Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 126. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 126. Ayet

    وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ beleden âminen verzuk ehlehu mine-śśemerâti men âmene minhum bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) kâle vemen kefera feumetti’uhu kalîlen śumme edtarruhu ilâ ‘ażâbi annâr(i)(s) vebi/se-lmasîr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İbrahim, 'Rabbim!' diye duaya başladı. Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır! Allah buyurdu ki: Küfür ve inkar yolunu tutanı da az bir süre faydalandırır, sonra cehenneme sevkederim. O ne kötü bir kalış yeridir.

      İbrahim, "Rabbim!" diye duaya başladı. "Burayı emin bir şehir yap!" Bir önceki ayette aminen kelimesinin yorumunu yapmıştık.

      Halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır! Hz. İbrahim Kabe çevresinin yeşillik, ürün ve meyve yeri olmadığını anlayınca, buranın sakinlerine ve hariçten gelecek herkese şefkati sebebiyle Rabb'inden onları rızıklandırmasını niyaz etmiştir.

      Hz. İbrahim'in, duasında mümin kaydını koymasının birkaç yorumu vardır. Birincisi, Cenab-ı Hak kendisi ile oğlu İsmail'e Beytullah'ı putlardan temizlemelerini emredince, İbrahim, bu çevrede müminlerden başkalarına ikamet hakkı vermeyeceğini zannetmiş, bu sebeple de duasını ve rızık talebini onlara tahsis etmiştir. İkincisi, Allah'ın iman yatağı olan Kabe bölgesini ayetlerinden biri haline getirmesini istemiştir, ta ki kafirler de Allah'ın dinine özensin ve buranın sakinleri tek ümmet haline gelsin. Bu ayet-i kerimenin çizgisini andırmıştır: "Şayet insanların küfürde birleşme tehlikesi bulunmasaydı Rahman'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkış merdivenlerini gümüşten yapardık." Diğer bir yorum meyanında şöyle denilmiştir: Daha önce Allah tarafından Hz. İbrahim'e, "Benim ahdim zalimleri kapsamaz" denildiği için, muhtemeldir ki, mümin kaydı koymadığı takdirde duasının zalimlerin isyanına destek sağlama statüsüne gireceğinden endişe etmiştir. Bu bakış açısından hareketle kafirlerden yiyecek satın almanın sakıncalı olmadığını ve bunun izledikleri yolda onlar için bir destek manası taşımadığını söylemek mümkündür. Ayrıca kafirleri de kapsayacak şekilde kayıtsız duada bulunmanın yersiz bir davranış olma ihtimali de vardır, zira bu kafirler Allah tarafından zalim diye nitelendirilen ve Allah'tan başkasına tapan kimselerdi.

      Allah buyurdu ki: "Küfür ve inkar yolunu tutanı da az bir süre faydalandırırım", yani nimetlerle; çünkü dünya imtihan yurdu olup, nimetlere hak kazananla kazanmayan, ayrıca dost olanla düşman olan arasında ayırım yapmaya özen göstermeyi gerektirmez. Ahiret ise sınav değil, ceza ve mükafat yeridir, orada nimetlere layık olanı olmayandan ayırmayı dikkate almak gerekmektedir.

      Az bir süre, zaten ölümlü dünyanın tamamı az ve geçicidir. İmtihan da nimetlerle sınamak, zorluklarla sınamak biçiminde iki çeşittir.

      Ayetle yer alan fe-ümetti'uhü kelimesi İbrahim aleyhisselamın duasının bir parçası konumunda düşünülerek cezim şeklinde fe-emti'hü olarak da okunmuştur ("küfür ve inkar yolunu tutanı da az bir süre faydalandır" anlamında).

      Eğer denilirse ki: İmtihanın büyüklüğü neden nimetlerin büyüklüğü ile orantılı olmamıştı? Bilindiği üzere imtihanın büyük oluşunun takdir edilişi aklın çok olmasına bağlıdır. Yine malum olduğu üzere mümin sahip bulunduğu akıl sayesinde üstün konumdadır. Peki, neden imtihan, onun vesilesi olan nimetle yani akılla orantılı bir şekilde müminde daha büyük olmamıştı?

      Buna şöyle cevap verilir: Gerçeği anlamaya vasıta olan akıl tek olup bu konuda kimsenin bir üstünlüğü yoktur. Bunun yanında imtihan vesilesi olan akıl da tektir. Şu halde hakkın idrak edilmesi noktasında mümin ile kafir eşit durumdadır. Şu kadar var ki onlardan biri hakkı idrak eder ve onu uyar, diğeri de idrak eder fakat direniş gösterir; bu ikincisi de gerçeği anlama açısından akıl sahibidir, ancak ondan yüz çevirmiş ve bu sebeple "inatla direnen" diye nitelendirilmiştir; aslında aklı olmayan mecnun denir.

      Sonra onu cehennem azabına sevkederim. Ayetin bu kısmında ıztırar (mecbur etme) kavramı kullanılmıştır. "Yakalayın onu ve cehennemin ortasına sürükleyin" ilahi beyanında olduğu gibi- amaç oraya sevketmektir, tıpkı ilahi beyanda görüldüğü üzere: "Günahkarları da susuz olarak cehenneme sevkettiğimiz gün", onlar cehenneme kendi rıza ve iradeleriyle değil sürülüp itilerek atılırlar.

      O ne kötü bir kalış yeridir, yani vardıkları yer ne kadar kötüdür!

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        Celaleddin el-Suyuti, cümleye "Hatırla o vakti ki / Hani bir zamanlar" anlamını katan ve muhatabın zihnini geçmişteki o kurucu peygamberlik ve dua sahnesine şiddetle çeken, kendisinden sonraki eyleme bağlanan bir zaman zarfı olduğunu belirtir.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünün dilde "ses çıkarmak, bir düşünceyi veya yakarışı sözle ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi (geçmiş zaman) formundadır.

        İbrâhîmu (إِبْرَاهِيمُ)

        Arthur Jeffery, bu ismin etimolojik kökenlerini Sami dilleri havzasında tahlil eder. İbranice ve Süryanice formlarından (Avraham / אַبְרָهָם) Arapçaya geçen bu ismin "Milletlerin Babası" anlamına geldiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, İbrahim figürünün bu ayetteki (Mekke'nin kuruluşu bağlamındaki) kelamî ve tarihsel rolünü analiz eder. İbrahim, Ehl-i Kitab'ın iddia ettiği gibi sadece Kudüs ve Kenan diyarının atası değildir; o, aynı zamanda Hicaz'ın kalbindeki o yegâne tevhidi merkezin (Kabe'nin/Mekke'nin) kurucu banisi ve manevi mimarıdır.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün dilde "malik olmak, ıslah etmek, beslemek ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin başındaki nida (seslenme) harfinin (Yâ) düşmüş olmasını belagat açısından kaydeder. Nida harfinin kullanılmaması, dua edenin (İbrahim'in) Yaratıcısı ile arasındaki o mutlak yakınlığı, aciliyeti ve aracıları devreden çıkaran o doğrudan "yakarış" psikolojisini mühürler.

        İc'al (اجْعَلْ)

        İbn Fâris, "c-a-l" (cim, ayn, lam) kökünün dilde "bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, dönüştürmek, kılmak ve tayin etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Emir kipi (duada talep) formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıl / dönüştür" (ic'al) eylemini sıradan bir yaratma fiilinden ayırır. İbrahim, yoktan bir toprak parçası yaratılmasını istemiyor; halihazırda ıssız, çorak ve vahşi olan bir vadiye (Mekke'ye), ilahi bir müdahaleyle yeni bir hukuki statü, kutsiyet ve sosyolojik form "verilmesini (ceal)" talep etmektedir.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        (Bunu / Burasını). İşaret ismi. İbrahim'in o an bizzat ayak bastığı ve inşasına başladığı o çorak vadiyi (Mekke'yi) işaret eder.

        Beleden (بَلَدًا)

        İbn Fâris, "b-l-d" (be, lam, dal) kökünün dilde "göğüs, bir şeyin izi, geniş alan ve sınırları belli olan, insanların toplanıp yerleştiği toprak parçası" anlamlarına geldiğini açıklar. (Bir belde / şehir).

        Âminen (آمِنًا)

        İbn Fâris, "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünün dilde "korkunun, şiddetin ve şüphenin mutlak zıttı olarak emniyette olmak, sükûnet bulmak ve korunmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "güvenli bir belde" (beleden âminen) tamlamasındaki o varoluşsal talebi okur. Çöl sosyolojisinde güvenlik, kılıçla ve güçlü bir kabileye mensup olmakla sağlanırdı. İbrahim ise buranın güvenliğini kılıçlara değil, doğrudan doğruya ilahi bir "harem" (dokunulmazlık) statüsüne bağlar. O, etrafındaki vahşetten izole edilmiş, kan dökmenin ve şiddetin ontolojik olarak yasaklandığı bir "barış ve tevhid adası" (emniyet şehri) inşa etmek için dua etmektedir.

        Verzuk (وَارْزُقْ)

        İbn Fâris, "r-z-k" (ra, ze, kaf) kökünün dilde "canlıların hayatta kalması için onlara bedelsiz ve sürekli olarak verilen pay, nasip, yiyecek ve lütuf" anlamlarına geldiğini belirtir. Emir (talep) kipidir.

        Ehlehu (أَهْلَهُ)

        İbn Fâris, "e-h-l" (hemze, he, lam) kökünün dilde "bir eve, bir soya veya bir inanca mensup olmak, oraya layık olmak, yandaş ve hane halkı" anlamlarına geldiğini açıklar. (Onun / o şehrin halkını).

        Mines Semerâti (مِنَ الثَّمَرَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-r" (se, mim, ra) kökünün dilde "ağacın meyvesi, ürün, çabanın ve emeğin sonucu ortaya çıkan mahsul" anlamlarına geldiğini belirtir. (Çeşitli meyvelerle / ürünlerle).

        Men Âmene (مَنْ آمَنَ)

        İbn Fâris, "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünden gelen mazi fiildir. "İman edenleri / inananları".

        Toshihiko Izutsu, İbrahim'in duasındaki bu "kısıtlamayı" (men âmene / sadece inananları rızıklandır) Kur'an'ın kelamî pedagojisi (eğitimi) bağlamında muazzam bir boyutta tahlil eder. İbrahim, iki ayet önce (124. ayet) Allah'tan kendi soyu için önderlik (imamet) istemiş, ancak Allah "Benim ahdim zalimlere (inkârcılara) ulaşmaz" diyerek onu uyarmış ve lütfun sadece "liyakat" ile olacağını öğretmişti. İşte İbrahim, o ilahi dersten (uyarıdan) çıkardığı sonuçla, bu kez dua ederken çok dikkatli davranır ve rızkı tüm Mekke halkına değil, "Rabbim, bir daha aynı hatayı yapmayayım, sen rızkı da o zalimlere değil, içlerinden sadece iman edenlere ver" diyerek duasını "inananlarla" kısıtlar. Bu, peygamberin ilahi edebe karşı gösterdiği o muazzam felsefi ve psikolojik hassasiyettir.

        Minhum (مِنْهُم)

        (Onların içinden / o halktan).

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        (Allah'a).

        Vel Yevmil Âhiri (وَالْيَوْمِ الْآخِرِ)

        İbn Fâris, "y-v-m" (zaman/gün) ve "e-h-r" (son/ebediyet) köklerinden türeyen "Ahiret gününe / o nihai güne" anlamındaki eskatolojik kavramdır. İmanın iki sarsılmaz sütunudur (Allah ve Ahiret).

        Kâle (قَالَ)

        (Allah ferman etti / uyardı).

        Ve Men Kefera (وَمَن كَفَرَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyin üzerini kasten örtmek, gizlemek ve nankörlük etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. (Ve kim inkâr ederse / O inkâr edenleri de).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "İnkâr edenleri de" (ve men kefera) şeklindeki o sarsıcı ilahi müdahaleyi ontolojik bir merhamet ayrımı üzerinden analiz eder. İbrahim, ahiretteki "manevi rütbenin" kurallarını, dünyadaki "maddi rızkın" kurallarına kıyas etmiş ve rızkı sadece inananlara istemişti. Allah ise onun bu teolojik yanılgısını anında düzeltir ve "Dünyevi ekonomi ve rızık ile, uhrevi ve ahlaki liyakat aynı şey değildir" der. Allah, yeryüzünde Rahman'dır; güneşi, yağmuru, meyveyi (semerâtı) ahlakına veya inancına bakmaksızın inananın da inkâr edenin de önüne serer. İlahî ekoloji, rızkı dinî bir silah veya şantaj aracı olarak kullanmaz.

        Fe Umettiuhu (فَأُمَتِّعُهُ)

        İbn Fâris, "m-t-a" (mim, te, ayn) kökünün dilde "geçici bir süre için fayda sağlamak, lezzet almak, kullanılıp tükenen ve kalıcı olmayan meta" anlamlarına geldiğini belirtir. Muzari birinci tekil şahıs formundadır (Ben onu faydalandırırım / geçindiririm).

        Râgıb el-İsfahânî, "faydalandırırım" (umettiuhu) fiilini sıradan bir lütuftan ayırır. Bu rızık, ebedi bir hoşnutluk (rıza) veya ahiret nimeti (naîm) değildir. O inkârcıya verilen meyveler, sadece şu kısa biyolojik ömrünü sürdürebilmesi için verilen o anlık, aldatıcı ve tükenmeye mahkûm olan "geçici kullanım hakkıdır" (meta').

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        İbn Fâris, "k-l-l" (kaf, lam, lam) kökünün dilde "çoğunluğun (kesret) zıttı olarak azlık, kısalık, miktar veya zaman açısından dar olan" anlamlarına geldiğini açıklar. (Az bir süre / kısa bir mühlet). Dünyanın fâniliğini mühürler.

        Summe (ثُمَّ)

        Celaleddin el-Suyuti, "Sonra" anlamına gelen bu atıf harfinin, eylemler arasında belirli bir zaman diliminin, mühletin ve bir bekleme sürecinin (terâhî) geçtiğini gösterdiğini belirtir. Dünyadaki o "azıcık faydalanma" süresinin bitişine işaret eder.

        Adtarruhu (أَضْطَرُّهُ)

        İbn Fâris, "d-r-r" (dat, ra, ra) kökünün dilde "faydanın (nef') mutlak zıttı olarak, zarar vermek, hasar bırakmak, kötülük ve musibet" anlamlarına geldiğini açıklar. İftiâl babındaki formuyla (ıdtırâr), "birini çaresiz bırakmak, kaçış yolu bırakmaksızın şiddetle mecbur etmek ve sürüklemek" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "onu mecbur bırakırım / sürüklerim" (adtarruhu) eylemini tahlil eder. Dünyada kendi özgür iradesiyle küfrü seçen ve o meyveleri (rızkı) kibirle yiyen o şımarık akıl; kıyamet gününde tüm gücünü yitirmiş, çırpınmasına ve itiraz etmesine zerre kadar imkân tanınmayan zavallı bir varlık olarak (ıdtırâr halinde) kendi ebedi faturasına doğru enselerinden tutulup sürüklenecektir.

        İlâ (إِلَىٰ)

        (E / A). Yönelme ve varış noktasını gösteren edat.

        Azâbin Nâri (عَذَابِ النَّارِ)

        İbn Fâris, "a-z-b" (acı vermek) ve "n-v-r" (ışık vermek, alevlenmek, ateş) köklerinden türeyen "Ateş azabına" anlamındaki eskatolojik sondur.

        Ve Bi'se (وَبِئْسَ)

        İbn Fâris, "b-e-s" (be, hemze, sin) kökünden gelen "ne kötüdür, ne iğrençtir, ne çirkindir" anlamındaki mutlak yerme ve tiksinti (zem) fiilidir.

        El-Masîr (الْمَصِيرُ)

        İbn Fâris, "s-y-r" (sad, ye, ra) kökünün dilde "bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek, bir hedefe doğru seyretmek ve sonuçlanmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i mekân formunda "varılacak o nihai yer, son durak" demektir.

        Toshihiko Izutsu, "O ne kötü bir varış yeridir!" (ve bi'sel masîr) kapanışındaki kelamî felsefeyi okur. Ayetin ortasındaki o "geçici faydalanma" (meta') kavramı ile ayetin sonundaki o "varış yeri" (masîr) kavramı muazzam bir teolojik zıtlık oluşturur. Allah, rızkı inanan ve inanmayan herkese verir (meta'); ancak insanın varoluşsal hikayesi dünyadaki o meyveleri yemekle bitmez. Küfrü seçen bir akıl için o yediği rızıklar kalıcı bir başarı değildir; o rızıklar sadece onu o ebedi "son durağa" (masîre) kadar ayakta tutan kısa bir moladır. Asıl gerçeklik (masîr), o ateşin kaçınılmaz ontolojisidir. Rızka aldanmak, ateşe yürümektir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X