رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 128. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi 128. ayet, bakara 128, merhamet, tövbe, hac, müslüman, tevvab, bakara suresi, teslimiyet, rab, rahim, ümmet, tevbe, rahmet, müslim, teslim olan
-
Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster, tövbelerimizi kabul et. Şüphe yok ki tövbeleri kabul eden sen, yalnız sensin.
Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Daha önce de açıkladığımız üzere İslam kelimesi birkaç anlama gelir. Bunların birincisi teslimiyet ve boyun eğiş, ikincisi de ihlastır. Kelam alimleri (ehl-i kelam) ayette yer alan İslam ve dolayısıyla iman konusunda farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Bazıları onun her zaman birimi içinde yenilendiğini ve de peygamberler iman ve İslam'ı sürekli olarak Allah'tan talep ettiklerini belirtmiştir, ayette olduğu gibi: "Ey iman edenler! Allah'a ve Resulü'ne iman etmeye devam edin". Bunun manası yenilenen her zaman biriminde Allah'a iman etmiş olun, şeklindedir, şöyle ki mümin her zaman parçasında mutasavver küfür fiilini terketmek statüsünde olup bu yolla kendisinde iman yenilenmesi meydana gelmektedir. "Şu bir gerçek ki müminler Allah'ın adı anıldığında kalpleri ürperen, ayetleri okunduğunda imanlarını arttıran ve Rab'lerine güvenip dayanan kimselerdir" mealindeki ayette yer alan ziyade kavramı hakkında benimsediğimiz yorum da bu esasa dayanır, öylesi için de iman yenilenir ve her yeni zaman biriminde artış kaydeder. Diğerleri ise şu kanaati taşımaktadır: Hz. İbrahim ile İsmail'in (ve dolayısıyla peygamberlerin) İslam ve imanı talep etmeleri iman üzerinde sebat ve devam konumunda bulunuyordu. Şunu hatırlatalım ki ismet ilke olarak imanın zeval olma endişesini ortadan kaldırmaz. Aslında böyle bir dua ve talep Mu'tezile anlayışına göre yersizdir, çünkü Cenab-ı Hak (aslah prensibine göre) insanların istedikleri şeyi vermeye muktedir değildir, aksine buna güç yetirebilen kendileridir, bu açıdan sözü edilen konuda dua ve niyazda bulunmak onlarca yersiz bir uğraş durumu arzeder. Görüş belirlerken aşırıya kaçmak ve hak yoldan sapmaktan Allah'a sığınırız. Belirtmiş olalım ki iman tasdikten ibarettir. Kalple gerçekleşen tasdik ise her vakit yenilenir. İnsan ister hareket halinde ister hareketsiz olsun kalp hiçbir durumda yenilenme tavrından uzak kalmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar. Ayetin bu kısmında geçen ümmeten müslime Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetidir. Şöyle ki Hz. İsmail neslinden Resulullah'tan başka bir peygamber gelmemiştir, oysaki Hz. İbrahim ve İsmail ikisi birlikte kendi nesillerinden bir resul ve sadece Allah'a yönelip teslim olan bir ümmet istemişlerdi. Diğer resuller Hz. İshak'ın neslinden gelmişti. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster. Denildi ki kıyamete kadar geleceklere göstermeyi kastetmiştir. Nitekim Abdullah b. Mes'ud'un, "Onlara ibadet usullerini ve yerlerini göster" manasındaki kıraati bunu desteklemektedir. Diğer imamların kıraatinde ise rü'yet duayı yapanın kendisine nisbet edilmiştir. Mensik Allah'a yakınlık demektir. Hac sırasında ifa edilecek ibadetlere menasik denilmiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Hz. İbrahim ile İsmail'in aziz ve celil olan Allah'tan emir gelmeden talepte bulunmaları muhtemel görünmemektedir. Çünkü ilahi bir emir vaki olmadan fazla ibadetin veya Allah'a yakınlık vesilesinin farz kılınmasını istemek hikmetle bağdaşmaz. Bu, konuyla ilgili olarak daha önce bir emrin verildiğini fakat mahiyetinin açıklanmadığını gösterir. Bunun üzerine sözü edilen iki peygamber hac ibadetinin mahiyetini ve yerine getirilme şeklini sormuş, Cebrail de kendilerine öğretmiştir. Meselenin bu konumunda, yerine getirilmesi gerekli olan dini bir görevin yerine getirilme şekli hakkındaki açıklamanın onun tebliğinden sonraki bir zamana kalabileceğinin ispatı vardır. İşte burada görüleceği üzere hac ibadetine çağrıda bulunma emri verilmiş ama onu yerine getirme şekli öğretilmemiştir. İkincisi, Hz. Adem ve melekler İbrahim aleyhisselamdan önce Beytullah'ı hac statüsünde ziyaret etmişlerdir, demek ki hac emri daha önce verilmiştir. Üçüncüsü, Cenab-ı Hakk'ın haccın kendisi hakkındaki şu beyanıdır: "Beytullah'ın hac niyetiyle ziyaret edilmesi, Allah'ın, oraya ulaşabilen herkes üzerindeki bir hakkıdır." Aslında hac farz olmadan kişinin hac yolculuğu külfetine katlanması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Zira kimse durup dururken, sonucunda kendisine bazı dini vecibe ve gerekliliklerin ortaya çıkacağı bir işe teşebbüs etmekle mükellef tutulmamıştır. Allah tarafından vacip kılınan -mesela zekat gibi- bir mükellefiyet lütfettiği nimetlerin şükrü karşılığındadır. Bu husus da haccın mükellefe daha önce farz kılındığını fakat imkanların oluşması sonraki zamanlara kaldığını göstermektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Beyanın vücub emrinden sonra kalabileceğini benimseyen alimler grubu, "Namaz kılın" mealindeki ayetlerle istidlal etmiştir. Ayetin zahiri namaz çerçevesinde bir boyun eğişi gerektirmesinin yanı sıra nassın gereğini ifa etmenin de lüzumunu gösterir, ama namazın mahiyetinin bilinmesi sonraları gerçekleşmiştir. Zekât da böyledir. "Beytullah'ın hac niyetiyle ziyaret edilmesi Allah'ın herkes üzerindeki bir hakkıdır" ayetinin zahiri de aynı konumdadır. Sözü edilen alimler zümresi, Resulullah'ın (s.a.), namaz vakitlerini soran sahabiye iki gün boyunca vakti geldikçe fiilen cevap vermesini de delil olarak kullanmıştır. Aslında Hz. Peygamber'in sorunun yöneltilmesinin hemen ardından vakitleri öğretmesi mümkündü, fakat o, bunu ertelemiştir. Bu da emredilen bir hususun mahiyet ve keyfiyeti hakkındaki açıklamanın ilk tebliğ edilişinden (hitab-ı ilahinin kulağa yansımasından) sonraya kalmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Bir de beyanın tebliğden sonraya kalmasında muhatabın bir tür sınava tabi tutulması, ilim öğrenmesinin emredilmesi ve ilahi hitabın muhtevasıyla ne kastedildiği hususunda araştırma yapmasının istenmesi gibi hikmetler bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İbadetlerin Hikmetleri
Haccın yerine getirildiği mekanların ve oralarda yapılan fiillerin (menasik) hikmetleri konusunda bazı açıklamalar yapılmıştır. Ancak bunlar Hz. Adem, İbrahim ve Muhammed'e (s.a.) ait hallere yönelik olarak söz konusu edilmiştir, oysaki hac onlardan önce de mevcuttu. Safa ile Merve arasında yapılan hervelenin (remel) Resulullah ve beraberindeki ashabın bedeni güçlerinin devam ettiğinin bilinmesine yönelik olduğu zikredilmiştir. Hatta Hz. Ömer (r.a.), "Yanında kimse bulunmadığı halde omzumu neden sallayayım? Fakat ben bu noktada da Resulullah'a uymaktayım", yahut buna benzer bir ifade kullanmıştır. Hervele İbrahim (a.s.) kıssasında da zikredilmiş ve onun bunu uyguladığı ifade edilmiştir, halbuki onun döneminde karşısında bedeni sağlığının yerinde olduğunu göstereceği kimseler bulunmuyordu, durum diğer peygamberler için de aynıdır. Burada şöyle bir açıklama yapmamız mümkündür: Allah Teala'nın hac menasikini bu şekilde belirlemiş olması bu tür fiillere zaman zaman ihtiyaç duyulacağını bilmesinden ötürüdür. O, bu fiilleri hacca özgü birer ibadet kabul etmiş ve her zaman biriminde gerçek sebep bulunmasa da bu şekilleri ibadet statüsünde muhafaza etmiştir. Bu husus, "Sıla-i rahim ömrü artırır" mealinde rivayet edilen hadise benzemektedir. Bunun manası şudur ki Allah Teala önceden (ezelde) bildiği için sıla-i rahimde bulunan kimsenin ecelini uzatarak belirlemiştir. Bu kişinin ömrünü ezelde belirlenen güne uzatmanın sebebi budur. Bir de insanların ezelde kafir veya mümin (şaki, said) olarak yazılıp belirlenmesi de buna benzemektedir. Bu belirleme, olacağı zamana bağlı olarak yapılmıştır ve benzeri örnekler. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bu meselede hareket noktası şudur ki yüce övgülere layık bulunan Allah, kullarına beşer türünün yaşadığı her hal ve tavrı, ayrıca kendilerine mahsus her bir zevk için bir ibadet farz kılmıştır, ta ki onların yerine getireceği her türlü ibadet, bunu ifa edenin sahip kılınıp yaşadığı ve istifade ettiği imkan ve nimetlere mukabil bir şükür olsun. Çünkü her lezzet ve hayatta faydalanılan her imkan, Allah'ın, sözü edilen lezzet ve imkanın sahibine tahsis ettiği bir nimet olup buna hak kazanması yolunda önceden mevcut olan herhangi bir hakkı yoktur. İşte bu tür nimetlere mazhar kılınan kulun onları lütfeden Allah'a şükretmesi hikmet açısından gerekli olmuştur. Şimdi, insanın çeşitli zevk ve refah hayatının farklı merhalelerinde ayakta bulunmak, oturmak veya yaslanmak gibi yaygın şekillerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu ilahi nimetlerin şükrü olarak ifa edilecek ibadetlerin de namazlarda olduğu gibi aynı merhaleleri içermesi tabiidir. Benzer şekilde toplum hayatında ast-üst, amir-memur sistemi değişmeyen bir uygulamadır. Aynı çizgide Allah'ın yüceliğini benimseyip daima O'na gönül bağlamak dini açıdan da her zaman birimi içinde gerekli olmuştur.
Sözü edilen esasa bağlı kalarak verilecek bir örnek de şudur ki yiyecek, içecek ve benzeri beşeri arzu ve ihtiyaçların yerine getirilmesi hayatın halden hale değişmesi sebebiyle bütün zaman dilimlerinde tekdüze değildir, çünkü insan (ayakta durma, oturmuş olma, yaslanma, sefer halinde bulunma gibi) hayatın çeşitli tecellilerinden ayrı kalamaz. Bu realiteye paralel olarak oruç ibadeti belli zamanlara tahsis edilmiştir. Hayatın maddi zevkleri kesintisiz olarak devam etmediği için oruç ibadetinin de lütf-i ilahi ile kesintisiz olması hikmete uygun görülmemiş ve oruç yıl boyu değil senede bir ay ile sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte (kefaretler, adaklar ve nevafıl gibi) oruç hayatın çeşitli safhalarında başka sebeplerle de yerini almaktadır.
İnsanların sahip oldukları mali imkanlarda hem hayatlarını sürdürme hem de zevklerini tatmin etme hakları vardır. Servetin bir kısmı bedenin asli ihtiyacı olup onunla faydalanmak kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu kısımdan ayırıp başkalarına harcamak suretiyle Allah'a yakınlık derecesi kazanmak söz konusu değildir, servetin bu zaruri kısmının beden için harcanması bizzat bir derece kazanma konumundadır, kişinin bundan faydalanarak hayatını ve sağlığını koruması ona farz kılınmıştır. Mali imkanların bir kısmı ise asli ihtiyaçtan fazla olup bundan başkaları için de harcamada bulunmak Allah rızasına vesile kılınmıştır, çünkü bu kısım beden için zaruri olmayıp zevk almaya yöneliktir. Benzer şekilde insan bedeninin çeşitli etkinlikleri hayatın sürdürülmesi açısından kaçınılmaz bir durum arzeder. Bedenin bu imkanlarında hayatı korumaktan başka Allah rızasını kazanmaya yönelik ifa edeceği bir görev yoktur. Bu seviyede sağlığı ve hayatı korumak insan için ihmal edilemeyecek bir farz olarak belirlenmiştir. Durum oruç ibadetinde de aynıdır. Oruç bedenin asli gücünden değil üstesinden gelebileceği fazla güçten kaynaklanarak ifa edilir. Zekata gelince, bu mali ibadet ifası kendisine farz kılınanın dışındaki biri vasıtasıyla gerçekleşen haklardan biri olup kişiye başkasına vermesi gerekli kılınmıştır. Bedenin fiilleri olarak gerçekleşen ilahi hak ve ibadetler ise farz olmalarının sebebi başkaları değil bizzat mükellefin kendisidir ve yerine getirilmesi de onun fiiliyle mümkündür. Bu tür bir fiil mükellefin kendisinde gerçekleşir. Zekat iki sebebe bağlı olarak senede bir defa farz olmuştur. Birincisi, zenginin malında muhtelif harcamalara bağlı olarak peş peşe gelen vecibeler vardır. Kolaylık sağlamak amacıyla zekat ödemesi sene sonuna ertelenmiştir. İkincisi, zekat ihtiyaçtan fazla olan servet için farz kılınmıştır. Fazlalık ihtiyaçtan sonra kalan şeydir. İhtiyaçlar ise aynı seviyede devam etmeyip zaman içinde yeni harcama alanları doğurabilir. Bu durumda azamisi bir yıl olan belli bir müddet içinde belirginlik kazanabilir.
Hac ibadeti mükellefin ömründe bir defa farz kılınmıştır, çünkü bu ibadet -nadir istisnalar bir yana- normal halde tercih edilemeyecek uzun yolculukları gerektirir. Bu sebeple de özel bir statüde tutularak yerine getirilmesi hayatta bir defaya münhasır kılınmıştır. Buna karşılık mali bir ibadet olan zekatın her yıl ödenmesi öngörülmüştür, çünkü servet sahipleri servetin sağlayacağı fazla refahı göz önünde bulundurarak pekala uzak ülkelere gidip gelmektedir, buna paralel olarak benzer bir dini vecibe gerçekleşmiştir.
Cihada gelince, bu faaliyet bedenin hayatiyetini sağlayan yiyecekler gibi toplum için önemli bir unsurdur. Cihadın terkedilmesi düşmanın hakimiyet tehlikesini doğurduğu gibi bedenlerin, dinlerin ve servetlerin yok olmasına da götürür. Şu halde cihad temas ettiğim tehlikeler sebebiyle bedenlerin gıdasını sağlamak derecesinde farz kılınmıştır.
Şunu da belirtmek gerekir ki yolculuğa çıkanlar (seferi), vakar ve güven, rahatlık ve neşe gibi konularda mukim olanlara göre elverişsiz durumlarda bulunurlar. Buna bağlı olarak sefer halinde iken namaz ve oruç farzları farklı statüde tutulmuştur. Bir bakıma başka etkinliklerdeki çeşitli meşgale safhalarını içeren cihad da buna benzemektedir, hatta hac ibadeti de. Şeytan taşlamak, hervele yapmak, Safa ile Merve arasında sa'y etmek gibi hac menasiki de bu çizgi üzerinde seyreder. Bu türe giren hareket şekilleri farklı kategorilerde bulunsalar da yolculuklar için gerekli kılınmış, bu yolculukların dışındaki hayat safhalarında ise lüzumsuz görülmüştür. Tekrar hatırlatalım ki hak dinde yer alan ibadetler, kulların ibadet dışındaki hayatlarında bulundukları hal ve tavırlara paralel olarak şekillendirilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Burada sözü edilen yolculuk (sefer, esfar) birbirinden uzak mekanlar için bahis konusu olup zaten bu mana ve nitelik sefer için de düşünülmesi gereken bir konumdur. Aynı konum birçok mesafe katedilerek varılabilen Mekke'deki hac ibadetinde de mevcut gibi kabul edilmiştir.
Diğer yönden bilindiği üzere ibadetler çeşit çeşit kılınmıştır. Bunların bir kısmı yerine getirilmesi bir yılı veya daha fazlasını içine alacak şekilde olup böylesinin eda edilme zamanını yapılabileceğinden daha aza indirmek isabetli değildir. İnsan ömrü bir yana, çeşitli beşeri merhaleleri topluca içerecek "yıl"dan başka bir zaman dilimi yoktur. Hac ibadetine gelince hazan bir yılı da aştığından yerine getirme zamanı yıl değil ömür olarak belirlenmiştir. Zira ömürden daha az olmak üzere belirlenecek zaman birimleri -mesela yıl- herhangi bir özellik taşımayıp kendisinde mevcut olan özellikler önceki veya sonraki yıllarda da pekala bulunabilir. Bunun yanında insan ömrünün tamamına izafe edilen bir şey onu teşkil eden yılların her birinde mevcut değildir. İşte bu sebeple haccın zamanı insan ömrü olarak tesbit edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Zekat ihtiyaçtan fazla servet için farz kılınmış olup malın sayısını çoğaltma ve zenginliği arttırma yolunda manevi bir koruyucudur. Ne var ki servet hayatın çeşitli safhaları için biriktirilen bir şey olup uzayan bütün yılların hesaba katılması nazarı itibara alınmamıştır. Bu sebeple de zekatın verilme süresi ömür olarak belirlenmemiştir. Bir de zekat fakirlerin hakkı olarak farz kılınmıştır. Ödenme süresi ömür olarak belirlendiği takdirde servet başkasına intikal edebilir, bu durumda da önceki durum gibi bir gereklilik ortaya çıkar ve sonuç olarak zekat ortadan kalkıp fakirler geçinemez duruma düşer. Allah Teala lütuf ve ihsanı ile yaratıkların yiyeceklerini yaratmış, bunun yanında servete sahip olma noktasında insanları birbirinden üstün kılmıştır. Öyle ki bazıları hiçbir şeye malik değilken bir kısmı ömrünün birkaç katına bile yetecek zenginliğe ulaşmıştır. Bu planlamadan anlaşılacağı üzere fazla servetten bir kısmı Allah'a ait olup fakirlere ait ihtiyaçların giderilmesi için harcanacaktır. Şüphe yok ki bu etkinliğin yürütülebilmesi için hem zengin hem de fakir için elverişli olacak bir sürenin belirlenmesi gerekmektedir.
Bütün yaratıklar için Allah Teala tarafından halk edilen yeme-içme vb. imkanlar her yıl aynı plan içerisinde yenilenmektedir. Yaratıkların içinde fakirlerin muhtaç oldukları imkanlar zenginlerin servetleri içinde bulunduğundan zekat her yıl olarak gerekli kılınmıştır. Şu da var ki yaratıkların yaşama imkanları göğün ve yerin bereketlerine tevdi edildiğinden yılların yenilenmesiyle Cenab-ı Hak tarafından geçim vasıtalarının da yenilenme statüsü yaratılmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Namaz ve oruç bedenin güçlerine bağlı iki ibadettir. Bunların yerine getirilmesi için gerekli olan güç farklılık arzettiği oranda kendilerinin işlenmesi, terkedilmesi veya bazı ruhsat ve kolaylıklara tabi tutulması da farklılık gösterir. Şu kadar var ki namaz ibadetinde nefsani arzularla mücadele etme ve beşeri zevkleri uzaklaştırma gibi bir durum bahis konusu değildir. Zira ardı ardına devam edecek böylesi bir etkinliğe lezzet eleme, beşeri arzu da ağrıya dönüşeceğinden imkan bulunmamaktadır. Şu halde sürekli namaz kılmak ve oruç tutmak gibi bir durum bahis konusu değildir. Farz kılınan namazlar insanı yapacağı normal işlerden alıkoymaz. Sürekli oruç ise aksi durumda bulunur ve bedene zarar getirir. Bu sebeple namaz ibadeti her gün, oruç ibadeti ise uzun aralıklarla farz kılınmıştır. Çünkü oruç bedeni ayakta tutma amacına yönelik olarak planlanan gıda sistemine ters düşmektedir, yani sürekli oruç tutmada bedenin yok olma tehlikesi söz konusudur. Bu sebepledir ki ramazan dışındaki aylar içinde oruca hazırlıklı olmak üzere uzun süreli beslenmeye başvurulmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şöyle de diyebilirsin. Allah Teala insan türüne gıda olup bedeni ayakta tutacak, ayrıca lezzet verip arzuları tatmin edecek nimetleri lütfetmiştir. Bundan başka kendileri için halk nazarında bir üstünlük ve itibar vesilesi olan servetler de vermiş ve bu nimetlerin her bir türü için onlara ibadet görevi yüklemiştir. Bu kuruluşa bağlı olarak da insan tabiatınca sevilip tercih edilen nimetlerden her birinden bir kısmının elden çıkmasını sonuçlandıracak ibadetler koymuştur. Bu ibadetlerin edasından sonra nimetlerin devam ettiği sırada mükellefin aklı, kendisini, eksilenleri telafi etmesine davet eder. Bir de bedenin güçleri kuvvetli arzulara, servet nimetlerinin artışı ise birçok gayret ve meşakkate bağlı kılınmıştır. Bu çizgiden hareketle servetin mükellefiyetleri hafif kılınmış ve az bir gayretle elde edilmemesi neredeyse mümkün olmayan basit bir miktar belirlenmiştir. İşte sadece bu kadarı, güçlerinin rahatlıkla yetebileceği bir mükellefiyet yüklenmiştir. Üstelik Cenab-ı Hakk'ın kendileri için zorluk değil kolaylık dilediğini haber vermesi gibi bir avantajın mevcudiyeti ile. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tövbelerimizi kabul et. Şüphe yok ki tövbeleri kabul eden ve merhamet dağıtan sen, yalnız sensin. Hz. İbrahim'in tövbelerinin kabul edilmesini Allah'tan talep etmesi peygamberlerden kasıtlı olmayarak bazı yanılma ve sürçmelerin (zelle) meydana gelebileceğini göstermektedir. Ayrıca ayetin bu kısmından -Hz. İbrahim ile İsmail'in herhangi bir belirleme yapmadan tövbelerinin kabulünü istemelerine bakılarak-, kuldan kasıtsız olarak çıkan küçük günahlar için de af dilemesinin münasip olacağı anlaşılmaktadır. Şayet Hz. İbrahim ile İsmail'den farkına vardıkları bir hata zuhur etmiş bulunsaydı tövbeleri sırasında bunu dile getirirlerdi. Böyle değil de affedilmelerini belirleme olmaksızın istemeleri, kişinin kasıtsız bir şekilde işlediği hatadan da sorumlu olduğunu kanıtlamaktadır.
Yorumu Yorumla
-
Rabb (رَبَّنَا)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün terbiye etmek, beslemek, büyütmek ve bir şeyi yavaş yavaş kemale erdirmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir varlığı aşama aşama son ve mükemmel formuna ulaştıran şefkatli otorite olarak açıklar. Ayette İbrahim ve İsmail'in dualarına bu isimle başlamaları, kendilerinden sonra gelecek nesillerin ahlaki, itikadi ve sosyal eğitimini ancak Allah'ın (Rabb'in) terbiyesine ve inayetine emanet ettiklerini gösteren fıtri bir peygamberi reflekstir.
İc'alnâ (وَاجْعَلْنَا)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün bir şeyi yapmak, yaratmak, bir halden diğerine koymak ve tayin etmek temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir varlığa belirli bir form vermek ve onu bir statüye atamak anlamına geldiğini; ayette İbrahim ve İsmail'in sıradan bir varoluşu değil, bilinçli ve nitelikli bir "teslimiyet statüsüne" ilahi bir kararla yükseltilmeyi talep ettiklerini açıklar.
Müslimeyn (مُسْلِمَيْنِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-l-m" kökünden türediğini, barış, esenlik, kusurlardan arınmış olmak ve boyun eğmek (teslimiyet) temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın kendi iradesini tamamen ilahi iradeye terk etmesi, mutlak bir itaatle yaratıcısına yönelmesi anlamına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin salt sosyolojik bir din ismi olmadığını; insanın kibrini kırarak ontolojik bir boyun eğişle Allah'a teslim olmasını ifade eden aktif, varoluşsal bir eylem olduğunu; ayette "ikil" formunda gelmesinin baba-oğul arasındaki o sarsılmaz, mükemmel ve müşterek inanç uyumunu sembolize ettiğini analiz eder.
Zürriyyeh (ذُرِّيَّتِنَا)
İbn Fâris, "z-r-r" kökünün temel olarak küçük karıncalar, zerreler ve tohumları rüzgarın savurması anlamlarına geldiğini, yeryüzüne dağılıp çoğalmaları sebebiyle insanın nesline ve çocuklarına bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kişinin kendi soyundan gelecek olan kuşaklar olarak açıklar.
Ümmeh (أُمَّةً)
İbn Fâris, "e-m-m" kökünün temel anlamının öne geçmek, yönelinen hedef ve anne olmak olduğunu; aynı amaç veya inanç etrafında toplanan, ortak bir hedefi olan insan topluluğuna bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, din, zaman veya mekan bağıyla bir araya gelmiş zümre olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette sadece kalabalık bir soy kalabalığını değil, inanç, ahlak ve tarihsel misyon etrafında kenetlenmiş kurumsal bir toplumu (Müslüman ümmetini) nitelediğini ifade eder.
Müslimeh (مُسْلِمَةً)
İbn Fâris, müslimeyn kelimesiyle aynı kökten ("s-l-m") geldiğini ve boyun eğmiş, teslim olmuş anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ümmet kelimesinin sıfatı olarak kullanılarak, hedeflenen yeni toplumun en temel varoluşsal karakterinin, her türlü şirkten arınmış mutlak ilahi teslimiyet (İslam) olduğunu vurguladığını kaydeder.
Erinâ (وَأَرِنَا)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün gözle görmek, zihinle kavramak, bilmek ve görüş bildirmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi açıkça göstermek ve öğretmek anlamına geldiğini; ayette ritüellerin nasıl yapılacağına dair doğrudan ilahi ve uygulamalı (görsel/ilmi) bir rehberlik talebini ifade ettiğini belirtir.
Menâsik (مَنَاسِكَنا)
İbn Fâris, "n-s-k" kökünün temel anlamının bir şeyi yıkamak, temizlemek ve arınmak olduğunu, buradan hareketle günahlardan arınmak amacıyla yapılan dini ibadetlere ve kurban kesme eylemine bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ism-i mekan ve masdar olarak ibadet edilen yerler, usuller ve özellikle hac ritüelleri (kurban, tavaf vb.) anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kök yapısıyla uyumlu olmakla birlikte, dini terminolojideki kullanımının Aramice/Süryanice "nesuka" (ibadet, kurban, adak) kavramıyla derin bir tarihsel bağa sahip olduğunu ve Kur'an'ın bu terimi hac uygulamalarının tevhidi formunu belirlemek için kullandığını savunur.
Tüb (وَتُبْ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün bir şeyden dönmek, vazgeçmek ve eski (doğru) haline geri dönmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın günahından dönmesi, Allah'ın ise kuluna lütfuyla geri dönmesi (yönelmesi) olarak açıklar. Ayette İbrahim ve İsmail'in bu büyük inşa faaliyetine (Kabe'nin yapımına) rağmen, kusursuz olduklarını iddia etmeyip, en ufak bir beşeri eksiğe karşı yine ilahi mağfirete ve bağışlamaya sığındıklarını gösteren yüksek bir ahlaki duruşu yansıtır.
Tevvâb (التَّوَّابُ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün mübalağa (aşırılık/süreklilik) ifade eden ism-i fâil formu olup, sürekli dönen, tekrar tekrar yönelen anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kullarının içten pişmanlıklarını (tövbelerini) ne kadar çok olursa olsun bıkmaksızın, cömertçe ve defalarca kabul eden, onları affetmeye her an hazır olan mutlak merci olarak tanımlar.
Rahîm (الرَّحِيمُ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temel anlamının şefkat, yumuşaklık, acıma ve ana rahmi olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, şefkat ve bağışlamayı ifade eden bu sıfatın, "Tevvâb" sıfatıyla birlikte kullanılarak Allah'ın günahkar kullarına yönelik affının mekanik bir yargısal süreç değil, tamamen derin bir ilahi sevgi, şefkat ve kuşatıcı merhamet eylemi olduğunu vurguladığını detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla