اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bürûc Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
"Göklerin ve yerin mâliki olan Allah'a (inandıkları için). Allah her şeye şahittir."
Allah Teâlâ, göklerin ve yerin hükümranlığının kendisine ait olduğunu belirtti. Çünkü dostları ve dinin yardımcıları olan müminlerin öldürülmesi halinde kendisine bir eksiklik gelmeyeceğini insanlar bilsin istedi. Zira insanların tümü Allah’ın kullarıdır. Bir efendinin sahip olduğu köleler birbirlerini öldürdüğü zaman o efendiye bir zül ya da eksiklik arız olmaz, zül ve eksikliğin arız olabilmesi için onların köleleri dışında başkalarınca öldürülmesi gerekir. Mademki insanların tümü Allah’ın kullarıdır, bu durumda kullardan bir kısmının diğer bir kısmını öldürmesinde Rabb’e yönelik bir zül ya da mülküne dair bir kusur gerekmez. Allah her şeye şahittir. Yani bütün yapıp ettiklerini gözetler ve onlara karşılık neyi hak ediyorlarsa onu verir, hiçbir şey O’nun gözetiminden uzak değildir.
Yorum
-
Mülk (ملك)
İbn Fâris, m-l-k kökünün temel anlamının güç, sağlamlık, bir şeye sahip olma ve onun üzerinde mutlak tasarrufta bulunma yetkisi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin emir ve yasaklarla bir topluluk veya varlık alanı üzerinde otorite kurmak anlamına geldiğini, ayette göklerin ve yerin idaresinin yalnızca Allah'a ait olduğunu vurgulamak için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve politik dilinde mülk kavramının salt mülkiyetten ziyade mutlak ve rakipsiz ilahi egemenliği temsil ettiğini, bu bağlamda yeryüzündeki zalimlerin geçici ve aldatıcı güç iddialarına karşı evrensel ve kalıcı tek iktidar sahibini işaret ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal işlevine dikkat çekerek, müminlere zulmeden ve kendilerini yeryüzünün hakimi sanan zorbaların güç gösterisine karşı, asıl ve yıkılmaz otoritenin kime ait olduğunun ihtişamlı bir şekilde hatırlatıldığını aktarır.
Semavat (سماوات)
İbn Fâris, s-m-v kökünün temel anlamının yükseklik, yücelik ve üstte bulunma durumu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sema kelimesinin çoğulu olan bu formun, yeryüzünün üstünde yer alan tüm katmanları ve kozmik alemi nitelediğini, mülk kelimesiyle birlikte kullanıldığında ilahi otoritenin yukarıdan aşağıya tüm evreni kuşattığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin en temel ortak kelimelerinden biri olduğunu, İbranice ve Süryanicedeki şemaya formlarıyla yakın akrabalık taşıdığını ve dışarıdan alınmış bir kelime olmayıp Arapçanın kadim ve yerleşik köklerinden beslendiğini ifade eder.
Ard (أرض)
İbn Fâris, e-r-d kökünün temel anlamının bir şeyin alt kısmı, aşağısı ve zemin olduğunu, gökyüzünün zıddı olarak ayak basılan yeri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin göklerin karşısında yer alan ve üzerinde yaşam sürülen maddi alemi tanımladığını, ayette gökler ile birlikte zikredilerek evrenin bütünselliğinin ve ilahi mülkün sınır tanımazlığının vurgulandığını aktarır. Arthur Jeffery, bu kelimenin de tıpkı semavat gibi tüm Sami dillerinde ortak olduğunu, İbranicedeki eretz ve Aramicedeki ar'a kelimeleriyle aynı kökten gelerek Arapçaya köklü bir yapı olarak yerleştiğini belirtir.
Şey' (شيء)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün var olan, mevcudiyet kazanan ve hakkında bilgi sahibi olunabilen her türlü nesne veya durumu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Arapçada varlığı düşünülebilen ve isimlendirilebilen en genel kavram olduğunu, bu ayette ise büyük küçük, gizli açık her türlü eylemi ve varlığı kapsayacak şekilde mutlak bir genellik bildirdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık felsefesinde bu kelimenin sadece maddi nesneleri değil, zalimlerin işlediği suçlar ve müminlerin maruz kaldığı acılar dahil olmak üzere evrendeki tüm olay ve durumları kapsayan geniş bir ontolojik kategori olarak kullanıldığını analiz eder.
Şehid (شهيد)
İbn Fâris, ş-h-d kökünün asıl anlamının bir yerde bizzat hazır bulunmak, görmek ve kesin bilgiye sahip olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mübalağa formu taşıdığını, hiçbir şeyin kendi bilgisinden ve gözetiminden kaçamadığı mutlak tanık anlamına geldiğini, ayette Allah'ın her şeyi anbean müşahede ettiğini nitelemek üzere kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kurguyla kurduğu bağa dikkat çekerek, inananlara işkence eden zalimlerin büründükleri acımasız tanık rolüne karşılık, Allah'ın da onların yaptığı bu zulme ve yeryüzündeki her eyleme hakkıyla tanık olduğunu, bu durumun nihai adaletin mutlaka tecelli edeceğine dair güçlü bir teminat sunduğunu ifade eder.
Yorum
Yorum