Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 47. Ayet

    يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ benî isrâ-île-żkurû ni’metiye-lletî en’amtu ‘aleykum veennî faddaltukum ‘ale-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetlerimi ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi hatırlayın.

      Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın. Bu ilahi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Nimetlerimi hatırlayın, size özgü kıldığım nimetleri, mesela sizden peygamberler ve hükümdarlar yaptım, "Hani Musa kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimetleri hatırlayın, çünkü O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar yaptı"' mealindeki beyanında olduğu gibi. Nimetlerimi hatırlayın. Yani sizi Firavun'dan kurtardığımı; o sizi köle olarak çalıştırıyor, oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı hayatta bırakıyordu; "Oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı" mealindeki ayette olduğu gibi. "Nimetlerimi hatırlayın" ilahi beyanı aziz ve celil olan Allah'ın İsrailoğulları'na lütfettiği kudret helvası ve bıldırcının yanı sıra bulutla gölge yapması ve benzeri lütuflar manasına gelebilir. Cenab-ı Hak sözü edilen nimetleri başka hiçbir kimseye vermemiştir; İsrailoğulları bunlara nail olmakla mümtaz kılınmışlardır.

      Şöyle de denilmiştir: Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği nimet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. O, İsrailoğulları'nın din alanında anlaşmazlığa düştükleri ve geçmiş peygamberlerin izlediği yolu anlamada farklı iddialar ileri sürdükleri bir dönemde gönderilmişti. Bunun hikmeti, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda gerçeği kendilerine göstermesi ve delillere dayanarak onları belli bir fikir üzerinde birleşmeye sevketmesiydi; nitekim içine düştükleri anlaşmazlık kendilerini bu neticeyi sağlayacak ve dolayısıyla doğruluğu sabit olacak birine muhtaç hale getirmişti. İşte bunun üzerine Resulullah (s.a.) ilahi bir nimet olarak nübüvvetle görevlendirilmişti. İsrailoğulları'nın kurtuluşu bu peygambere itaat etmeye bağlıydı.

      Nimetlerimi hatırlayın. Yani lütfettiğim nimetin şükrünü başkasına değil bana yöneltin. Sözü edilen ilahi beyandan maksat bu ise bu noktada İsrailoğulları ile diğer insanlar eşit durumda bulunur, çünkü nimetlere mazhar kılınan herkes Rabb'ine şükretmekle görevlidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, nimetin şükürle karşılanmasının emredilmesi onun dil ile ifade edilmesi değil, Allah'tan geldiğinin bilinmesini amaçlar, zira insanın, Allah'ın lütfettiği nimetlerin hepsine şükretmesi mümkün değildir; onun yapacağı şey bunlardan birine şükürle mukabele etmekten aciz olduğunu ömrü boyunca itiraf etmesinden ibarettir.

      Ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdim. Denildi ki İsrailoğulları yeryüzünde bulunan bütün canlılara şu yönlerden üstün kılınmıştır: Asıl madde açısından hayvanlara, peygamberler nesli olma açısından cinlere ve iman etmeleri açısından diğer insanlara. Onların herkese göre daha üstün kılınışı başka şekillerde de yorumlanabilir: Yukarıda değindiğimiz üzere peygamberlerin kendi nesillerinden gelmesi, düşmanlarının elinden kurtarılıp gözleri önünde onların helak edilmesi, denizin yarılıp kendilerinin geçmesi ve düşmanlarının burada boğulup kalması gibi; bu sonuncusu nimetlerin en büyüklerinden biridir: Düşmanının yok olduğunu göreceksin, sen ise ayrı bir yerde bulunup zarar görmeyeceksin.

      Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetleri ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi hatırlayın. Buradaki üstünlüğün İsrailoğulları'nın eski atalarına ait olması ihtimal dahilindedir.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette Mu'tezile'ye yönelik iki eleştiri vardır. Birincisi size lütfettiğim nimetleri hatırlayın beyanıdır. Mu'tezile'ye göre ise Allah'ın yaptığı her şey kendisi tarafından gerçekleştirilmesi gerekliydi, şayet başka türlü yapmış olsaydı zalim olmakla nitelenirdi. Cenab-ı Hakk'ın bir fiili terketmesiyle zalim olma sonucu doğacaksa o fiili yerine getirmesi kendisi için gerekli olur. Diğer yönden yapması imkan dahilinde bulunmayan bir fiili işleyen kimse bununla kimseye iyilikte bulunmuş sayılmaz. Şu halde Allah Teala'nın İsrailoğulları'na fazla olarak bazı özellikler verdiği, kendilerini bu özelliklerle mümtaz kıldığı ve Mu'tezile'nin zannettiği gibi bu imtiyazın, sıra dışı bir iltimas (kayırma) anlamına gelmediği, ayrıca bazı kimselere lütufta bulunmayışı da onların ileri sürdüğü gibi cimrilikten ötürü olmadığı ortaya çıkmıştır.

      İkincisi sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi; şayet Allah İsrailoğulları'na fazla bir lütufta bulunmasaydı onların diğer insanlardan üstün konumda tutulması bahis konusu edilemezdi. Şu halde kendilerine diğerlerine verilmeyen bir nimetin lütfedildiği kanıtlanmıştır. Halbuki Mu'tezile'nin ileri sürdüğü görüşlerden biri de şöyledir: Allah Teala'nın hiçbir kimseyi, kendi fiiliyle hak etmedikçe daha üstün bir konuma getirmesi mümkün değildir. Buna göre İsrailoğulları'nı herkese üstün konuma getiren Allah değil kendileridir. Şu halde ayette belirtildiği üzere Cenab-ı Hakk'ın İsrailoğulları'na lütufta bulunduğunu beyan etmesi nasıl mümkün olur? Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'ın İsrailoğulları'nı diğerlerine üstün kılması her şeyden önce dini açıdan gerçekleşmiştir. Şayet böyle olmasaydı üstün kılmaktan söz etmek imkan dahiline girmezdi. Bu husus ilahi beyanda yer aldığına göre Allah'ın dini alanda herkesi eşit tutmasının kendisi için gerekli olmadığı hususu kanıtlanmış oldu.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Benî (بَنِي)

        İbn Fâris, b-n-y kökünün asıl anlamının bina etmek, bir şeyin temelden yükselmesi, yapı kurmak ve aynı kökten türeyen "ibn" (oğul) kelimesinin de babanın varlığının üzerine bina edilen nesil manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın soyundan gelenleri, kan bağıyla birbirine bağlı olan neslin devamını ifade ettiğini aktarır.

        İsrâîl (إِسْرَائِيلَ)

        İbn Fâris, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, diğer dillerden geçmiş yabancı (A'cemî) bir özel isim olduğunu belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin Arapçalaştırılmış (muarreb) olduğunu, "İl" kelimesinin Allah, "İsra" kelimesinin kul anlamına gelip toplamda "Allah'ın kulu" manasını taşıdığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yisrael" isminden Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini, Kur'an'da belirli bir inanç topluluğunu niteleyen evrensel bir kimlik adı olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetin başındaki bu hitabın tekrarlanmasının, İsrailoğullarının teolojik hafızasına yönelik ısrarlı bir uyarı olduğunu; Yaratıcı'nın onları sıradan bir kavim olarak değil, doğrudan atalarının (Hz. Yakub'un) o kutlu ve itaatkar ismiyle çağırarak içlerindeki o "seçilmişlik ve sorumluluk" duygusunu ahlaki bir yüzleşme için harekete geçirdiğini analiz eder.

        Üzkürû (اذْكُرُوا)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün asıl anlamının bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak ve muhafaza etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikrin nisyânın (unutmanın) zıddı olduğunu; geçmişte yaşananları kalpte uyanık tutmak manasına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki hatırlama emrinin sıradan bir bilişsel eylem değil, İsrailoğullarının tarihsel süreçte içine düştükleri kibre ve nankörlüğe karşı, geçmişteki ilahi lütufları merkeze alan sarsıcı bir "teolojik hafıza tazelemesi" olduğunu vurgular.

        Ni'metî (نِعْمَتِيَ)

        İbn Fâris, n-a-m kökünün iyilik, refah, rahatlık ve insanın hayatını kolaylaştıran fayda manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insana lezzet veren, biyolojik ve ruhsal ihtiyaçlarını gideren maddi ve manevi ilahi lütuf olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, ayette nimetin Allah'a ("benim nimetim") izafe edilmesinin, insanın kendi çabasıyla elde ettiği başarıları (Mısır'dan çıkış, devlet kurma vb.) kendi kibriyle sahiplenmesini engelleyen; her türlü siyasi veya dini imtiyazın mutlak kaynağının Yaratıcı olduğunu ilan eden tevhid merkezli bir kavramsal inşa olduğunu detaylandırır.

        En'amtü (أَنْعَمْتُ)

        İbn Fâris, n-a-m kökünden türeyen bu fiilin birine ihsanda bulunmak, nimet vermek ve onu rahatlığa kavuşturmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, karşılıksız ve sırf lütuf olarak verilen bağış eylemi olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin birinci tekil şahıs ("ben nimet verdim") formunda olmasının, İsrailoğullarına bahşedilen o tarihi kurtuluşun, peygamberler silsilesinin ve kutsal kitapların hiçbir dünyevi otoritenin değil, doğrudan doğruya ilahi inayet elinin bir eseri olduğunu yüzlerine çarpan güçlü bir vurgu olduğunu belirtir.

        Faddaltüküm (فَضَّلْتُكُمْ)

        İbn Fâris, f-d-l kökünün asıl anlamının bir şeyin artması, fazlalık, diğerlerine göre bir artık değer taşıma ve lütuf manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tafdîl" eyleminin, birini veya bir nesneyi diğerinden varoluşsal, ilmi, manevi veya ahlaki bir meziyetle üstün kılmak, ona imtiyaz tanımak olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki bu üstün kılma (tafdîl) kavramının, Yahudilerin kendi metinlerindeki kayıtsız şartsız ve genetik "seçilmişlik" (ırksal üstünlük) felsefesini reddettiğini; buradaki üstünlüğün tarihi bir dönemde ilahi vahyi taşıma ve tebliğ etme misyonunun (emanetinin) onlara verilmesi şeklinde teolojik ve işlevsel bir seçilmişlik olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu çarpıcı ifadenin, ehl-i kitabın "biz Allah'ın seçkin kullarıyız" şeklindeki o kibirli inançlarına (am segulla) yönelik çok ince bir retorik (tehakküm) barındırdığını; "Evet, sizi üstün kılmıştım, ancak siz bu ağır liyakati taşıyamayıp ihanet ettiniz" şeklindeki o zımni tarihi çöküşü hatırlatan sarsıcı bir ahlaki uyarı olduğunu vurgular.

        Âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün alamet, nişan ve şüphe barındırmayan iz manasına geldiğini; âlem kelimesinin de Yaratıcısına alamet olan, O'nun varlığına işaret eden her türlü mahlukat (varlık türü) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, akıl sahibi varlıklar topluluğunu, devirleri, çağları ve milletleri ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramice'deki "alma" (çağ, ebediyet, bilinen dünya, nesiller) kelimesiyle olan ortak Sami kökenine değinerek, Geç Antik Çağ'da evrensel bir teolojik mefhum olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "âlemler" kavramının dönemin dini literatüründe genellikle yeryüzündeki farklı milletler (nations) ve çağdaş topluluklar manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "âlemlere üstün kıldım" ibaresindeki âlemlerden kastın tüm zamanlardaki bütün insanlar olmadığını; İsrailoğullarının kendi yaşadıkları tarihsel dönemdeki (özellikle Mısır ve Kenan diyarındaki) putperest çağdaş kavimlere nispetle, tevhid inancına ve ilahi vahye sahip olmaları yönüyle kazandıkları dönemsel bir üstünlük olduğunu, ayetin tarihsel bağlamıyla okunduğunda bunun mutlak bir ırk üstünlüğü safsatasına (etnosantrizme) dönüşmesinin Kur'an teolojisiyle bağdaşmayacağını detaylıca vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X