Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 127. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 127. Ayet

    وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż yerfe’u ibrâhîmu-lkavâ’ide mine-lbeyti ve-ismâ’îlu rabbenâ tekabbel minnâ(s) inneke ente-ssemî’u-l’alîm(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İbrahim ile İsmail Beytullah'ın temellerini yükseltirken şu niyazlarda bulunuyorlardı: Rabbimiz! Amelimizi kabul et, şüphesiz duaları işiten, niyetleri bilen sen, evet yalnız sensin!

      İbrahim ile İsmail Beytullah'ın temellerini yükseltirken şu niyazlarda bulunuyorlardı: "Rabbimiz! Amelimizi kabul et:" Hz. İbrahim ile İsmail'e Beytullah'ı inşa edip yapısını yükseltmeleri emredildi, onlar da emri yerine getirdi. Ardından Rab'lerinden amellerini kabul etmesini istediler. İşte bunun gibi bir ibadeti veya Allah'a yakınlık sağlayacak bir görevi yerine getirmesi emredilen herkese gerekli olan şey, onu eda edip bitirdikten sonra amelini reddetmemesi ve dolayısıyla gayretinin boşa çıkmaması için Allah'a dua ve niyazda bulunmasıdır.

      Şüphesiz kulların yaptığı duaları işiten, niyet ettikleri ve iç dünyalarında sakladıkları hususları bilen sen, evet yalnız sensin.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        Celaleddin el-Suyuti, cümleye "Hatırla o vakti ki / Hani bir zamanlar" anlamını katan ve muhatabın zihnini geçmişteki o kurucu ve varoluşsal tarih sahnesine şiddetle çeken, kendisinden sonraki eyleme (mef'ûlün bih olarak) bağlanan bir zaman zarfı olduğunu belirtir.

        Yerfeu (يَرْفَعُ)

        İbn Fâris, "r-f-a" (ra, fe, ayn) kökünün dilde "bir şeyi aşağıdan yukarıya doğru kaldırmak, yüceltmek, alçaklığın (vaz') mutlak zıttı olarak değerini ve makamını artırmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbında kullanılarak o tarihi inşa anını adeta şu an yaşanıyormuş gibi canlandırır.

        Râgıb el-İsfahânî, "yükseltiyordu / kaldırıyordu" (yerfeu) eylemini tahlil eder. Kur'an lügatinde bu fiil sadece fiziksel olarak üst üste taş koymak, duvar örmek veya mimari bir yükseltme işlemi değildir. İbrahim'in o duvarları kaldırması, aynı zamanda yeryüzündeki şirke, kibre ve putperestliğe karşı "tevhidin şerefini, sancağını ve ontolojik değerini" yeryüzünde eşsiz bir makama "yüceltmesi" (ref' etmesi) demektir.

        İbrâhîmu (إِبْرَاهِيمُ)

        Arthur Jeffery, bu ismin etimolojik kökenlerini Sami dilleri havzasında tahlil eder. İbranice ve Süryanice formlarından (Avraham / אַبְרָهָם) Arapçaya geçen bu ismin "Milletlerin Babası" anlamına geldiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, İbrahim figürünün bu ayetteki kurucu rolünü analiz eder. Yahudi-Hıristiyan polemiklerinde İbrahim, Kenan diyarının (Kudüs'ün) ve sadece kendi kan bağının (İshak soyunun) atası olarak kurgulanıyordu. Kur'an, İbrahim'i o lokal ve kabilevi teolojiden söküp alır; onu elleriyle taş taşıyan, Hicaz'ın kalbinde insanlığın o evrensel tevhid merkezini (Kabe'yi) inşa eden sarsılmaz bir "eylem adamı" ve putkırıcı bir mimar olarak tarih sahnesine yeniden yerleştirir.

        El-Kavâide (الْقَوَاعِدَ)

        İbn Fâris, "k-a-d" (kaf, ayn, dal) kökünün dilde "oturmak, sabit kalmak, ayakta durmanın (kıyam) zıttı, bir şeyin üzerine oturduğu sarsılmaz taban" anlamlarına geldiğini açıklar. "Kâide" kelimesinin çoğulu olarak "temeller, dayanaklar ve kolonlar" demektir.

        Toshihiko Izutsu, "temelleri" (el-kavâide) kavramını Kur'an'ın inanç felsefesi üzerinden muazzam bir boyutta inceler. İbrahim ve İsmail'in yükselttiği o "kaideler", sadece Kabe'nin taştan örülmüş fiziki temelleri değildir. O temeller; yeryüzünde insanlığı kabilevi putlardan kurtaracak olan evrensel İslam'ın, teslimiyetin, ahlakın ve "tek Tanrı" (tevhid) inancının felsefi, hukuki ve ontolojik "kaideleridir". İbrahim, taştan bir bina değil, yepyeni bir medeniyet tasavvuru inşa etmektedir.

        Minel Beyti (مِنَ الْبَيْتِ)

        İbn Fâris, "b-y-t" (be, ye, te) kökünün dilde "geceyi geçirmek, karanlıkta sığınmak, barınak ve ev" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "min" harf-i ceri aidiyet bildirir (O Ev'in temellerini).

        Angelika Neuwirth, harf-i tarif (El) ile belirlenmiş "El-Beyt" (O bilinen, yegâne Ev) tamlamasını Geç Antik Çağ bağlamında okur. Kabe, o dönemde içine putların doldurulduğu bir bedevi tapınağıydı. Kur'an, İbrahim'in elleriyle o binanın "temellerine" inerek, Kabe'yi sonradan eklenen o pagan ve şirk tortularından felsefi olarak temizler ve binayı asıl kurucusunun (İbrahim'in) niyetine, yani saf monoteist (hanif) köklerine geri bağlar.

        Ve İsmâîlu (وَإِسْمَاعِيلُ)

        Arthur Jeffery, "İsmail" isminin İbranice'deki "Yişma'el" (יִשְׁמָעֵאל - Tanrı işitir / Allah duasını kabul etti) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir.

        Patricia Crone, Geç Antik Çağ Ortadoğu aklındaki "İsmail" figürünü tarihsel polemikler üzerinden tahlil eder. Ehl-i Kitap geleneği, İsmail'i çöle sürülmüş, ilahi sözleşmeden dışlanmış, kaba ve önemsiz bir figür olarak görüyordu. Kur'an, bu ayetle o devasa dışlayıcı kibri yıkar; İsmail'i, babası İbrahim ile omuz omuza taş taşıyan, "Tanrı'nın Evi'ni" (Kabe'yi) ortaklaşa inşa eden kurucu bir peygamber ve tevhidin sarsılmaz "eş-mimarı" olarak varoluşsal bir makama yüceltir.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün dilde "malik olmak, bir şeyi ilk halinden alıp kemale ulaştırmak, ıslah etmek, beslemek ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin başındaki nida (seslenme) harfinin düşmüş olmasını (Ey Rabbimiz yerine doğrudan Rabbimiz denmesini) kaydeder. Nida harfinin kullanılmaması, dua eden peygamberlerin Yaratıcıları ile aralarındaki o mutlak yakınlığı, aciliyeti ve aracıları devreden çıkaran o doğrudan "yakarış ve teslimiyet" psikolojisini mühürler.

        Tekabbel (تَقَبَّلْ)

        İbn Fâris, "k-b-l" (kaf, be, lam) kökünün dilde "bir şeye yönelmek, yüzünü dönmek, rıza göstermek ve almak" anlamlarına geldiğini açıklar. Tefa'ul babındaki emir (dua) kipi olan bu fiil, "Bunu bizden lütfunla, rızanla ve hoşnutlukla kabul buyur" demektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Bizden kabul et" (tekabbel minnâ) yakarışındaki o devasa peygamber şuurunu ve ahlaki inceliği tahlil eder. İki peygamber yeryüzünün en kutsal binasını inşa etmektedirler. Ancak zerre kadar bir kibre, "Biz Tanrı'ya ev yapıyoruz, büyük bir iş başarıyoruz" gibi bir egoya kapılmazlar. Onlar bilirler ki; insanın yeryüzünde ürettiği hiçbir eylem (en kutsal binayı inşa etmek bile), Allah onu kendi lütfuyla "kabul etmediği" (tekabbel) sürece kendi başına ontolojik bir değer taşımaz. Eylemi kutsal yapan şey dökülen ter değil, ilahi makamın o eyleme gösterdiği rıza ve kabuldür.

        Minnâ (مِنَّا)

        (Bizden).

        İnneke (إِنَّكَ)

        Celaleddin el-Suyuti, mutlak kesinlik ve pekiştirme edatı (inne) ile muhatap zamirinin (kef) birleşimiyle "Muhakkak ki Sen / Hiç şüphesiz Sen" anlamında ilahi azameti şüpheye yer bırakmaksızın tasdik eden bir giriş olduğunu belirtir.

        Ente (أَنتَ)

        Celaleddin el-Suyuti, fasıl (ayırma) zamiri (Sen) olarak kullanılan bu kelimenin, Arapça belagatte (hasr/tahsis) "İşte sadece ve münhasıran asıl (...) Sen'sin" anlamında, tüm beklentileri ve umutları tek bir ilahi merkeze kilitlediğini kaydeder.

        Es-Semîu (السَّمِيعُ)

        İbn Fâris, "s-m-a" (sin, mim, ayn) kökünün dilde "sesi algılamak, dinlemek, dikkat kesilmek ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâilin mübalağa sıygası olan "Semî", hiçbir sesin, iniltinin veya yakarışın kendisinden gizlenemeyeceği "Hakkıyla İşiten" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Semî" sıfatını sıradan bir işitme duyusundan ayırır. Allah'ın işitmesi, sadece dilden dökülen "Rabbenâ" kelimesinin ses dalgalarını algılamak değildir. O; diller suskunken bile kalbin derinliklerinde kopan o sessiz fırtınaları, samimi niyetin fısıltılarını ve o ağır taşları taşırken yorulan bedenin halini (niyazını) mutlak surette idrak etmektir.

        El-Alîmu (الْعَلِيمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayn, lam, mim) kökünün dilde "bir şeyin hakikatini, içyüzünü idrak etmek, cehaletin zıttı olarak mutlak bilgiye ulaşmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "(Şüphesiz Sen) Semî'sin, Alîm'sin" şeklindeki o sarsıcı kapanış duasını tahlil eder. İbrahim ve İsmail, o çorak ve ıssız Mekke vadisinde, etraflarında onları alkışlayacak hiçbir insan, hiçbir kalabalık yokken o devasa tapınağı inşa ediyorlardı. İnsanı gösterişe itecek hiçbir seyirci yoktu. İşte bu yakarış, o ıssızlığın içindeki mutlak huzurun ilanıdır: "Rabbimiz, bizi insanların görmesine gerek yok; o taşları üst üste koyarken terleyen alınlarımızı, yorulan ellerimizi ve kalbimizdeki o saf ihlası 'işiten' (Semî) ve niyetimizin içyüzünü en ince ayrıntısına kadar 'bilen' (Alîm) sadece Sen'sin ve bu bize yeter." Eylem, izleyici kalabalıklar için değil, sadece Semî ve Alîm olan o mutlak gözlemci için yapıldığında ontolojik olarak ebedileşir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X