Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 34. Ayet

    وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse ebâ vestekbera vekâne mine-lkâfirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sonra biz meleklere, 'Adem'e secde edin' dedik. İblis dışında herkes secde etti. O ise diretti, büyüklük tasladı ve böylece kafirlerden oldu.

      İbn Cüreyc'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Meleklerin Ademe secdesi işaret yoluyla gerçekleşmiştir; kimseye yüzünü yere koymak suretiyle secde etmek meşru değildir. İbn Abbas'ın da (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Meleklerin secdesi ibadet secdesi değil selamlama secdesi idi. Katade ise şöyle demiştir: itaat Allah'a, secde ise hürmet konumunda Adem'e yönelik olmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İblis Melek mi Cin mi?

      İblis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun meleklerden olduğu, diğerleri ise olmadığı görüşünü belirtmiştir. Sonuncu kanaat Hasan-ı Basri ve Ebu Bekir el-Esamm'a ait olup fikirlerini birkaç şekilde ispat etmeye çalışmışlardır. Birincisi aziz ve celil olan Allah'ın, "Onlar kendilerine emredilenler hususunda Allah'a asi olmazlar" mealindeki beyanı ile meleklerin itaatkar olduklarını zikretmesidir. Cenab-ı Hak aynı konuda şöyle de buyurmuştur: "Melekler O'ndan önce konuşmazlar ve emrine göre hareket ederler", "O'na ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar ne de yorulurlar". Yüce Allah bu beyanlarında melekleri kendisine olan itaatleri ve emirlerini yerine getirmeleriyle nitelemiştir. Şayet Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytan onlardan olsaydı kendileriyle birlikte itaat ederdi. İkincisi şu ilahi beyandır: "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın''; halbuki melekler nurdan yaratılmıştır. Üçüncüsü, "O cinlerden idi" mealindeki ayettir. Cenab-ı Hak burada "meleklerdendi" dememiştir. işte bu ayetler iblis'in meleklerden olmadığını göstermektedir. Sözü edilen görüşü benimseyen Hasan-ı Basri "iblis dışında herkes secde etti" mealindeki ilahi beyan için şöyle demektedir: İstisna edilenin kendisinden istisna edilen şey (müstesna minh) türünden olmaması mümkündür, "Kıifeliler şu eve girdi ancak Medine halkından biri müstesna" örneğinde olduğu gibi, bu husus dil açısından imkan dahilinde bulunmaktadır. Ayette yer alan istisna ile secde emrinin orada bulunanların hepsine yönelik olduğuna istidlal edilebilir. Yani hem İblis'e hem meleklere secde emri verilmiştir. "Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin" mealindeki ayette olduğu gibi, bu ilahi beyandan hac menasiki içinde yer alan Arafat'ta vakfeden sonra Müzdelife'ye gitme (ifaza) emrinin bütün insanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. İblis'le ilgili mesele de bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allalitır.

      İblis'in meleklerden olduğu görüşünü benimseyenler ise şu izahı yapmaktadır: Gerek Kur'anöa gerekse önceki semavi kitaplarda birçok defa tekrar edilen kıssalarda İblis'in meleklerden olmadığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur'anöa yer alan muhtelif ayetlerde de onun meleklerden olmadığını kanıtlayan bir beyan mevcut değildir. "Onlar (melekler) emrettiği hususlarda Allah'a asi olmazlar ve kendilerine verilen talimatı yerine getirirler" mealindeki ayet de bunun için bir delil teşkil eder. İlke olarak meleklerden isyan ve Allah'a karşı çıkış hususu düşünülemeyecek olsaydı O'na itaatkar olup boyun eğişlerinin övgüye vesile edinilmesinin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, "Meleklerden biri, 'Ben de O'ndan başka bir tanrıyım' diyecek olursa onu cehennemle cezalandırırız" buyurmaktadır. Bir de biz meleklerin çeşitli yollarla imtihana tabi tutulduğunu zikretmiştik. Bir konuda imtihan edilen herkesin o noktada aykırı bir yol tutması mümkündür. "O, cinlerden idi (kane mine'l-cinni)" (كان من الجن) beyanına gelince, buradaki "kane" (كان) lafzı "sonraları cinlerden oldu, sare" (صار) manasına gelebilir. Şöyle de denilmiştir: Allah ayetteki cin kelimesinden melekleri kastetmiştir, melekler duyu ötesinde bulunduğundan cin diye isimlendirilmiştir, "Siz annelerinizin karnında gözlerden uzak (ecinne) (اجنة) durumunda iken" beyanında olduğu gibi. Hasan-ı Basri'nin melekler nurdan, İblis ise ateşten yaratılmıştır, biçimindeki sözüne gelince, aslında buradaki maric (مارج) ile nar (نار) aynı şeydir. Çünkü aziz ve celil olan Allah cinleri cann (جان) öz ateşten yarattığını haber vermiştir. Bir görüşe göre maric (مارج) ateşin alevi demektir. Şunu da söylemek gerekir ki gerek Kur'anöa gerek hadiste meleklerin başka bir şeyden değil de nurdan yaratıldığına dair herhangi bir beyan bulunmamaktadır.

      İblis'in Allah'a karşı isyankar ve nankör davranmasının sebepleri hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunun sebebi İblis üst konumda bulunan birinin aşağı tabakada bulunana secde etmesini hikmete uygun görmemiştir. Yine denildi ki İblis, Allah'ın verdiği secde emrini yerinde bulmamış, onu adalet ile bağdaşmayan bir zulüm olarak değerlendirmiş ve bu sebeple karşı çıkmıştır. Bir görüşe göre kibirlendiğinden boyun eğmek istememiş ve bu yolla emre muhalefet etmiştir. Yahut insanları yoldan çıkarmayı düşündüğünden karşı çıkmıştır. Diğer bir telakki ise şöyledir: Kendini Adem'den üstün görerek kibirlenmiş, bunu da, "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın'' demek suretiyle dile getirmiş ve itaat etmemiştir.

      Ve böylece kafirlerden oldu. Yani sonradan oldu. Şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi: "Geçmişteki uygulamalar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla siz evlenmeyin; artık bu iğrenç bir davranış halini aldı", "••• sonradan o (Bel'am b. Baıira) azgınlardan oldu". Bu ayetlerdeki "kane" (كان), "sare" (صار) anlamındadır. Bir de şöyle denilmiştir: İblis'in küfür yolunu tutacağı Allah'ın ezeli ilminde yer almıştı.

      Adem kıssasında Hz. Peygamber' in (s.a.) nübüvvetinin ispatı vardır, çünkü Resıilullah kıssayı Kur'an dışındaki semavi kitaplarda olduğu gibi anlatmıştır. Halbuki onun semavi din mensuplarına gidip geldiği yahut da onların dillerini bildiği sabit değildir. Buna rağmen Resıil-i Ekrem, bilenlerden hiçbirinin karşı fıkir beyan edemeyeceği şekilde konuyu haber vermiştir. Bundan amaçlanan hedeflerden biri Hz. Muhammed'in bu hususu Allah'tan aldığı vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır.

      Yine Adem kıssasında beşerin atası olan Hz. Adem'in (meleklerden) üstün olduğunun işareti vardır, çünkü Allah varlıkların aslına dair bilgi alma konusunda meleklerini Adem'e muhtaç kılmıştır. Bu bilgi ise her iyiliğin kendisine bağlı olduğu ve tabiattaki nesnelerin ancak bu sayede elverişli ve faydalı hale gelebildiği esas ilimdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Aynı ayet meleklerin ilahi imtihana tabi tutuluşuna iki şekilde ışık tutmaktadır. Birincisi hayra vesile olacak en değerli şeyin ilmini öğrenmiş olmalarıdır. Çünkü hazan öğrenme zahmetine katlanmadan kişiye bir şeyin bilgisi ilham edilebilir. Buna rağmen melekler bu bilgiyi tahsil etmekle emrolunmuşlardır, üstelik bir nevi tehdit anlamına gelen "haydi bana haber verin" üslubunu taşıyan bir emirle; aslında imtihan konumunda bulunmayan bir hitapta böyle bir üslubun kullanılması söz konusu değildir. Biz daha önce meleklerin imtihan edilme konumunda bulunduğunun delilini zikretmiştik. İkincisi Cenab-ı Hakk'ın meleklere secde etmelerini emretmesidir, öyle ki secde buyruğunu yerine getirmeyen İblis kafir olmuştur. Burada ayrıca Adem aleyhisselamın üstünlüğünün (tafdil) delili bulunmaktadır. Çünkü kendisi, Allanın yaratıklarının en hayırlısı olan meleklerin O'na ibadet etmelerine vesile kılınmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Secdenin Mahiyeti

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetten secdenin kendi başına bir ibadet olmadığı sonucu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yaratıklardan birine secde edilmesi caiz olduğu halde -nitekim biz meleklere, "Adem'e secde edin'' mealindeki ayetle Adem'e secde edilmesi emredilmiştir- Adem'e [ve dolayısıyla herhangi birine] ibadet emrinin verilmesi caiz değildir. ''.Allah" kelimesi ibadet edilen varlığın (mabud) adıdır, eğer herhangi birine secde etmek mümkün olsaydı Allah'tan başka varlıkların ilah (mabud) olmaları gerekirdi. Bunun delili Araplar'ın tapındıkları her şeye ilah demeleridir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Meleklerin Adem'e secde edişi boyun eğmek manasına gelebilir, "Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder", "Yıldızlar ve ağaçlar secde ederler" mealindeki ilahi beyanlarda olduğu gibi. Şayet secdeden kastedilen boyun eğiş ve yüceltme ise iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi Allah Teala, meleklere, kendisine has kıldığı bazı ilimlere vakıf olmakla üstün kıldığı Adem'e boyun eğmeyi ve tazimde bulunmayı emretmiştir. Aslında başkasına muhtaç olup kurtuluşunun çaresi onun elinde bulunan yahut da üstünlük ve faziletini idrak ettiği herkese yakışan şey tazimde bulunması, yüceltmesi ve ona boyun eğmesidir. İkincisi Cenab-ı Hak melekleri, itaatin statüsünü ortaya koyacak bir şekilde imtihana tabi tutmuştur. Zira konumu ve değeri yüksek olan birine itaat etmek kolay bir şey olup yaratıkların fıtratında mevcuttur. Fakat boyun eğmekle emredilen kişinin değerlendirmesine göre boyun eğilecek kimse kendisinden daha düşük mertebede olduğu veya benzeri bulunduğu, ya da aralarında büyük bir farklılığın oluşmadığı durumda öylesine itaat edip boyun eğme sınavının çetin olduğu ortadadır. İşte Allah melekleri bu şekilde imtihana tabi tutmuş ve sonunda O'na boyun eğip hakkını teslim edenle kendini büyük görüp kibirlenen -ki bu İblis'tir- birbirinden ayrılmıştır. Peygamberlere tabi olanlarla bundan kaçınanların genel konumu da buna benzemektedir. Bu ikincileri kaçınmaya sevkeden şey kendilerini büyük görmeleri ve onların uyan değil uyulan konumunda bulunduklarını zannetmeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi bundan gerçek anlamda secdenin kastedilmiş olmasıdır. Bu durumda secdenin yine iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi secdenin bir selamlama konumunda tutulması ve meleklerden bununla Adem'i selamlamaları istenmesidir. Bu, insan türünün atasının yüceltildiği ilk merhaledir. Nitekim cennette bütün müminlerin konumu böyle olacaktır: Şekilleri farklı olsa da melekler müminlerin yanına selamlama ve çeşitli hediyeler ile geleceklerdir. Secdenin bu manaya gelişinde onun haddizatında bir ibadet olmadığının açık delili vardır. Çünkü bu manada olmak üzere insanlara secde edilmesi emredilebildiği halde Allah'tan başkasına ibadetin emredilmesi mümkün değildir. Bu durumda Allah'tan başkasına secde etmek fiili bir görünüm olarak gerçekleşir, onun ibadet yönü ise Allah'a ait olur, tıpkı Allah'a yaklaşma niyetiyle yaratıklara iyiliğin yapılması gibi. Hz. Ya'küb'la oğullarının Yusuf aleyhisselama secde etmelerinin istenmesi de bu konumdadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      İkincisi secdenin Ademe yönelme manasında olmasıdır. Bu konumdaki secde gerçekte Allah'a aittir. Kabe'ye dönerek Allah'a secde etme gibi; bu secdede Allah'a tazim edilmesi, Kabe'nin de saygın görülerek diğer mekanlardan ayrı bir konumda tutulması söz konusudur. Ademe (a.s.) yönelik olarak meleklere emredilen secde de bir anlamda onun yüceltilmesi ve diğer insanlardan ayrı bir statüde tutulması demektir. Sonuç olarak Kabe'ye ve Hz. Adem'e yönelik olarak aslında Allah'a yapılan secdeler eşit durumda bulunur.

      Şunu da belirtmek gerekir ki İslam dininde yaratılmışlara secde etme hükmü Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu rivayete dayanılarak kaldırılmıştır (nesih): "fe-kad halle (فقد حل)" Bir insanın diğerine secde etmesi meşru olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim''. Bir de kötü insanların kendi ölçülerindeki büyüklerine ve Allah'tan başka taptıklarına secde etme geleneğine bağlı olarak ibadet statüsünde secde ediş secde edilene bir kulluk durumu arzeder ve onun üstün konumunu benimser. Böyle bir his ibadet edenlerin kalplerine yerleşir. Bu ise Allah'tan başka hiçbir kimseye sergilenemeyecek bir davranıştır. Gerçekte secde edilene ibadet mahiyeti taşımasa bile bu görünüm sebebiyle sözü edilen fiil yasaklanmıştır, tıpkı kendilerine gelebilecek çirkin durumlar sebebiyle bazı şeylerin yasaklanması gibi. Aslında yasaklanan bu şeylerin bizzat kendileri kötü değildir. Biraz önce bahis konusu edilen husus da bunun gibidir. Mesela Allah'tan başkasına tapan kimseyi onur kırıcı bir şekilde eleştirmemek gibi, çünkü bu durumda onun Allah'a yönelik edep dışı hareketlerinden endişe edilir. Ayrıca insan haddizatında Allah'a yakınlık özelliği taşımayan bazı fiillerle mükellef tutulur, ta ki yakınlık özelliği taşıyanlara ulaşmış olsun; hacca, cuma namazına ve benzeri bazı hususlara koşup gitmek gibi.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ilahi beyanda Sünnet'in Kitab'ı neshedebileceğine delalet vardır. Çünkü Hz. Adem'e secde kitap ile sabit olmuştur. Yusuf a yönelik secde de aynı durumdadır. Ancak daha sonra Resıilullah (s.a.) onu yasaklamış ve bu fiil haram kılınmıştır. Bu durum Sünnet'in Kitab'ı neshettiğini kanıtlamaktadır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        İbn Fâris, bu edatın geçmiş zamana işaret eden ve "o vakti, o anı hatırla" anlamı taşıyan bir zaman zarfı olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde bu zarfın, Kur'an'ın muhataplarını tarihsel veya kozmik bir sahnenin tam ortasına çekmek, zihinleri o büyük olayın yaşandığı (veya yaşanacağı) spesifik ana (yaratılış meclisine) kilitlemek için kullanılan güçlü bir edebi "sahne açılışı" (hatırlatma) işlevi gördüğünü kaydeder.

        Kulnâ (قُلْنَا)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünün "ses çıkarmak, bir iradeyi ve düşünceyi sözle ifade etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz/dedik) fiilinin birinci çoğul şahıs (Biz dedik) kipiyle gelmesinin, ilahi azameti ve otoriteyi temsil ettiğini açıklar. Allah'ın meleklerle konuşması, beşeri anlamda bir ses dalgası üretmekten ziyade, meleklerin idrakine mutlak bir emrin, sarsılmaz bir "ilahi fermanın" nüfuz ettirilmesidir. Karar verilmiş ve "söz" varlığa hükmetmek üzere söylenmiştir.

        Lil-Melâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)

        İbn Fâris, kelimenin "l-e-k" (lam, hemze, kef) kökünden geldiğini ve asıl anlamının "haber taşımak, elçilik yapmak ve ilahi bir görevi ifa etmek" olduğunu tespit eder.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin kökeni itibarıyla saf Arapça bir türetmeden ziyade, Sami dilleri havzasındaki "ortak melek tasavvuruna" dayandığını savunur. İbranicedeki "mal'âk" ve Süryanicedeki "mal'akâ" kelimelerinin Arapçalaşmış (müarreb) formu olduğunu kanıtlarıyla sunarak, Kur'an'ın bu kadim "ilahi haberci ve hizmetkâr" kavramını kendi tevhidi yaratılış anlatısına kusursuzca yerleştirdiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, meleklerin (saf nurani varlıkların) bu emre muhatap kılınmasını varlık hiyerarşisi açısından okur. Melekler, insanın potansiyelini (kan dökmesini) sorgulamış, ancak Âdem'in isimleri bilmesiyle (bilgi sınavıyla) entelektüel olarak mağlup olmuşlardı. Şimdi "meleklere" yöneltilen bu emir, bilgiye sahip olan aklın (insanın), sadece pasif itaat eden varlıklara (meleklere) olan ontolojik üstünlüğünün tescillenmesidir.

        Uscudû (اسْجُدُوا)

        İbn Fâris, "s-c-d" (sin, cim, dal) kökünün dildeki en temel anlamının "eğilmek, boyun eğmek, itaat etmek ve tevazu göstererek alçalmak" olduğunu belirtir. Fiziksel olarak başı yere koymak, bu içsel itaat duygusunun eyleme dönüşmüş nihai halidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "secde" kavramını dînî terminolojide ikiye ayırır: Birincisi, sadece Allah'a yapılan ve mutlak kulluk/ibadet bildiren "ubudiyet secdesi"; ikincisi ise birinin üstünlüğünü kabul etmeyi, ona saygı göstermeyi ve onu selamlamayı ifade eden "tahiyye ve tekrim (saygı) secdesi". Meleklerin Âdem'e secde etmesinin bir tapınma (şirk) değil, Allah'ın emrine itaat ederek Âdem'in "halifelik makamına" ve onun taşıdığı ilahi bilgiye (ilme) gösterilen ontolojik bir saygı duruşu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, secde eylemini felsefi bir boyutta tahlil eder. Meleklerin topraktan (çamurdan) yaratılmış bir varlığın önünde secdeye (yere) kapanması, ruhun ve nurun, ilahi bir nefha (ruh) taşıyan maddeye boyun eğişidir. Bu secde, Âdem'in şahsında tüm insanlığa verilmiş kozmik bir onur beratıdır; evrenin rasyonel güçleri (melekler), insan aklının ve iradesinin (hilafetin) önünde eğilmiştir.

        Li Âdeme (لِآدَمَ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin etimolojisi konusunda "toprağın yüzü" (edîmu'l-arz) anlamından gelen Arapça bir türetme olduğu yönündeki görüşleri aktarsa da; kelimenin aslında İbranice/Süryanice kökenli, dışarıdan Arapçaya geçmiş (müarreb) yabancı (a'cemî) bir özel isim olduğunu kabul etmenin dilbilimsel olarak daha tutarlı olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin doğrudan İbranice "adamah" (toprak) kökünden türeyen "Adam" (insan/ilk ata) kelimesinin Arapça telaffuzu olduğunu kanıtlar. Allah'ın melekleri secdeye çağırdığı varlık (Âdem), toprağın (madde aleminin) en üst düzey ürünüdür.

        Fe Secedû (فَسَجَدُوا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin başındaki "fâ" (fe) edatının "fâ-i ta'kibiyye" (hemen ardından gelen eylem) olduğunu belirtir. Melekler emri duyar duymaz, zerre kadar tereddüt etmeden, sorgulamadan ve geciktirmeden derhal secdeye kapanmışlardır. Bu hızlı eylem, meleklerin doğasındaki mutlak itaat, isyansızlık ve fıtri teslimiyet halinin (tesbihin) fiili bir ispatıdır.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ancak, müstesna, dışındakiler" anlamına gelen bu istisna edatının, evrensel itaatin (secdenin) içinde aniden beliren o tek, karanlık ve sarsıcı çatlağı (isyanı) işaretleyerek cümlenin dramatik yönünü aniden değiştirdiğini ifade eder.

        İblîse (إِبْلِيسَ)

        İbn Fâris, kelimenin saf Arapça bir kökten türediğini savunanların görüşünü aktarır: Buna göre "b-l-s" (be, lam, sin) kökü "hayırdan ümidini kesmek, derin bir üzüntü ve şaşkınlık içinde çaresiz kalmak" (iblâs) anlamına gelir. İblis, Allah'ın rahmetinden tamamen dışlandığı ve ebedi bir umutsuzluğa mahkum olduğu için bu ismi almıştır.

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça kökenli (müshtakk) olduğunu savunanların aksine, onun aslında gayr-i munsarif (Arapça olmayan yabancı bir özel isim) olduğuna dikkat çeker. Yabancı dilden Arapçaya transfer edilmiş (müarreb) kadim bir teolojik terim olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenine dair en net filolojik haritayı çizer. İblis kelimesinin Arapça "b-l-s" kökünden türetilme çabalarının sonradan uydurulmuş zorlama yorumlar olduğunu savunur. Kelimenin aslı, doğrudan Grekçe "diabolos" (iftiracı, şeytan) kelimesidir. Bu kelime Geç Antik Çağ'da Hristiyan Süryaniceye (diyâbülûs) geçmiş, oradan da başındaki "diya" hecesi aşınarak İslam öncesi Arapçaya "İblis" (diya-bolos -> bolos -> iblis) formunda yerleşmiştir. Kur'an, şeytanın bu yerleşik ismini (İblis) tevhidi anlatının baş isyancısı olarak yeniden tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin anlamsal boyutuna değinir. İblis, sadece emre karşı geldiği için değil, bu isyanı sebebiyle ilahi lütuftan (rahmetten) "ümidini tamamen kestiği" ve fıtratını karanlığa gömdüğü için İblis'tir.

        Ebâ (أَبَىٰ)

        İbn Fâris, "e-b-y" (hemze, be, ye) kökünün dilde "bir şeyi şiddetle reddetmek, kabul etmemek, yüz çevirmek, tiksinerek uzak durmak ve direnmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Eylemin kökünde, iradeli ve kararlı bir "hayır" deyiş yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâ" eylemini basit bir yapamama veya unutma halinden ayırır. İblis'in "ebâ" (diretti/yüz çevirdi) fiiliyle nitelenmesi, onun emri duymaması veya secdenin nasıl yapılacağını bilmemesi değil; ilahi emri tam olarak idrak etmesine rağmen, kendi hür iradesiyle, bilerek ve inatla secde etmeyi reddetmesidir. Bu, iradenin Tanrı'ya karşı açıkça silah çekmesidir.

        Dücane Cündioğlu, bu eylemi varoluşsal bir başkaldırı olarak tahlil eder. Melekler akılla ve itaatle secde ederken, İblis kendisine verilen o "seçme" yeteneğini kullanarak varlık tarihindeki ilk ontolojik "hayır"ı (ebâ) üretmiştir. Bu ret, evrenin o anki mutlak itaat kozmosunda açılan ilk ve en büyük ahlaki kaostur (yarıktır).

        Vestekbere (وَاسْتَكْبَرَ)

        İbn Fâris, "k-b-r" (kef, be, ra) kökünün dilde "büyüklük, yücelik ve yaşça veya makamca üstün olmak" anlamına geldiğini belirtir. "İstikbâr" (istef'ale babı), kişinin kendisinde gerçekte olmayan bir büyüklüğü (kibri) varmış gibi talep etmesi ve kendini olduğundan üstün görme çabasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, İblis'in isyanının anatomisini bu iki fiille (ebâ ve istekbere) açıklar. "Ebâ" (direnme) isyanın dışsal ve fiili yüzüdür; "istekbere" (kibirlenme) ise bu isyanı doğuran içsel ve psikolojik kökendir. İblis, kendisinin ateşten (nurdan/enerjiden), Âdem'in ise çamurdan yaratıldığını öne sürerek, Tanrı'nın emrini kendi sahte hiyerarşisiyle (kibriyle) yargılamış ve kendini Tanrı'nın hikmetinden daha "büyük" (müstekbir) görmüştür.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye ahlakındaki "istiğnâ" (kendi kendine yeterli olma ve kibir) duygusunu Kur'an'ın nasıl şeytani bir vasfa dönüştürdüğünü analiz eder. Bedevi kibri (kabilevi üstünlük taslama), İblis'in şahsında teolojik bir boyuta taşınır. İstikbâr; varlığın Tanrı karşısındaki haddini unutması, kendi doğasını (ateşi) mutlaklaştırarak Tanrı'nın "halife tayin etme" iradesine ontolojik bir şımarıklıkla kafa tutmasıdır. Kibir, İblis'in aklını kör eden asıl zehirdir.

        Ve Kâne (وَكَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" (kef, vav, nun) kökünden gelen bu yardımcı fiilin (idi / oldu) varoluş ve durum bildirdiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam geleneğinde bu kelimenin "idi" (geçmişten beri öyleydi) mi yoksa "sâra" (bu eyleminden sonra öyle oldu / o hale dönüştü) anlamında mı kullanıldığına dair tartışmalara yer verir. Bir yoruma göre İblis, ezelden beri ilahi bilgide kâfirlerin safındaydı (kâne); diğer yoruma göre ise, secde emrine kadar itaatkâr (meleklerin safında) görünse de, bu kibri ve reddedişi sebebiyle o an itibarıyla kâfirlerden "oldu" (dönüştü).

        Minel-Kâfirîn (مِنَ الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" olan asıl anlamını yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, İblis'in "kâfirlerden" (hakikati örtenlerden) sayılmasının kök nedenine iner. Onun küfrü, yaratıcıyı (Allah'ı) inkar etmek (ateizm) değildir; zira İblis Allah ile doğrudan diyalog kurmuş, O'nun gücünü bilmektedir. Onun küfrü (örtmesi), Allah'ın emrindeki hikmeti, Âdem'e verilen ilmi ve kendi varoluşsal haddini "kibri" yüzünden bilerek örtbas etmesi, bu gerçeği inatla reddetmesi (nankörlüğü) eylemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'daki "küfür" kavramının epistemolojik değil, ahlaki bir arıza olduğunu en güçlü şekilde bu kelime üzerinden kanıtlar. İblis olayında gördüğümüz üzere; Allah'ı "bilmek", melekleri "görmek" kişiyi mümin yapmaya yetmez. İblis tüm bunları biliyor ve görüyordu. Ancak emre "boyun eğmemek", Allah'ın hükmüne rıza göstermemek (istikbâr) onu mutlak bir "kâfir" yapmıştır. Bu kelime, dînî inkarın temelinde bilgisizliğin değil, "kibir ve itaat reddinin" yattığını ilan eden nihai ilahi mühürdür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X