Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 114. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 114. Ayet

    وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen azlemu mimmen mene’a mesâcida(A)llâhi en yużkera fîhâ-smuhu vese’â fî ḣarâbihâ(c) ulâ-ike mâ kâne lehum en yedḣulûhâ illâ ḣâ-ifîn(e)(c) lehum fî-ddunyâ ḣizyun velehum fi-l-âḣirati ‘ażâbun ‘azîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın mescid ve mabedlerinde adının anılmasını engelleyen ve harap olmalarına gayret gösterenden daha zalim kim olabilir! Böyleleri o mekanlara ancak korka korka girebilirler. Onlar için dünyada zillet, ahirette de büyük bir azap vardır.

      Daha zalim kim olabilir! Buyurur ki Allah'ın mescid ve mabedlerinde adının anılmasını engelleyenden kendisine zulmedip itibarını düşürmekte daha ileri giden biri yoktur. Mesacidullah terkibine farklı yaklaşım yapılarak denildi ki Allah'ın mescid ve mabedleri yer küresinin tamamıdır. Resulullah'ın (s.a.), "Yeryüzü ibadet yeri (mescid) ve temiz kılınmıştır" hadisinin de belirttiği gibi arzın tamamı ibadete elverişlidir. Ayette işaret edildiği üzere küfür ehli müslümanları Allah'ın mescidlerinde adını anmalarına ve dini etkinliklerini yapmalarına engel olmuşlardır.

      Ve harap olmalarına gayret gösteren. Bu, "Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışırlar" mealindeki ilahi beyana benzemektedir. Böyleleri o mekanlara ancak korka korka girebilirler, yani müslümanların ülkelerine ve şehirlerine ancak korka korka veya antlaşma ile girdikleri gibi, nitekim, "Yahudiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve müslümanların himayesine girmedikçe Üzerlerine zillet damgası vurulmuştur" mealindeki ayet aynı hususa işaret eder, bu ayetteki "habl" kelimesi ahid demektir. Böyleleri o mekanlara ancak korka korka girebilirler, beyanının bir yorumu da şöyledir: Allah'ın Üzerlerindeki hakkı ve kendilerinin O'nu yüceltme görevi varken onların mescidlere girmesi ancak korku ve haşyetle olmalıdır. Çünkü mabedler Allah'a ibadet etmek için edinilen ve onları saygın gösterme amacıyla O'na nisbet edilen mekanlardır. Oysaki onlar mabedlere tahrip amacı gütmek ve cemaatlerin Allah'a yönelik ibadetlerini engellemek üzere girmişlerdir.

      Mesacidullahın Mescid-i Haram olabileceği de söylenmiştir. Şöyle ki müşrikler Hz. Peygamber'in ve ashabının Mescid-i Haram'a girmelerine engel olmuş, onlar da geri dönmeye mecbur kalmıştı. Daha sonra aziz ve celil olan Allah Mekke'nin fethini müyesser kılmış, bu defa da müşrikler korkarak girer hale gelmiştir; "Ey iman edenler! Şundan emin olun ki müşrikler manevi kirliliğe bulanmış kimselerdir, o sebeple bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" mealindeki ilahi beyan konuya açıklık getirmektedir.

      Bir de şöyle denilmiştir: Allah mesacidullah terkibi ile Beytülmakdis'i kastetmiştir. Nakledildiğine göre hıristiyanlar Mecusiler'in lideri olan Buhtunnasr'dan yahudilere karşı yardım istemiş, giriştikleri saldırılarda mabedleri tahrip edip hak dine mensup olanları öldürmüşlerdi. Daha sonra hak din mensupları yine mabedler inşa etmişti. Ancak Hıristiyanlığa mensup olan bu mabedlere korkarak ve gizlice girebiliyorlardı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Onlar için dünyada zillet vardır. Denildi ki ayetin bu kısmında yer alan hızy kelimesi cizye yahut da savaş anlamına gelir. Ahirette de büyük bir azap vardır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve Men (وَمَنْ)

        Celaleddin el-Suyuti, atıf harfi (vav) ve soru ism-i mevsulü (men) birleşimiyle oluşan "Ve kim?" anlamındaki bu yapının; Arapça belagatte sıradan bir bilgi edinme sorusu değil, "Bundan daha cüretkârı ve küstahı asla olamaz!" anlamını taşıyan şiddetli bir kınama ve reddetme sorusu (istifham-ı inkârî) olduğunu belirtir.

        Azlemu (أَظْلَمُ)

        İbn Fâris, "z-l-m" (zı, lam, mim) kökünün dilde "nuru ve aydınlığı örtmek, bir şeyi kendi fıtri ve asıl yeri dışında bir yere koymak, haksızlık, adaletin mutlak zıttı ve karanlık" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i tafdîl (en üstünlük derecesi) formunda "daha zalim / en karanlık" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "daha zalim" (azlemu) kavramının ontolojik boyutunu tahlil eder. Zulüm, sadece bir insana tokat atmak veya malını çalmak değildir. Varlıkta haddi aşmanın ve bir şeyi varoluş gayesinden saptırmanın en tepe noktasıdır. Allah'ın evlerine (mescitlere) müdahale etmek, yeryüzünün ruhsal merkezine karanlık serpmek olduğu için, eylemin failini "insanlık tarihinin en büyük zalimi" (azlemu) makamına oturtur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Kim daha zalim olabilir?" (men azlemu) kalıbındaki tarihsel ve teolojik faturayı analiz eder. Kur'an, cinayet işleyenler için bile bu "en zalim" ifadesini nadiren kullanır. Ancak ibadethaneleri işlevsiz bırakmak veya oradaki tevhidi engellemek, doğrudan doğruya yeryüzündeki "din ve vicdan hürriyetine", insanların Yaratıcı ile kurdukları o dikey bağa (ontolojik oksijene) kasten yapılmış bir suikast olduğu için Kur'an bu eylemi insanlık suçlarının en mutlak zirvesi olarak kınamaktadır.

        Mimmen (مِمَّن)

        (Min + men) "O kimseden ki". Eylemin failine yönelik mutlak bir işaret ve ayırma edatıdır.

        Menea (مَّنَعَ)

        İbn Fâris, "m-n-a" (mim, nun, ayn) kökünün dilde "bir şeye engel olmak, önünü kesmek, set çekmek, alıkoymak ve cömertliğin/vermenin zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar. Mazi (geçmiş zaman) fiilidir.

        Toshihiko Izutsu, "engel oldu" (menea) eylemini insanın varoluşsal yönelişine vurulan bir pranga olarak tahlil eder. Bu engelleme, sadece kapıya kilit vurmak (fiziki men) değil; aynı zamanda psikolojik baskıyla, siyasi zorbalıkla veya teolojik dayatmalarla (müşriklerin Kabe'de yaptığı veya Romalıların Kudüs'te yaptığı gibi) insanın o mutlak hakikate yönelişini "yasaklama" krizidir.

        Mesâcidellâhi (مَسَاجِدَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "s-c-d" (sin, cim, dal) kökünün dilde "eğilmek, mutlak bir tevazu göstermek, baş eğmek ve itaat etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu eylemin yapıldığı mekana (ism-i mekân çoğulu) "mesâcid" denilir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Süryanice/Aramice "masgedâ" / ܡܣܓܕܐ) kökenine iner. "İbadet ve secde edilen kutsal mekan" anlamındaki bu kelimenin, İslam öncesi dönemde de Ehl-i Kitap tarafından bilinen ve saygı duyulan evrensel bir mabet kavramı olduğunu tespit eder.

        El-Cevâlîkî, "mescitler" isminin, mutlak Yaratıcı'nın appliesi olan "Allah" ismine izafe edilerek (Mesâcidellâh / Allah'ın mescitleri) kurulduğu bu tamlamanın teolojik ağırlığını kaydeder. Mescitler hiçbir ırkın, krallığın, bedevi kabilenin veya devletin tapulu mülkü değildir. Onların yegâne sahibi Allah'tır. Başkasının mülkünde patronluk taslamak ve Yaratıcı'nın misafirlerine kapıyı kapatmak, ontolojik bir gasp ve hadsizliktir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın kutsal mekan algısı üzerinden "Allah'ın mescitleri" vurgusunu okur. İster putperestlerin engellediği Kabe olsun, isterse geçmişte Babil veya Roma imparatorluklarının yakıp yıktığı Kudüs'teki Mescid-i Aksa olsun; Kur'an olayı spesifik tek bir mabede hapsetmez, "mesâcid" (çoğul) diyerek yeryüzündeki tüm tevhid mabetlerinin dokunulmazlığını evrensel bir ahlak yasası olarak mühürler. Mabede müdahale, Tanrı'nın mülküne (ve egemenliğine) tecavüzdür.

        En Yuzkera (أَن يُذْكَرَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" (zel, kef, ra) kökünün dilde "bir şeyi hatırda tutmak, anmak, unutmanın (nisyan) mutlak zıttı, hem dille hem de kalple uyanık olmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Mastar edatı ve meçhul muzari kalıbıyla "anılmasını / zikredilmesini" demektir.

        Fîhâ (فِيهَا)

        (Onların içinde / Mescitlerin içinde).

        İsmuhu (اسْمُهُ)

        İbn Fâris, "s-m-v" (sin, mim, vav) kökünün dilde "yücelik, yükseklik, bir varlığı diğerlerinden ayıran nişane ve alamet" anlamlarına geldiğini belirtir. (O'nun isminin).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "içinde Allah'ın isminin anılmasını" (en yuzkera fîhesmuhu) tamlamasındaki o varoluşsal fonksiyonu tahlil eder. Mescitleri "mescit" (ve kutsal) yapan şey, onların taşları, sütunları, altın kubbeleri veya mimari ihtişamları değildir. Bir mabedi diri tutan tek şey, onun içinde mutlak Yaratıcı'nın isminin (tevhidin) zikredilmesidir. Zikrin (Allah'ın adının) yasaklandığı veya başka tanrıların adıyla kirletildiği bir mekan, fiziken ayakta dursa bile ontolojik olarak çökmüştür.

        Ve Seâ (وَسَعَىٰ)

        İbn Fâris, "s-a-y" (sin, ayn, ye) kökünün dilde "hızlı yürümek, çabalamak, bir amaca doğru kasten, ısrarla ve enerji harcayarak koşmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sa'y etti / çaba gösterdi" (seâ) eylemini sıradan bir niyetten (irade) ayırır. Sa'y; insanın zihnindeki o kötü niyetin dış dünyada aktif bir faaliyete, fiziksel bir enerjiye ve organize bir tahribata dönüşmesidir. Onlar sadece mescitlerin kapanmasını istememişler, bu karanlık hedefe ulaşmak için bilfiil koşuşturmuşlar, organize olmuşlar ve mesai harcamışlardır (sa'y).

        Fî (فِي)

        (Uğrunda / İçinde).

        Harâbihâ (خَرَابِهَا)

        İbn Fâris, "h-r-b" (hı, ra, be) kökünün dilde "yıkmak, viran etmek, parçalamak, ıssızlaştırmak ve bir yeri imar/ta'mir etmenin mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "onların harap olması/yıkılması için" (fî harâbihâ) hedefindeki o kelamî dehşeti okur. Harap etmek (tahrip) daima kazma kürekle duvar yıkmak (Romalıların Süleyman Mabedini yıkması gibi) değildir. Bir mescidin en büyük harabesi; içine putların doldurulması, ibadet edenlerin oradan sürülmesi veya oranın kaba siyasi hırsların, riyanın ve ticaretin merkezine dönüştürülmesidir. Tevhidin ve zikrin engellendiği (menea) her mabet, duvarları altından bile olsa ilahi nazarda "viranedir" (harap olmuştur).

        Ulâike (أُولَٰئِكَ)

        (İşte onlar / O zalimler). Uzak işaret ismidir. Onların ahlaki olarak ilahi rahmetten ne kadar uzağa fırlatıldıklarını gösterir.

        Mâ Kâne Lehum (مَا كَانَ لَهُمْ)

        Celaleddin el-Suyuti, "Onlar için asla söz konusu dahi olamaz / Onların zerre kadar haddi ve hakkı yoktur" anlamında, o zalimlerin ellerinden tüm varoluşsal meşruiyeti söküp alan mutlak bir ret (nefy) ve hüküm cümlesi olduğunu belirtir.

        En Yedhulûhâ (أَن يَدْخُلُوهَا)

        İbn Fâris, "d-h-l" (dal, hı, lam) kökünün dilde "bir şeyin içine girmek, nüfuz etmek" anlamına geldiğini yineler. (O mescitlerin içine girmeleri).

        İllâ (إِلَّا)

        (Ancak, şundan başkası hariç). Sınırlandırma (hasr) edatı.

        Hâifîne (خَائِفِينَ)

        İbn Fâris, "h-v-f" (hı, vav, fe) kökünün dilde "emniyetin, cüretin ve güvenliğin mutlak zıttı olarak dehşete kapılmak, paniklemek, titremek ve korkmak" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil çoğul yapısında (korkanlar/korku içinde olanlar olarak) hal cümlesidir.

        Dücane Cündioğlu, "korku içinde olmalarından başka" (illâ hâifîne) şartındaki o muazzam estetik ve ahlaki dengeyi tahlil eder. Mescitler (Tanrı'nın evleri), yeryüzünün şımarık zalimlerinin, kılıç kuşanmış zorbaların veya kibirli siyasetçilerin "Ben buranın sahibiyim" diyerek göğüslerini gere gere girebilecekleri, güç gösterisi yapacakları arenalar değildir. Kur'an o mutlak ilahi yasayı koyar: Allah'ın evine giren her insan (krallar ve zalimler dâhil), kapıdan girdiği an kendi acziyetini ve günahlarını hatırlamak, ilahi azametin altında ezilmek ve "ancak titreyerek, hududunu bilerek ve korkarak" (hâifîn) adım atmak zorundadır. Mabette kibirlenmek, sahibine meydan okumaktır.

        Lehum (لَهُمْ)

        (Onlar içindir / Onlara aittir).

        Fîd Dunyâ (فِي الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" (dal, nun, vav) kökünün dilde "yakın olmak, aşağıda bulunmak, alçak ve ulaşılabilir olan" anlamlarına geldiğini açıklar. İnsanın ahirete nispetle şu an "yakınında/içinde bulunduğu" şu varlık mertebesidir.

        Hizyun (خِزْيٌ)

        İbn Fâris, "h-z-y" (hı, ze, ye) kökünün dilde "şiddetli utanç, rezillik, onurun ayaklar altına alınması, ayıplanmak ve zillete düşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzzet ve şerefin mutlak zıttıdır.

        Toshihiko Izutsu, "dünyada bir rezillik / rüsvalık" (fîd dunyâ hizyun) kavramını kibrin ontolojik faturası olarak inceler. Yeryüzünde Allah'ın evini tahrip ederek veya ibadeti engelleyerek "kendi siyasi veya kabilevi gücünü/kibrini" topluma kanıtlamaya çalışan o zorbalar; ilahi nizamın bir tokadı olarak, daha dünyadayken tarih sahnesinde, insanların gözü önünde ebedi bir alçalmaya, yenilgiye ve iğrenç bir "rezilliğe" (hizy) mahkûm edileceklerdir. Onur ararken zilletin (utancın) dibine vurmaktır bu.

        Ve Lehum (وَلَهُمْ)

        (Ve yine onlar için muhakkak vardır).

        Fîl Âhirati (فِي الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" (hemze, hı, ra) kökünün dilde "son, geride kalan, dünyanın bitiş noktası ve ebediyet" anlamlarına geldiğini belirtir. (Ahiret yurdunda).

        Azâbun (عَذَابٌ)

        İbn Fâris, "a-z-b" (ayn, zel, be) kökünün dilde "tatlılığı gidermek, bedene ve ruha nüfuz eden şiddetli acı ve ıstırap" anlamlarına geldiğini açıklar. Dünyadaki o "hizy"in (utancın) eskatolojik (ahiret) uzantısıdır.

        Azîm (عَظِيمٌ)

        İbn Fâris, "a-z-m" (ayn, zı, mim) kökünün dilde "büyüklük, azamet, yücelik ve kemik (sertlik/sağlamlık)" anlamlarına geldiğini açıklar. Miktarı, şiddeti ve boyutu beşeri idraki aşan mutlak bir büyüklüktür.

        Patricia Crone, "devasa / çok büyük bir azap" (azâbun azîm) kapanışını ilahi mülkiyet felsefesi üzerinden okur. Dünyevi rezilliğin (hizy) ötesinde, bu suçu işleyenlerin o nihai mahkemede karşılaşacağı ceza "elîm" (can yakıcı) veya "şedîd" (şiddetli) kelimeleriyle değil, "azîm" (devasa/kavranılamaz) kelimesiyle nitelenmiştir. Çünkü işlenen suç, insanlar arası basit bir hukuki ihlal değildir; doğrudan doğruya "Tanrı'nın yeryüzündeki mülküne ve egemenliğine (mesâcidellâh)" kasten yapılmış o en karanlık, en zalimce tecavüzdür. Suçun büyüklüğü (azlemu), cezanın büyüklüğünü (azîm) ontolojik olarak zorunlu kılar.

        Yorum

        İşleniyor...
        X