Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 90. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 90. Ayet

    بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Bi/semâ-şterav bihi enfusehum en yekfurû bimâ enzela(A)llâhu baġyen en yunezzila(A)llâhu min fadlihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdih(i)(s) febâû biġadabin ‘alâ ġadab(in)(c) velilkâfirîne ‘ażâbun muhîn(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın, kullarından dilediği kimseye lütfuyla vahiy indirmesini kıskandıkları için gönderdiği kitabı inkar etmeleri, evet bu bedel ile kendilerini satıp harcamaları ne kadar kötüdür! Onlar böylece gazap üstüne gazaba müstahak olmuşlardır. Küfür ve inkar yoluna saplananlar için zillet verici bir azap vardır.

      Gönderdiği kitabı inkar etmeleri, evet bu bedel ile kendilerini satıp harcamaları ne kadar kötüdür! Buyuruyor ki kurtuluşlarına vesile olan şeyi verip mahvolmalarına götürecek şeyi satın almışlardır. Şöyle ki onlar Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, özelliklerini kitaplarında buldukları için gelişinden önce iman etmişlerdi, bu onların ahiretteki kurtuluş vesilesiydi. Fakat fiilen gelişinden sonra onu inkar ettiler, bu da mahvolmaları ve harcanmalarıydı. Şöyle de denilmiştir: O bedel ile kendilerini satıp harcamaları ne kadar kötüdür. Ahiret azabının eşlik ettiği dünyanın geçici ve basit menfaati bedeli ile.

      Bağyen. kıskandıkları için, diye yorumlanmıştır; şunun için ki yahudiler Muhammed'in (s.a.), tabileri bulundukları Ya'küb'un (İsrail) neslinden gelmesini istiyorlardı. Fakat Araplar'ın atası olan İsmail'in neslinden gelince kıskançlıkları yüzünden onu inkar edip vasıflarını gizlemişlerdir. Allah'ın, kullarından dilediği kimseye lütfuyla vahiy indirmesi. Yani Muhammed'e (s.a.) nübüvvet verip kitap indirmesi. Bir de bu kelime, zulmen diye yorumlanmıştır. İsrailoğulları Muhammed'i (s.a.) inkar edip yalanlamak suretiyle kendilerine zulmetmişlerdir. Fe-bâû (müstahak oldular), manasını daha önce anlatmıştık.

      Gazap üstüne gazaba. İki şekilde yorumlanabilir. Denildi ki İsa aleyhisselamı ve getirdiği mesajı inkar etmeleri yüzünden Allah'tan gelen gazabın üstüne Muhammed sallahu aleyhi ve sellemi de inkar etmeleri yüzünden ikinci bir gazaba müstahak olmuşlardır. Bir de lanet üzerine lanete müstahak olmalarının sebebi isyan üstüne isyan etmeleri ve günah üstüne günah işlemeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Bi'semâ (بِئْسَمَا)

        İbn Fâris, "b-e-s" (be, hemze, sin) kökünün dilde "kötülük, şiddet, zorluk, sıkıntı ve hoş olmayan şey" anlamlarına geldiğini açıklar. Arapçada övme fiili olan "ni'me"nin (ne güzel) mutlak zıttı olan "bi'se" (ne kötü), muhatabın eylemini kökünden mahkûm eden bir yerme (zem) fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bi'semâ" (ne kötüdür o şey ki) vurgusunun, ahlaki ve estetik bir çirkinliği ifade ettiğini belirtir. Ortada o kadar tiksindirici, insanın fıtratına o kadar aykırı bir eylem vardır ki, Kur'an bu cümleye felsefi bir kınama (zem) nidasıyla girerek eylemin iğrençliğini tesciller.

        İşterav (اشْتَرَوْا)

        İbn Fâris, "ş-r-y" (şın, ra, ye) kökünün dilde "bir şeyi elden çıkarıp karşılığında başka bir şey almak, satmak veya satın almak" anlamlarına geldiğini belirtir. İftiâl babında (iştirâ), bilerek, kasten ve bir değer biçerek takas yapmaktır.

        Toshihiko Izutsu, "işterav" (takas ettiler / sattılar) eylemini Kur'an'ın ticaret ve değer felsefesi üzerinden analiz eder. Arap aklının en iyi bildiği şey olan "ticaret" metaforu, burada teolojik bir iflası resmetmek için kullanılır. İsrailoğulları pazara çıkmış ve ellerindeki en değerli sermayeyi verip, karşılığında en bayağı (kötü) malı alarak varoluşsal bir "zarar" (hüsran) elde etmişlerdir.

        Bihî (بِهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "onunla / onun karşılığında" anlamındaki harf-i cerin, o korkunç takasın merkezindeki bedeli (inkârı) gösterdiğini kaydeder.

        Enfusehum (أَنفُسَهُمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" (nun, fe, sin) kökünün dilde "can, nefes, ruh ve bir şeyin aslı/özü" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, "kendi ruhlarını / kendilerini" (enfusehum) kelimesini varoluşsal bir intihar bağlamında okur. "Kendi nefislerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar!" cümlesi felsefi bir dehşettir. İnsan pazarda malını, mülkünü veya emeğini satabilir; ancak bir insanın "bizzat kendi varlığını, ruhunu ve ebediyetini" satması, kibrin ve hırsın aklı nasıl yok ettiğinin göstergesidir. İnsan, kendi kendine ettiği ihanetin faturasını kendi ruhunu (nefsini) yakarak ödemiştir.

        En (أَن)

        (Mastar edatı - yapmalarını / etmelerini).

        Yekfurû (يَكْفُرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyin üzerini kasten örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak ve nimetin değerini bilmemek (nankörlük)" anlamlarına geldiğini yineler.

        Toshihiko Izutsu, "inkâr etmeleri" (yekfurû) eyleminin epistemolojik kökenini tahlil eder. Onlar vahyin hakikatini "bilmedikleri" için değil; sırf kendi hevalarına uymadığı için, bile bile, inatla ve aktif bir şekilde gerçeğin üzerini "kapatıp örtbas ettikleri" için küfre girmişlerdir. Takas edilen (satın alınan) o kötü mal, bizzat bu "kibirli örtbas" eyleminin ta kendisidir.

        Bimâ (بِمَا)

        (O şeye ki).

        Enzelellâhu (أَنزَلَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, "n-z-l" (nun, ze, lam) kökünün dilde "yukarıdan aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'âl babında (inzâl), Allah'ın vahyi (hakikati) yüce makamından kullarının idrakine "bir kerede indirmesi" eylemidir.

        El-Cevâlîkî, mutlak Yaratıcı'nın has ismi olan Allah lafzının fâil olarak gelmesiyle, indirilen o vahyin (Kur'an'ın) kaynağının beşeri değil, doğrudan ontolojik zirve (Tanrı'nın zatı) olduğunu belirtir. Yahudiler, sıradan bir adamı değil, bizzat "Allah'ın indirdiği hakikati" reddetmişlerdir.

        Bağyen (بَغْيًا)

        İbn Fâris, "b-g-y" (be, gayn, ye) kökünün dilde "haddi aşmak, sınırı geçmek, başkasının hakkına tecavüz etmek, kıskanmak ve şiddetle arzulamak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "bağy" kavramını teolojik bir haset (kıskançlık) olarak tahlil eder. Bu; sıradan bir inkar değildir. Başkasındaki nimeti çekememek, "Neden onlara verildi de bize verilmedi?" diyerek ilahi iradeye kafa tutmak ve bu kıskançlığın verdiği öfkeyle (taşkınlıkla) hakkı çiğnemektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kıskançlık/haddi aşma yüzünden" (bağyen) kelimesinin Medine'deki tarihsel (esbâb-ı nüzul) psikolojisini analiz eder. Yahudi kabileleri son peygamberin kendi soylarından (İshak/İsrail soyundan) geleceğinden emindiler. Ancak peygamberlik silsilesi İsmail soyuna (Araplara) geçince; yıllarca "Biz seçilmişiz, en üstünüz" diyerek kurdukları o kibirli kabile teolojisi yerle bir oldu. Hakikati sırf o elçinin "kendi ırklarından (kabilelerinden) olmaması" sebebiyle, kör bir ırkçılık ve kaba bir "kıskançlık" (bağy) krizine girerek reddettiler. İnkârın sebebi cehalet değil, ırkçı bir hazımsızlıktır.

        En (أَن)

        (Mastar edatı - indirmesini).

        Yunezzilellâhu (يُنَزِّلَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün bu kez tef'îl babında (tenzîl) muzari olarak kullanıldığını belirtir. İnzâl (toptan indirme) ile tenzîl (peş peşe, parça parça ve sürekli indirme) arasındaki fark budur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Allah'ın (peş peşe) indirmesini" (yunezzilellâhu) fiilinin, vahyin o kesintisiz ve aydınlatıcı akışını ifade ettiğini, ancak İsrailoğullarının bu ilahi lütuf akışının başka bir millete yönelmesini içlerine sindiremediklerini kaydeder.

        Min Fadlihî (مِن فَضْلِهِ)

        İbn Fâris, "f-d-l" (fe, dat, lam) kökünün dilde "artmak, ziyade olmak, kalanın üzerine eklenmek ve lütuf" anlamlarına geldiğini açıklar. İnsanın kendi emeği, soyu veya parasıyla hak etmediği halde, Allah'ın tamamen kendi yüceliğinden dolayı karşılıksız, fazlasıyla verdiği ikrama "fazl" denir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "O'nun kendi fazlından/lütfundan" (min fadlihî) tamlamasındaki o derin kelamî dersi okur. Peygamberlik (nübüvvet), insanın çalışarak, çok ibadet ederek veya "üstün bir ırka" mensup olarak elde edebileceği (kesbî) bir makam değildir. O, bütünüyle Allah'ın mutlak iradesine bağlı (vehbî) bir armağandır (fazl). Yahudiler, Allah'ın lütfunu kendi tekellerinde (ırklarında) sanarak, Yaratıcı'nın "fazlına" (kime vereceğine) ipotek koymaya kalkmışlar ve ilahi otoriteye saygısızlık etmişlerdir.

        Alâ Men Yeşâu (عَلَىٰ مَن يَشَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın, ye, hemze) kökünün dilde "irade etmek, kastetmek ve bir şeyin var olmasını dilemek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dilediği/irade ettiği kimseye" (alâ men yeşâu) cümlesini tahlil eder. Bu cümle, Tanrı'nın mülkünde (evrende) tek söz sahibinin O olduğunu, risaletin ve nimetin dağıtımında hiçbir ırkın, elit zümrenin veya aklın Allah'a "kimin seçileceğini" dikte edemeyeceğini (meşîetullahı) kesin bir dille ilan eder.

        Min İbâdihî (مِنْ عِبَادِهِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" (ayn, be, dal) kökünün dilde "boyun eğmek, itaat etmek ve zillet göstermek" anlamlarına geldiğini yineler. Evrendeki herkes Allah'ın "kuludur" (ibâdihî); dolayısıyla İsrailoğulları da, Araplar da ilahi nizamda ontolojik olarak eşittir.

        Fe Bâû (فَبَاءُوا)

        İbn Fâris, "b-v-e" (be, vav, hemze) kökünün dilde "bir yere dönmek, geri gelmek, yerleşmek ve bir yükü üstlenip onunla beraber dönmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "döndüler / uğradılar" (fe bâû) eylemini ontolojik bir faturanın tahsilatı olarak ayırır. Bu, sıradan bir "rücû" (geri dönüş) değildir. Bu eylem; insanın kendi işlediği günahın (kıskançlığın ve kibrin) sonucunu sırtına devasa ve kopmaz bir yük (veba) olarak yüklenip, o karanlık akıbete (gazaba) boyun eğerek, mahkûm olarak geri dönmesidir. Kaçış yoktur, günah failin üzerine yapışmıştır.

        Bi Gadabin (بِغَضَبٍ)

        İbn Fâris, "g-d-b" (gayn, dat, be) kökünün dilde "sertlik, şiddet, kızgınlık, hiddet ve hoşnutluğun/rızanın mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "gazap" (öfke) kavramının teolojik uyarısını yapar. Gazap kelimesi insana nispet edildiğinde kanın kaynaması ve psikolojik bir kriz iken; mutlak Yaratıcı'ya (Allah'a) nispet edildiğinde "duygusal bir öfke" değil, ilahi adaletin bizzat harekete geçerek suçluyu o şiddetli cezaya (ateşe) mahkûm etmesi iradesidir.

        Alâ Gadabin (عَلَىٰ غَضَبٍ)

        (Gazap üstüne).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "gazap üstüne bir gazapla" (bi gadabin alâ gadabin) şeklindeki bu katmerli dehşeti tarihsel olarak analiz eder. İsrailoğulları tek bir cürüm işlememişlerdir. Onlar, önce Tevrat'ı tahrif ederek, şeriatı bozarak veya İsa peygamberi yalanlayıp öldürmeye kalkarak "birinci gazabı" zaten hak etmiş ve sırtlanmışlardı (bâû bi gadabin). Bununla da yetinmeyip, şimdi de son peygamberi (Hz. Muhammed'i) sırf ırkçı bir kıskançlık (bağy) yüzünden inkâr ederek kendi karanlık tarihlerine yeni bir halka eklemiş ve "ikinci bir gazabı" daha omuzlarına alarak çifte lanete (katmerli bir ilahi öfkeye) gömülmüşlerdir. İhanet katlandıkça, faturası da katlanmıştır.

        Ve Lil Kâfirîne (وَلِلْكَافِرِينَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet/tahsis bildiren "lam" harfi ile, hakikati örtenleri (kâfirîn) belirten kelimenin; inen o azabın sadece bu çirkin ticareti (iştirâ) yapan o zümreye mahsus olduğunu ilan eden bir tamlama olduğunu kaydeder.

        Azâbun (عَذَابٌ)

        İbn Fâris, "a-z-b" (ayn, zel, be) kökünün "tatlılığı gidermek, acı vermek ve insanı ferahlıktan şiddetle alıkoymak" anlamını yineler. O korkunç eylemin karşılığı olan mutlak ıstıraptır.

        Muhînun (مُّهِينٌ)

        İbn Fâris, "h-v-n" (ha, vav, nun) kökünün dilde "hafiflik, zayıflık, kolaylık, ciddiye alınmamak, şerefsizlik, zillet ve yüceliğin mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar. İf'âl babında (ihânet); birini onur kırıcı bir şekilde aşağılamak, rezil etmek ve tüm şerefini elinden almaktır. İsm-i fâil kalıbında "muhîn" (alçaltıcı, rezil edici) demektir.

        Dücane Cündioğlu, "alçaltıcı bir azap" (azâbun muhîn) kapanışındaki o muazzam teolojik adaleti ve psikolojik dengeyi okur. Kur'an onlara sadece "yakıcı bir azap" (elîm) demez, "alçaltıcı" (muhîn) der. Çünkü onların en büyük günahı, Arapları kendilerinden aşağıda görerek (biz seçilmiş asil kabileleriz diyerek) "kibirlenmeleri" ve hakikati o kibrin (bağy) kurbanı etmeleriydi. İnsan ne ile günah işlerse, tam da onun zıttıyla cezalandırılır. Dünyada "üstünlük, soy ve asalet" taslayarak büyüklük krizine giren o şımarık elitlerin ahiretteki cezası; tam da o çok güvendikleri gururlarını, haysiyetlerini ve kibirlerini sonsuza dek yerle bir eden, onları ontolojik bir hiçliğe sürükleyen o sarsılmaz ve "alçaltıcı, rezil edici" (muhîn) ilahi şamardır. Kibrin ateşi, zilletin ta kendisidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X