının boyun eğmek, itaat etmek ve bir işi zorlama olmaksızın kendi isteğiyle yapmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin farz olanın ötesine geçerek, kişinin tamamen kendi içsel yönelişi ve rızasıyla fazladan iyilik ve ibadet yapması anlamına geldiğini açıklar.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün seçmek, tercih etmek ve özünde iyi ve faydalı olan şey anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrı bütün akılların arzuladığı, fayda veren ve mutluluk getiren şey olarak tanımlar. Ayette gönüllü olarak yapılan ibadetleri ve temiz niyetleri nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "hayr" kavramının Kur'an'da salt dünyevi bir zenginlik olmaktan çıkıp, doğrudan ilahi rızaya ve uhrevi mükafata bağlanan derin bir ahlaki ve dini değere dönüştüğünü analiz eder.

        Şâkirun (شَاكِرٌ)

        İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün iyiliği bilmek, onu yaymak ve karşılığını vermek anlamına geldiğini belirtir. Allah'a nispet edildiğinde, kulun yaptığı küçücük bir ameli bile büyüterek ona kat kat mükafat vermek anlamına büründüğünü açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu ism-i failin Allah için kullanılmasının, O'nun kullarının gönüllü itaatlerine ve iyiliklerine en güzel şekilde karşılık veren, amelleri zayi etmeyen mutlak bir vefa kaynağı olduğunu gösterdiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, şükür kavramının genellikle kuldan yaratıcıya yönelmesine karşın, bu ayette Allah'ın "Şâkir" (teşekkür eden/değer veren) olarak nitelendirilmesinin çarpıcı bir semantik kullanım olduğunu; bunun, ilahi merhametin insan eylemine verdiği olağanüstü değeri ve ahlaki eylemin evrensel yankısını simgelediğini vurgular.

        Alîmun (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyin özünü kavramak, bilmek ve iz bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Alîm isminin, eşyanın hem zahirini hem batınını, bütün detaylarıyla ve mutlak bir kuşatıcılıkla bilmek olduğunu ifade eder. Ayette Şâkir ismiyle yan yana gelmesinin, Allah'ın ibadet eden kişinin niyetindeki samimiyeti, kalbinden geçenleri eksiksiz bildiğini ve mükafatı da bu kusursuz bilgiye dayanarak vereceğini gösterdiğini açıklar.

        Yorum

        İşleniyor...
        X