ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi, kitap, takva, hidayet, bakara 2, rehber, muttaki, bakara suresi 2. ayet, kuran
-
Bu kitabın vahiy ürünü olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. O, takva sahipleri için bir yol göstericidir.
"Zalike'l-kitab (ذلك الكتاب)" Allah nezdindeki kitaba, yani levh-i mahfûza işaret ettiği için bu kitap anlamındadır. "O" mânasındaki zâlikenin (ذلك) "bu" anlamındaki haza (هذا) yerine kullanılması Arap dilinde geçerli ve yaygındır. Bir anlayışa göre buradaki zâlike (ذلك) gerçek anlamında olarak uzaktaki şeyleri göstermek için kullanılmış olup "o" anlamındadır. Buna göre sözü edilen kelime ile güvenilir yazıcı meleklerin ellerinde bulunan kitaba işaret edilmiştir.
Allah'tan geldiğinde şüphe bulunmayan vahiy ürünü. Bunun yorumunda bazı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bunları iki noktada toplamak mümkündür: Biri "Onun Allah katından gönderilmiş bir kitap olduğunda asla kuşkunuz olmasın". Bir de şöyle denilmiştir: "Onun emin ve güvenilir meleklerin elinde indirilmiş bulunduğunda asla şüphe yoktur".
Hüda (هدى) kavramıyla ilgili olarak iki yorum ileri sürülmüştür. Birinci yoruma göre hüda (هدى) açık seçik olmak demektir. Eğer hüda (هدى) ile anlatılmak istenen bu olsaydı takva sahibi olanla olmayan eşit konumda bulunurdu. İkincisi, hüdâ doğru yolu bulan ve gösteren, hüccet ve delil anlamındadır. Delilin mâna ve mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Râvendî şöyle demiştir: Delil, istidlâlin mevcudiyeti halinde vücut bulur. Çünkü o, istidlâlde bulunanın fiili olup bundan doğan bir sonuçtur; tıpkı "darbin (ضرب) (vurma), "dârıb"dan (ضارب) (vuran) oluşması gibi. Diğer âlimlere göre ise delil, kullanılmasa da kendi bağlamında bir delildir, ileri sürülmese de kesin bir kanıttır. Şu kadar var ki delil, onu kabullenip kullanan için geçerli olur. Binaenaleyh onu benimseyip kullanmayan için delil niteliği taşımaz, kendi özünde delil olsa bile. Aksine, onun için bir körlük ve şaşkınlık vesilesi teşkil eder. Bu hususa şu âyetler işaret etmektedir. "Bir sûre indirildiği zaman onların bir kısmı şöyle der: 'Bu hanginizin imanını arttırmıştır?' Şüphe yok ki sûre iman edenlerin inancını arttırır ve duydukları sevinci birbirlerine iletirler. Kalplerinde hastalık bulunanların ise inkârlarına inkâr katar. Onlar artık kâfır olarak ölürler".
Müttakiler için ifadesiyle ilgili olarak iki yorum ortaya konmuştur: Birincisi görmeden Allah'a iman ederler ve meselâ İsrâiloğulları'nın Hz. Mûsaya, "Biz Allahı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız" demeleri gibi eski ümmetlerin peygamberlerinden istedikleri şeyleri Resûlullah'tan talep etmezler. İkincisi Kur'ân'da yer alan gaybî gerçeklere, onun haber verdiği vad-vaîd, emir-nehiy, ölümden sonra diriliş, cennet-cehennem gibi hakikatlere inanırlar. Aslında iman gaybî gerçeklere olur, çünkü o, bir şeyin doğru ve gerçek olduğunu onaylamaktır (tasdik). Gerek onaylama (tasdik) gerekse yalanlama (tekzîb) verilen habere yönelik bulunur. Haber ise zaten müşahede edilenden değil duyu ile algılanamayan hususlara ilişkin olur.
Burada tefsirine girişilen âyet, bütün itaat ve ibadetlerin iman olduğu görüşünü benimseyenin iddiasını çürütmektedir. Çünkü, "Duyuları aşan âlemin varlığına inanırlar" ifadesiyle müttakileri, namaz kılmalarını ve zekât vermelerini henüz söz konusu etmeden iman vasfıyla nitelemiştir.
Yorumu Yorumla
-
Kitab (الكتاب)
İbn Fâris, k-t-b kökünün asıl anlamının iki şeyi birbirine katmak, toplamak ve bir araya getirmek olduğunu belirterek, harflerin birleştirilmesiyle anlamlı kelimeler oluştuğu için yazıya kitabet denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki yazılı olarak harfleri bir araya getirme anlamının zamanla dönüşerek doğrudan yazılı belgenin veya ilahi vahyin kendisine isim olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin muhtemelen Aramice veya Süryanice "kthaba" (k-t-b) kelimesinden ödünçlendiğini, bu dillerdeki Hıristiyan ve Yahudi literatüründe kutsal metin veya yazılı belge anlamında kullanılan terimin Arapçaya geçerek Kur'an'ın ilahi mesajını nitelemek için kullanıldığını ileri sürer. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın semantik dünyasında merkezi bir öneme sahip olduğunu, sözlü kültür geleneğinden gelen bir toplumda ilahi vahyin nesnelleşerek kalıcı ve otoriter bir metne dönüşümünü sembolize ettiğini vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ'daki kutsal yazı mefhumunun Arap kültürüne uyarlanmış bir formu olduğunu belirterek, bunun göksel bir arketipten yeryüzüne inen ve okunan bir metnin somutlaşmış hali olduğuna dikkat çeker. Gabriel Said Reynolds, "kitab" teriminin Kur'an'ın önceki tek tanrılı dinlerle kurduğu diyaloğun bir yansıması olduğunu ve İncil veya Tevrat için kullanılan kutsal metin konseptiyle aynı otoriteyi inşa etme amacı taşıdığını belirtir.
Rayb (ريب)
İbn Fâris, r-y-b kökünün asıl anlamının şüpheye düşmek, kalbe gelen kuşku ve bir şeyin doğruluğu hakkında tereddüt yaşamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin basit bir bilgisizlik değil, kalpte meydana gelen çalkantılı bir şüphe ve ızdırap hali olduğunu, kesin inancın zıddı olarak insanın ruhsal dünyasında yarattığı huzursuzluğu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın epistemolojik bağlamında hakikat karşısında duyulan güvensizlik ve inançsızlıktan kaynaklanan içsel bir tereddüt durumunu nitelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime kullanımındaki edebi ve psikolojik derinliğe işaret ederek, kelimenin salt akli bir şüpheyi değil, muhatabın iç dünyasını sarsan, kalp huzurunu bozan ağır bir psikolojik güvensizlik, zan ve vesvese durumunu yansıttığını vurgular.
Hüden (هدى)
İbn Fâris, h-d-y kökünün öne düşüp yol göstermek, birini varmak istediği yere ulaştırmak üzere rehberlik etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu rehberliğin kaba bir şekilde değil, lütuf, incelik ve şefkatle doğru yola iletmek manası taşıdığını, kelimenin hem yolu işaret etmeyi hem de o yolda yürümeyi sağlayacak ilahi yardımı kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kavramın Kur'an'ın ahlaki ve teolojik sisteminde dalalet (yolunu kaybetme, sapıklık) durumunun tam zıttı olduğunu, ilahi nurun insanı ahlaki karanlıktan çıkarıp varoluşsal bir aydınlığa ve doğru istikamete sevk etmesi şeklinde anlamsal bir yapıya sahip olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın insanın fıtratındaki ontolojik arayışa cevap veren ilahi bir aydınlatma olduğunu, kişiyi yaratılış gayesine uygun bir bilinç ve idrak düzeyine taşıyan varoluşsal bir rehberlik işlevi gördüğünü belirtir.
Müttekin (متقين)
İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi korumak, ona zarar verebilecek etkenlerden muhafaza etmek ve sakınmak anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin nefsi günahlardan, azabı gerektirecek eylemlerden korumak ve ilahi sınırlara riayet ederek kişisel bir ruhsal kalkan oluşturmak manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi Cahiliye döneminin pervasızlık, kibir ve sınır tanımazlık ahlakına karşı geliştirilen en temel Kur'ani erdem olduğunu belirterek, bunun Allah'a karşı duyulan derin bir saygı, korku ve ahlaki sorumluluk bilinciyle işleyen bir içsel otokontrol mekanizması olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, takva kavramının Arap kültüründeki tarihsel arka planına dikkat çekerek, aslen bedevilerin çölde yalınayak yürürken dikenlerden ve tehlikelerden sakınmak için gösterdikleri fiziksel teyakkuz ve dikkat halinin, Kur'an tarafından derin bir ahlaki, teolojik ve ruhsal duyarlılığa dönüştürüldüğünü vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla