يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 122. Ayet
Daralt
X
-
Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetlerimi ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi hatırlayın.
Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın. Bu ilahi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Nimetlerimi hatırlayın, size özgü kıldığım nimetleri, mesela sizden peygamberler ve hükümdarlar yaptım, "Hani Musa kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimetleri hatırlayın, çünkü O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar yaptı"' mealindeki beyanında olduğu gibi. Nimetlerimi hatırlayın. Yani sizi Firavun'dan kurtardığımı; o sizi köle olarak çalıştırıyor, oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı hayatta bırakıyordu; "Oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı" mealindeki ayette olduğu gibi. "Nimetlerimi hatırlayın" ilahi beyanı aziz ve celil olan Allah'ın İsrailoğulları'na lütfettiği kudret helvası ve bıldırcının yanı sıra bulutla gölge yapması ve benzeri lütuflar manasına gelebilir. Cenab-ı Hak sözü edilen nimetleri başka hiçbir kimseye vermemiştir; İsrailoğulları bunlara nail olmakla mümtaz kılınmışlardır.
Şöyle de denilmiştir: Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği nimet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. O, İsrailoğulları'nın din alanında anlaşmazlığa düştükleri ve geçmiş peygamberlerin izlediği yolu anlamada farklı iddialar ileri sürdükleri bir dönemde gönderilmişti. Bunun hikmeti, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda gerçeği kendilerine göstermesi ve delillere dayanarak onları belli bir fikir üzerinde birleşmeye sevketmesiydi; nitekim içine düştükleri anlaşmazlık kendilerini bu neticeyi sağlayacak ve dolayısıyla doğruluğu sabit olacak birine muhtaç hale getirmişti. İşte bunun üzerine Resulullah (s.a.) ilahi bir nimet olarak nübüvvetle görevlendirilmişti. İsrailoğulları'nın kurtuluşu bu peygambere itaat etmeye bağlıydı.
Nimetlerimi hatırlayın. Yani lütfettiğim nimetin şükrünü başkasına değil bana yöneltin. Sözü edilen ilahi beyandan maksat bu ise bu noktada İsrailoğulları ile diğer insanlar eşit durumda bulunur, çünkü nimetlere mazhar kılınan herkes Rabb'ine şükretmekle görevlidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, nimetin şükürle karşılanmasının emredilmesi onun dil ile ifade edilmesi değil, Allah'tan geldiğinin bilinmesini amaçlar, zira insanın, Allah'ın lütfettiği nimetlerin hepsine şükretmesi mümkün değildir; onun yapacağı şey bunlardan birine şükürle mukabele etmekten aciz olduğunu ömrü boyunca itiraf etmesinden ibarettir.
Ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdim. Denildi ki İsrailoğulları yeryüzünde bulunan bütün canlılara şu yönlerden üstün kılınmıştır: Asıl madde açısından hayvanlara, peygamberler nesli olma açısından cinlere ve iman etmeleri açısından diğer insanlara. Onların herkese göre daha üstün kılınışı başka şekillerde de yorumlanabilir: Yukarıda değindiğimiz üzere peygamberlerin kendi nesillerinden gelmesi, düşmanlarının elinden kurtarılıp gözleri önünde onların helak edilmesi, denizin yarılıp kendilerinin geçmesi ve düşmanlarının burada boğulup kalması gibi; bu sonuncusu nimetlerin en büyüklerinden biridir: Düşmanının yok olduğunu göreceksin, sen ise ayrı bir yerde bulunup zarar görmeyeceksin.
Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetleri ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi hatırlayın. Buradaki üstünlüğün İsrailoğulları'nın eski atalarına ait olması ihtimal dahilindedir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette Mu'tezile'ye yönelik iki eleştiri vardır. Birincisi size lütfettiğim nimetleri hatırlayın beyanıdır. Mu'tezile'ye göre ise Allah'ın yaptığı her şey kendisi tarafından gerçekleştirilmesi gerekliydi, şayet başka türlü yapmış olsaydı zalim olmakla nitelenirdi. Cenab-ı Hakk'ın bir fiili terketmesiyle zalim olma sonucu doğacaksa o fiili yerine getirmesi kendisi için gerekli olur. Diğer yönden yapması imkan dahilinde bulunmayan bir fiili işleyen kimse bununla kimseye iyilikte bulunmuş sayılmaz. Şu halde Allah Teala'nın İsrailoğulları'na fazla olarak bazı özellikler verdiği, kendilerini bu özelliklerle mümtaz kıldığı ve Mu'tezile'nin zannettiği gibi bu imtiyazın, sıra dışı bir iltimas (kayırma) anlamına gelmediği, ayrıca bazı kimselere lütufta bulunmayışı da onların ileri sürdüğü gibi cimrilikten ötürü olmadığı ortaya çıkmıştır.
İkincisi sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi; şayet Allah İsrailoğulları'na fazla bir lütufta bulunmasaydı onların diğer insanlardan üstün konumda tutulması bahis konusu edilemezdi. Şu halde kendilerine diğerlerine verilmeyen bir nimetin lütfedildiği kanıtlanmıştır. Halbuki Mu'tezile'nin ileri sürdüğü görüşlerden biri de şöyledir: Allah Teala'nın hiçbir kimseyi, kendi fiiliyle hak etmedikçe daha üstün bir konuma getirmesi mümkün değildir. Buna göre İsrailoğulları'nı herkese üstün konuma getiren Allah değil kendileridir. Şu halde ayette belirtildiği üzere Cenab-ı Hakk'ın İsrailoğulları'na lütufta bulunduğunu beyan etmesi nasıl mümkün olur? Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'ın İsrailoğulları'nı diğerlerine üstün kılması her şeyden önce dini açıdan gerçekleşmiştir. Şayet böyle olmasaydı üstün kılmaktan söz etmek imkan dahiline girmezdi. Bu husus ilahi beyanda yer aldığına göre Allah'ın dini alanda herkesi eşit tutmasının kendisi için gerekli olmadığı hususu kanıtlanmış oldu.
Yorum
-
Benî (بَنِي)
İbn Fâris, kelimenin "b-n-y" kökünden türediğini, temel anlamının bir yapı inşa etmek, kurmak ve üst üste koymak olduğunu belirtir; mecazi olarak çocukların da bir soyun ve ailenin yapı taşları, devamı niteliğinde olması sebebiyle bu ismi aldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, doğrudan oğullar ve nesil anlamına geldiğini, ayette İsrailoğullarının tarihsel ve soy bağına dayalı sürekliliğine vurgu yapan bir hitap formu olarak kullanıldığını açıklar.
İsrâîl (إِسْرَائِيلَ)
Arthur Jeffery, bu ismin etimolojik olarak Arapça olmadığını, İbranice "Yisra'el" veya Süryanice "İsra'il" formlarından Arap diline geçtiğini ve kelime yapısı olarak "İl" (Tanrı) ekiyle birleşik teoforik (Tanrı ismi taşıyan) bir isim olduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, ismin İslam öncesi dönemde Arap yarımadasındaki Yahudi toplulukları aracılığıyla bilindiğini ve Kur'an'ın bu özel ismi doğrudan Hz. Yakub ve onun soyundan gelenleri tanımlamak üzere kullandığını kaydeder. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ismi sıradan bir etnik tanımlamadan ziyade, bu topluluğun geçmişteki peygamberler tarihiyle ve ilahi ahitle olan köklü teolojik bağlarını onlara yeniden hatırlatmak amacıyla stratejik bir hitap olarak seçtiğini analiz eder.
Uzkurû (اذْكُرُوا)
İbn Fâris, kelimenin "z-k-r" kökünden geldiğini, bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak, hatırlamak ve dille anmak temel anlamlarına sahip olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bilginin kalpte hazır bulunması veya dille telaffuz edilmesi anlamına geldiğini; ayetin bağlamında bu emrin sadece pasif bir zihinsel hatırlama değil, ilahi lütufların şuuruna varılarak ona uygun bir ahlaki ve itikadi tutum sergilemeye yönelik aktif bir çağrı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "zikir" (hatırlama) eyleminin, nankörlük ve gafletin (nisyan) tam zıddı olarak konumlandırıldığını, insanın ilahi ahdi sürekli canlı tutmasını sağlayan en temel ontolojik ve teolojik görevlerden biri olduğunu detaylandırır.
Ni'metiye (نِعْمَتِيَ)
İbn Fâris, kelimenin "n-a-m" kökünden türediğini, temel anlamının yumuşaklık, rahatlık, bolluk ve zorluğun zıttı olan iyi yaşam koşulları olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtratına ve aklına uygun düşen, ona fayda ve mutluluk sağlayan her türlü maddi ve manevi iyilik olarak tanımlar. Ayette doğrudan Allah'a izafe edilerek ("Benim nimetim"), İsrailoğullarına tarih boyunca verilen peygamberlik, kitap ve esaretten kurtuluş gibi tüm ayrıcalıkların tek ve mutlak kaynağının ilahi irade olduğu vurgulanır.
En'amtu (أَنْعَمْتُ)
İbn Fâris, nimet kelimesiyle aynı "n-a-m" kökünden gelen bu fiilin, birine rahatlık, lütuf ve iyilik sunmak anlamını taşıdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, karşılıksız ve sırf bir ihsan olarak lütufta bulunmak anlamına geldiğini belirtir; ayetin bağlamında Allah'ın bu lütufları herhangi bir mecburiyetten değil, tamamen kendi özgür iradesi ve merhametiyle İsrailoğullarına bahşettiğini ifade eden aktif bir eylemi nitelediğini kaydeder.
Faddaltüküm (فَضَّلْتُكُمْ)
İbn Fâris, "f-d-l" kökünün temel anlamının ihtiyaçtan arta kalan miktar, fazlalık, artış ve ziyadelik olduğunu; kelimenin buradan hareketle bir kimseyi diğerlerine üstün kılmak, ayrıcalıklı yapmak manasına evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir varlığın diğerine göre sahip olduğu değer ve nitelik üstünlüğünü ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayette mutlak ve ırksal bir üstünlüğü değil, tarihsel bir seçilmişliği ifade ettiğini; İsrailoğullarının kendi dönemlerindeki diğer kavimlere kıyasla peygamberlik ve vahiy kurumuyla şereflendirilerek öne çıkarıldıklarını, bu üstünlüğün ahlaki sorumluluklara bağlı şartlı bir lütuf olduğunu analiz eder.
El-'Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünden türediğini, bir şeyi diğerlerinden ayıran nişan, alamet ve iz anlamına geldiğini; evrendeki her şeyin yaratıcısına işaret eden birer delil (alamet) olması sebebiyle tüm mahlukata bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, akıl sahibi varlık türlerini (insanlar, cinler vb.) kapsadığını, ayetteki kullanımıyla İsrailoğullarının kendi yaşadıkları çağdaki diğer tüm insan topluluklarına (dönemin evrenine/çağdaşlarına) kastedildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kök anlamıyla birlikte, dini bir terim olarak kullanımında İbranice "olam" ve Aramice/Süryanice "alma" (çağ, dünya, evren) kelimeleriyle tarihsel ve semantik bir bütünlük oluşturduğunu kaydeder.
Yorum
Yorum