Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 89. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 89. Ayet

    وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velemmâ câehum kitâbun min ‘indi(A)llâhi musaddikun limâ me’ahum vekânû min kablu yesteftihûne ‘ale-lleżîne keferû felemmâ câehum mâ ‘arafû keferû bih(i)(c) fela’netu(A)llâhi ‘ale-lkâfirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah katından ellerindeki vahyi doğrulayan bir kitap gelince -ki daha önce inkârcılara karşı (böyle bir kitapla) sürekli zafer talep ediyorlardı- evet, geleceğini bildikleri şey karşılarına dikilince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!

      Allah katından ellerindeki vahyi doğrulayan bir kitap gelince. Bu kitabın yanlarındaki kitapla çatışma değil uyum içinde bulunduğunu bilmeselerdi karşı tavır alır ve bu nuru söndürüp ortadan kaldırmaya gayret gösterirlerdi. Realitede teşebbüse geçmeyip herhangi bir eyleme girişmemeleri, onun, ellerindeki Tevrat'la uyum içinde bulunduğu gerçeğine ulaştıklarını gösterir. Bunda ise Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin işareti bulunmaktadır.

      Halbuki daha önce inkârcılara karşı (böyle bir kitapla) sürekli zafer talep ediyorlardı. Buradaki yesteftihûne yardım ve zafer bekliyorlardı, demektir. İnkarcılara karşı. Yani Muhammed'in (s.a.) peygamber olarak görevlendirilmesinden önce. Şöyle diyorlardı: Allah'ım! Göndereceğin peygamber hürmetine bize zafer ver! Fakat sözü edilen peygamber kendi arzu ve istekleri çizgisinde gelmeyince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve Lemmâ (وَلَمَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça gramerinde geçmiş zaman fiilinin başına gelerek "olduğu zaman, -dığı vakit" anlamı katan ve genellikle iki olay arasında bir sebep-sonuç (veya beklenti-gerçekleşme) bağı kuran bir zaman zarfı ve şart edatı olduğunu belirtir. Ayette, uzun süredir beklenen o devasa teolojik anın nihayet gerçekleşip çattığı o kritik eşiği sahnelemek için kullanılır.

        Câehum (جَاءَهُمْ)

        İbn Fâris, "c-y-e" (cim, ye, hemze) kökünün dilde "bir yere gelmek, vasıl olmak, ulaşmak ve kastedilen hedefe varmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "onlara geldi" (câehum) eylemini tahlil eder. Bu geliş, sıradan bir nesnenin elden ele dolaşması değil; ilahi vahyin, peygamberin şahsında ete kemiğe bürünerek onların o kaskatı tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerinin tam ortasına inmesi, hakikatin bizzat onların ayağına kadar "fiziksel ve manevi olarak" ulaşması eylemidir.

        Kitâbun (كِتَابٌ)

        İbn Fâris, "k-t-b" (kef, te, be) kökünün dilde "toplamak, bir araya getirmek, dağınık olanı harflerle birbirine bitiştirmek ve yazmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Süryanice/Aramice kethâḇâ) kadim ortak kökenlerine inerek, Ehl-i Kitab'ın bu terimi sıradan bir metin için değil, "Tanrı'nın yeryüzündeki sarsılmaz ve mutlak otoritesi" anlamında kullandığını belirtir. Ayette kelimenin belirsiz (nekre) formda "bir kitap / yüce bir kitap" (kitâbun) olarak gelmesi, onun (Kur'an'ın) sıradan bir beşer kelamı olmadığını, muazzam bir azamet ve ilahi ağırlık taşıdığını gösterir.

        Min İndi (مِنْ عِندِ)

        İbn Fâris, "katından, huzurundan, nezdinden" anlamlarına gelen, bir şeyin menşeini (orijinini) ve makamını bildiren bir aidiyet zarfıdır.

        Allâhi (اللَّهِ)

        El-Cevâlîkî, tüm eksikliklerden münezzeh, eşsiz Yaratıcı'nın has ismidir. Gelen o yüce kitabın kökenini beşeri bir felsefeye veya efsaneye değil; doğrudan doğruya "mutlak hakikat ve otorite makamına" (Tanrı'nın zatına) bağlayarak onun ontolojik değerini mühürler.

        Musaddikun (مُصَدِّقٌ)

        İbn Fâris, "s-d-k" (sad, dal, kaf) kökünün dilde "sözün, dış dünyadaki gerçeğe tam ve kusursuz bir şekilde uyması, yalanın ve şüphenin mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil kalıbında (musaddik), "şüphesiz onaylayan, doğrulayan ve tasdik eden" demektir.

        Toshihiko Izutsu, "musaddik" (doğrulayıcı) kavramını Kur'an'ın epistemolojik ve tarihsel süreklilik felsefesi üzerinden muazzam bir boyutta analiz eder. Kur'an, İsrailoğullarına "Ben sizin ellerinizdeki Tevrat'ı iptal etmeye, sizi yalanlamaya geldim" demez; aksine, "Ben sizin elinizdeki o ilahi özü/şeriatı onaylayan, onu tahrifattan temizleyip asıl haline döndüren (tasdik eden) o evrensel halkanın sonuyum" diyerek kendi meşruiyetini Ehl-i Kitab'ın da kabul edeceği teolojik bir zemine (doğrulamaya) oturtur.

        Limâ (لِمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "lam" harf-i ceri ve "mâ" ism-i mevsulünden oluşarak "o şeye ki / o şeyi ki" anlamında tasdikin hedefini (nesnesini) belirten bir bağlaç olduğunu kaydeder.

        Meahum (مَعَهُمْ)

        İbn Fâris, "m-a" (mim, ayn) edatının dilde "birliktelik, beraberlik, yan yana olma ve ayrılmazlık" anlamlarına geldiğini belirtir. (Onların beraberlerinde/ellerinde bulunan).

        Ve Kânû (وَكَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" (kef, vav, nun) kökünden gelen "olmak, var olmak" yardımcı fiilidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ve onlar ... idiler" anlamındaki bu fiilin; İsrailoğullarının geçmişte kalıcı, sürekli ve hiç değişmeyen bir "karakter, inanç ve beklenti" (istimrar) içinde olduklarını bildirdiğini kaydeder.

        Min Kablu (مِن قَبْلُ)

        İbn Fâris, "k-b-l" (kaf, be, lam) kökünün "önce, daha evvel, ilk zamanlar ve sonranın (ba'd) mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Yesteftihûne (يَسْتَفْتِحُونَ)

        İbn Fâris, "f-t-h" (fe, te, ha) kökünün dilde "kapalılığın ve kilidin zıttı olarak, bir şeyi açmak, aralamak, hüküm vermek ve düşmanı yenip zafer kazanmak (fetih)" anlamlarına geldiğini açıklar. İstif'âl babında (istiftâh); kasten ve ısrarla "açılmasını istemek, fetih talep etmek ve zafer için yardım dilemek" demektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "zafer istiyorlardı / fetih bekliyorlardı" (yesteftihûne) eyleminin Medine'deki sosyo-politik ve tarihsel arka planını (esbâb-ı nüzulünü) analiz eder. Medine'deki Yahudi kabileleri (Kurayza, Nadîr, Kaynukâ), Arap kabileleriyle (Evs ve Hazrec) savaştıklarında veya onlardan baskı gördüklerinde onlara dönüp şöyle meydan okurlardı: "Yakında bizim Tevrat'ta müjdelenen o beklediğimiz ahir zaman peygamberimiz gelecek; o geldiğinde biz onunla birleşip (onun önderliğinde) tıpkı Âd ve İrem kavimlerinin yok edildiği gibi sizi ezip geçeceğiz, size karşı mutlak bir zafer (istiftâh) kazanacağız." Beklenen peygamber, onlar için ahlaki bir kurtarıcı değil, askerî ve kabilevi bir "fetih aracıydı".

        Dücane Cündioğlu, "istiftâh" kavramını felsefi bir kabilecilik (asabiyet) krizi olarak okur. İnsanın trajedisi, ilahi olanı (peygamberi/vahyi) kendi dünyevi, ırksal ve politik hırslarının "şövalyesi" olarak kurgulamasıdır. Onlar peygamberi hakikati öğrenmek için değil, kendi siyasi düşmanlarını (Arapları) alt etmek ve onlara karşı üstünlük taslamak için (istiftah silahı olarak) bekliyorlardı. Din, kendi egolarının ve savaşlarının bir meşruiyet kılıfına dönüştürülmüştü.

        Alâ (عَلَى)

        (Aleyhine, karşı).

        Ellezîne Keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün "üzerini örtmek, nankörlük etmek ve inanmamak" anlamını yineler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "O kâfirlere karşı / inkâr edenlerin aleyhine" tamlamasının; Medine'deki o putperest Arap kabilelerini (ve genel olarak hakikati reddeden müşrikleri) tanımlamak için kullanıldığını kaydeder.

        Fe Lemmâ (فَلَمَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sonuç bildiren "fâ" ve zaman/şart zarfı "lemmâ"nın birleşimiyle "Fakat o bekledikleri ne zaman ki..." anlamını kazanan bu yapının; yıllarca kurulan o kibirli beklentinin, acı ve ironik bir gerçeklikle yüzleştiği o şiddetli kırılma anını (cümle geçişini) başlattığını belirtir.

        Câehum (جَاءَهُم)

        İbn Fâris, "geldiğinde" (c-y-e) fiilini yineler. Vahyin ve peygamberin (Hz. Muhammed'in) fiziksel olarak artık onların gözlerinin önünde belirdiği andır.

        Mâ Arafû (مَّا عَرَفُوا)

        İbn Fâris, "a-r-f" (ayn, ra, fe) kökünün dilde "bir şeyin izini sürmek, üzerinde derinlemesine düşünmek, hakikatine nüfuz etmek, bir şeyi diğerinden kesin olarak ayırıp tanımak ve bilmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Cahilliğin (cehl) ve inkârın (nekre) mutlak zıttıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tanıdıkları / bildikleri şey" (mâ arafû) eylemindeki epistemolojik kesinliği tahlil eder. Kur'an onlara "bildikleri" (alimû) demez, "tanıdıkları" (arafû) der. Marifet (tanıma); bir babanın kalabalıklar içinde kendi öz çocuğunu hiçbir şüphe duymadan (sıfatlarından ve yüzünden) kesin olarak tanıması gibidir. Yahudi elitleri de, gelen bu peygamberin (Hz. Muhammed'in) ve Kur'an'ın Tevrat'ta vasfedilen o mutlak hakikat olduğunu, zerre kadar tereddüt etmeksizin kalplerinde "kesin bir şuurla tanıdılar" (irfan sahibi oldular).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (arafû) ahlaki bir varoluş krizi bağlamında okur. Bilgi (irfan) insanı her zaman imana götürmez. Onlar hakikatin ne olduğunu çok iyi "biliyorlardı ve tanıyorlardı". Ancak karşılarına çıkan peygamber kendi soylarından (İshak/İsrail soyundan) değil de, hep hakir gördükleri, kendi kabilelerinin düşmanı olan İsmail soyundan (Araplardan) çıkınca; o muazzam bilgi (irfan), kaba bir ırkçılığa ve asabiyete çarpıp paramparça oldu. Tanımak, teslim olmak için yetmedi.

        Keferû Bihî (كَفَرُوا بِهِ)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "kasten üzerini örtmek ve gizlemek" anlamını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, "mâ arafû - keferû bihî" (tanıdıkları şeye karşı inkâr/küfür ettiler) zıtlığındaki o kan dondurucu teolojik dehşeti analiz eder. İşte Kur'an'daki "küfür" tam olarak budur! Küfür, cahilin işi değildir; küfür, hakikati kendi gözleriyle gören, peygamberi kendi öz evladı gibi "tanıyan" (irfan), ancak ırkçı ve dünyevi kibri (hevâsı) yüzünden "Hayır, ben bu gerçeği kabul etmiyorum!" diyerek bilerek, taammüden ve büyük bir nefretle hakikatin üzerini "kasten örtbas eden" (küfreden) inatçı ve karanlık aklın eylemidir. İrfan (tanıma) ile başlayan cümle, küfürle (örtmeyle) biter.

        Fe La'netu (فَلَعْنَةُ)

        İbn Fâris, "l-a-n" (lam, ayn, nun) kökünün dilde "kovmak, şiddetle uzaklaştırmak, aforoz etmek ve merhametten mahrum bırakmak" anlamlarına geldiğini yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "O halde lanet... olsun" (fe la'netu) kavramını ilahi adaletin zorunlu bir faturası olarak tahlil eder. Hakikati bile bile kendi ırkçılıkları yüzünden reddeden bu zihniyet; sadece bir kuralı çiğnememiş, varlığın nizamına mutlak bir düşmanlık ilan etmiştir. Lanet, onların kendi elleriyle kilitledikleri o kapalı fıtratlarının (kılıflı kalplerinin), ilahi rahmet sahasından ontolojik olarak bütünüyle "sürülmesidir".

        Allâhi (اللَّهِ)

        El-Cevâlîkî, mutlak Yaratıcı'nın appliesi. (Allah'ın laneti).

        Alel Kâfirîn (عَلَى الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" (hakikatin üzerini kasten örtenler) kelimesinin ism-i fâil çoğuludur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "O halde Allah'ın laneti kâfirlerin üzerine olsun!" (fe la'netullâhi alel kâfirîn) şeklindeki bu dehşetli kapanışı, varoluşsal ve tarihsel bir ironi olarak analiz eder. Ayetin başında İsrailoğulları, zafer beklerken karşılarındaki putperest Arap kabilelerini "kâfirler" (ellezîne keferû) diye aşağılıyorlar, Allah'tan o kâfirlerin helakini istiyorlardı. Ancak hakikat (peygamber) gelip de, sırf Arap olduğu için ırkçılık yapıp onu reddettiklerinde; dün başkalarına layık gördükleri o iğrenç "kâfir" sıfatı, bugün ilahi bir bumerang gibi dönüp bizzat kendilerini vurmuş ve dünün kendini seçilmiş sanan elitleri, bugünün mutlak "kâfirleri" (üzerini örtenleri) konumuna düşerek o korkunç lanetin hedefine (alel kâfirîn) kendilerini oturtmuşlardır. İnsanın başkası için kurduğu tekebbür tuzağı, kendi ebedi lanetine dönüşmüştür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X