Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 97. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 97. Ayet

    قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul men kâne ‘aduvven licibrîle fe-innehu nezzelehu ‘alâ kalbike bi-iżni(A)llâhi musaddikan limâ beyne yedeyhi vehuden vebuşrâ lilmu/minîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Cebrail'e düşman olan kimse şunu iyi bilsin ki önce gelen kitaptan tasdik eden, aynı zamanda inanacaklar için hidayet ve müjde kaynağı olan Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur.

      De ki: "Cebrail'e düşman olan kimse şunu iyi bilsin ki önce gelen kitapları tasdik eden Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur." Yahudiler şöyle demişti: Muhammed'e vahiy getiren melek Mikail olsaydı ona uyar ve iman ederdik, çünkü yağmuru ve rahmeti getiren Mikail'dir. Cebrail ise felaket, savaş ve meşakkatler getiren bir düşmanımızdır, bu sebeple onunla ilişkili olan Muhammed'e tabi olmayız. Yahudilerle Cebrail arasında -iddialarına göre- mevcut olan düşmanlığın başka bir izahı daha var. Yahudiler şöyle demiştir: Cebrail vahyi ve risaleti İsrailoğulları'na götürmekle görevlendirilmişti, fakat o, bize olan düşmanlık ve kini yüzünden onu İsmailoğulları'na indirmiştir. Bu sebeple kendileriyle onun arasında düşmanlık ilan etmişlerdir. Allah Teala da bu iddialarının asılsız olduğunu beyan sadedinde şöyle buyurmuştur: Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur. Yahudilerin ileri sürdüğü gibi değil; onun indirdiği felaket ve meşakkatleri de kendi tarafından değil O'nun emriyle indirir.

      Aslında yahudilerin Cebrail'e düşmanlık göstermelerinin temel sebebi aziz ve celil olan Allah'a içten içe düşmanlık beslemeleriydi, ne var ki bu düşmanlığı açıkça dile getirmeye cüret gösterememişlerdi. Anlaşılmış oluyor ki bu tavır Allah düşmanlığının üstü kapalı bir ifadesidir. Bu husus aşırı Şiiler'in (Revafız) Resulullah (s.a.) hakkında reva gördükleri dil uzatmanın iç yüzüne de ışık tutmaktadır.

      Kur'an'ın Lafzı ve Manasıyla Nazil Olması

      Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur. Batıniyye der ki Kur'an Resulullah'a şu anda okuduğumuz lafızlarla inmemiştir. O, Peygamber'in kalbine gelen bir ilhamdan ibaretti; sonra kendisi bu ilhamı şekillendirip lafız kalıplarına döküyor ve bizim okuduğumuz Arap diliyle ifade ediyordu. Gerçek Batıniyye'nin söylediği gibi olsaydı Hz. Peygamber'in, getirdiği metnin "benzeri yapılamaz" niteliği taşıdığı yolunda inkarcılara karşı ileri sürdüğü delil temelinden sarsılırdı, "Şüphe yok ki biz onların, 'Kur'an'ı ona mutlaka bir insan öğretiyor' dediklerini bilmekteyiz. Kendisine öğretim nisbet ettikleri kişinin dili yabancıdır. Halbuki Kur'an gerçekleri ifade eden fasih bir Arapça'dır", mealindeki ayette belirtildiği gibi; çünkü inkarcılar pekala, "Kur'an yabancı dilde inmiş fakat Muhammed onu kendi diline çevirmiştir" diyebilirlerdi. Yine ayet: "(Resulüm!) onu çarçabuk alıp ezberlemek için dilini kıpırdatma", yani unutup hafızasından gider endişesiyle; yine ayet: "Sana vahyedilişi tamamlanmadan Kur'an'ı okumakta acele etme." Bütün bu ayetler Batıniyye'ye ait iddianın temelden çürüklük ve bozukluğunu, kendilerinin de Allah'ın dosdoğru dininden uzaklığını kanıtlamaktadır.

      İnanacaklar için hidayet ve müjde. Kur'an dalaletten kurtarıp hidayete sevkeden ve müminlere cenneti müjdeleyen bir kaynaktır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قل)

        K-v-l kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir sözü dile getirmek, dilin hareket etmesiyle ortaya çıkan ses ve ifade olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bir fikri, inancı veya iddiayı beyan etmek manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başında yer alan bu "De ki" (kul) emrinin teolojik fonksiyonuna dikkat çekerek; peygamberin kendi inisiyatifiyle değil, mutlak bir ilahi otoritenin sözcüsü olarak konuştuğunu, muhatapların itirazlarının (ve melek düşmanlığının) aslında doğrudan doğruya aşkın yaratıcıya (Allah'a) yapıldığını bildiren sarsılmaz bir elçilik (risalet) vurgusu olduğunu tahlil eder.

        Aduvven (عدوا)

        A-d-v kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın sınırı aşmak, haddi geçmek, koşmak ve zulmetmek (tecavüz) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, adüvv kavramını adalet ve insaf ölçülerini terk ederek bir kimseye kin beslemek, haksızlık yapmak ve saldırganlık göstermek olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu kelimenin basit bir insani anlaşmazlığı değil; Yahudilerin kendi kabilevi ve etnik dogmaları uğruna, salt vahyi kendilerinden olmayan bir peygambere getirdiği için ilahi bir elçiye (meleğe) karşı geliştirdikleri o cüretkar, akıldışı ve varoluşsal "teolojik nefreti" (isyanı) ifşa ettiğini vurgular.

        Cibrîle (لجبريل)

        Bu özel ismin etimolojisi üzerine El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arapça kökenli olmadığını (muarreb), İbranice veya Süryanice'den geçtiğini ve "Allah'ın kulu" veya "Allah'ın gücü" manasına geldiğini aktarırlar. Arthur Jeffery, lafzın İbranicedeki "Gabriel" (Tanrı'nın adamı/gücü) veya Aramice/Süryanicedeki "Gabrîl" kelimesinden doğrudan Arapça formuna uyarlandığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu melek ismi üzerinden Geç Antik Çağ Yahudi teolojisiyle girdiği derin polemiğe dikkat çeker; Yahudi sözlü geleneğinde (Midraş) Mikail'in merhamet ve İsrail'in koruyucusu, Cebrail'in ise yıkım/azap meleği olarak kodlandığı o kurgusal melekolojiyi (melek inancını) Kur'an'ın yerle bir ettiğini, vahyin elçisine düşmanlık gütmenin doğrudan Tanrı'ya savaş açmakla eşdeğer olduğunu ilan ettiğini tahlil eder.

        Nezzelehu (نزله)

        N-z-l kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın yüksek bir yerden aşağı inmek, konaklamak ve yerleşmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tenzil eylemini, ilahi bilginin ve vahyin insanlık alemine tek seferde ve aniden değil, peyderpey, parça parça ve olayların seyrine göre indirilmesi olarak tanımlar; ayette Cebrail'in vahyi ontolojik bir yük olarak peygamberin kalbine adım adım taşıdığını aktarır.

        Kalbike (قلبك)

        K-l-b kökünden gelen kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi çevirmek, altüst etmek, içini dışına çıkarmak ve değişkenlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalp kavramını insanın duygu, düşünce, idrak ve şuur merkezi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) vahyin iniş mekanı olarak aklın veya kulağın değil de "kalbin" zikredilmesini incelerken; bunun, vahyin sadece zihinsel olarak anlaşılan soğuk bir metin olmadığını, aksine insanın tüm varoluşsal merkezine (kalbe) nüfuz eden, onu içeriden dönüştüren ve sarsan, ontolojik ve ruhani bir "kavrayış/farkındalık" alanı olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        İzni (بإذن)

        E-z-n kökünden türeyen bu kelime üzerine İbn Fâris, asıl anlamın kulak vermek, dinlemek, bilmek ve bir şeye müsaade etmek (ruhsat) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, izin kavramını bir fiilin gerçekleşmesi için üst bir iradenin (otoritenin) irade göstermesi ve onayı olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Allah'ın izniyle" (bi-iznillâh) vurgusunun teolojik önemine işaret ederek; Cebrail'in inisiyatif kullanan bağımsız bir tanrısal figür olmadığını, Yahudilerin meleği hedef alan düşmanlıklarının mantıksızlığını, çünkü meleğin sadece ve sadece mutlak ilahi iradenin (iznin) kusursuz bir uygulayıcısı/memuru olduğunu bildirdiğini tahlil eder.

        Musaddikan (مصدقا)

        S-d-k kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın yalanın (kizb) zıddı, doğruluk, sağlamlık ve sözün öze/gerçeğe uyması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tasdik eylemini bir bilginin veya metnin doğruluğunu şüpheye yer bırakmaksızın onaylamak olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın (veya Cebrail'in indirdiğinin) önceki kutsal metinleri (Tevrat ve İncil'i) "tasdik edici" (musaddik) bir fonksiyonla gelmesinin Geç Antik Çağ bağlamındaki stratejik değerini inceler; bu kullanımın, yeni vahyin tarihsel bir kopuş veya eskiyi yıkma girişimi değil, aksine ilahi mesajın tekliğini savunan, tahrifatları temizleyip asıl metnin ruhunu "onaylayan" o sarsılmaz teolojik devamlılık (süreklilik) iddiası olduğunu tahlil eder.

        Hüden (هدى)

        H-d-y kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, asıl anlamın öne düşüp yol göstermek, rehberlik etmek ve birini hedefine ulaştırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını lütuf, nezaket ve güzellikle doğru yola (hakikate) kılavuzluk etmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelimenin, kendi hevalarında (arzularında) kaybolmuş ve teolojik dogmalar (haset/kibir) içinde şaşkınlığa düşmüş olan insana sunulan mutlak ontolojik pusula ve varoluşsal çıkış yolu olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Büşrâ (بشرى)

        B-ş-r kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın derinin dış yüzeyi (beşere) olduğunu, insanın aldığı sevindirici bir haberin yüzünde (cildinde) yarattığı o ani aydınlanma ve tebessüm sebebiyle müjdeye "büşrâ" denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kavramı insanın ruhunu ferahlatan, yüzünü güldüren ve geleceğe dair umut veren kesin müjdeli haber olarak tanımlar.

        El-Mu'minîn (للمؤمنين)

        E-m-n kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın güven içinde olmak, emniyet hissetmek ve bir şeyi doğrulamak (tasdik etmek) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanı kalbin bir gerçeğe kesin bir güven duyarak teslim olması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonunda vahyin rehberlik ve müjde (hüden ve büşrâ) fonksiyonunun sadece "inananlara" (müminlere) tahsis edilmesinin altını çizer; vahiy nesnel olarak inmiş olsa da, onun dönüştürücü ve aydınlatıcı etkisinin ancak önyargılarından arınmış, kabilevi kibrini (melek düşmanlığını) kenara bırakmış ve ilahi iradeye teslim olmuş "samimi bir muhatap/mümin" zemininde karşılık bulabileceğini vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X