اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
Onlar sabreden ve Allah’a dayanıp güvenen kimselerdir.
Onlar sabredenlerdir ve Allah’a dayanıp güvenen kimselerdir. Sabredenlerdir sözü şu mânaya gelebilir: Yani onlar memleketlerinden çıkıp hicret ettiler ve hicretin zorluğuna sabrettiler. Yine onlar çıkıp hicret etme ve rızık elde etmekte Rab’lerine dayanıp güvendiler. Veya ibadetler ve farzları yerine getirmeye sabredenler mânasına da gelebilir. Buradaki sabrın imanın bir ifadesi ve bundan kinâye olması da mümkündür. Yani iman eden ve Rab’lerine dayanıp güvenenler ve işlerini O’na havale edenler. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır”. Yani her mümin için.
Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Bu âyet Mekke’de Mekkeli müslümanların zayıf olanları hakkında inmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Eğer siz Mekke’de imanı izhar etmekte zorluk içindeyseniz, Medine toprakları geniştir. O halde orada açık bir şekilde sadece bana kulluk edin. Sonra orada ölmekte onları korkutmuş ve şöyle buyurmuştur: “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz”. Âhirette. Sonra onları nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: Onlar sabredenlerdir. Hicretin zorluklarına sabredenlerdir ve onlar hicretlerinde Allah’a güvenip dayanmaktadırlar. Onların bir kısmı Mekke’de şöyle diyordu: Ben nasıl Medine’ye hicret ederim, orada ne malım ne de geçinecek bir durum vardır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak söz konusu meselede onlara öğüt vermiştir.
Yorum
-
Saberû (صَبَرُوا)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "s-b-r" kökünün sözlükte bir şeyi hapsetmek, tutmak, engellemek ve nefsi tahammül edilmesi zor bir durum karşısında sükûnete mecbur bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Fıtri panik, acelecilik ve sızlanmanın (ceza') tam zıddıdır. Ayette bu fiilin geçmiş zaman kipiyle (saberû / sabrettiler) kullanılması, müminlerin Mekke'deki ağır baskı, işkence ve yersiz yurtsuz bırakılma (hicret) sürecinde gösterdikleri o somut, tarihsel ve bedensel direnişin artık başarıyla tamamlanmış ve ilahi sicile kaydedilmiş kesin bir eylem olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde sabır kavramının, nefsi akıl ve şeriatın gereklerine göre tutmak, fıtrata aykırı heveslerden alıkoymak olduğunu açıklar. Onların sabrı, pasif bir katlanma (kadercilik) değil; hakikati (imanı) korumak uğruna her türlü dünyevi kayba (ev, mal, vatan) rıza göstererek sergilenen yüksek ve aktif bir ahlaki duruştur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında sabır kavramının İslam öncesi (cahiliye) ahlakından İslam ahlakına geçişteki dönüşümünü inceler. Cahiliye toplumunda sabır, kabile savaşlarında intikam uğruna fiziksel acıya (yaralanmaya veya ölüme) dayanmak, bir "bedevi gururu" sergilemekti. Kur'an bu kavramı alır ve onu tamamen teolojik bir zemine oturtur. Müminlerin sabrı (saberû), kabile gururu için değil, Vâhid olan Allah'ın iradesine teslimiyet uğruna gösterilen sarsılmaz bir ruhsal ve varoluşsal direniştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik boyutunu çözümler. Sabır, insanın kendi iradesini, zamanın yıpratıcı etkisine ve dış dünyanın (müşrik baskısının) öğütücü zorbalığına karşı bilinçli olarak tahkim etmesidir. "Sabrettiler" fiili, insanın dünyevi ve bedensel darlıkları aşarak kendi varoluşsal bütünlüğünü (imanını) koruyabilme onurunun (direnişinin) adıdır.
Alâ Rabbihim (وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, terbiye etmek, ona sahip olmak ve bir nesneyi yavaş yavaş kemaline (yetkinliğine) ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. İnananların "kendi Rablerine" (rabbihim) yönelmeleri, Allah'ı sadece evrenin yaratıcısı (hâlık) olarak değil, kendi kişisel tarihlerini, hicretlerini ve rızıklarını her an şefkatle yöneten, koruyan ve geliştiren yegâne "Mürebbi" (sahip) olarak tanıdıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, rububiyet kavramının evrendeki sürekli, koruyucu ve geliştirici ilahi tasarruf olduğunu açıklar. Ayette "Onların Rabbi" tamlamasının kullanılması, müşriklerin sahte ve aciz ilahlarına karşılık, müminlerin sırtlarını dayadıkları otoritenin mutlak, diri ve onlarla bizzat ilgilenen sarsılmaz bir kudret (Rab) olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasının bağlamı haricinde kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak etimolojisine dikkat çeker. Aramice ve Süryanicedeki "rabb" (büyük, efendi, usta) kelimeleriyle aynı kökten beslenen bu terim, Kur'an'da yeryüzündeki tüm seküler efendilik (krallık/kabile reisliği) iddialarını iptal ederek, mutlak otoriteyi tek bir ilahi merkeze bağlar.
Gabriel Said Reynolds, "Rab" isminin bu ayetteki polemik işlevini inceler. Müşrikler, zor zamanlarda çeşitli putlardan veya kabile ittifaklarından (farklı rablardan/efendilerden) medet umarlardı. Müminlerin varoluşsal kriz anlarında sığındıkları tek mercinin "kendi Rableri" (rabbihim) olması, bu politeist (çok tanrılı) güven ağının bütünüyle reddedilmesi ve tevhidin eyleme (pratiğe) dönüştürülmesidir.
Yetevekkelûn (يَتَوَكَّلُونَ)
İbn Fâris, "v-k-l" kökünün sözlükte, bir işi başkasına havale etmek, ona güvenmek, kendi acziyetini kabul ederek işin yönetimini kendisinden daha güçlü ve yetkin olan birine (vekile) bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Ayette müminlerin "tevekkül etmeleri", kendi akıllarına, fiziksel dayanıklılıklarına (sabırlarına) veya dünyevi hiçbir sebebe güvenmeyip, hayatlarının nihai sonucunu bütünüyle Allah'ın tasarrufuna teslim etmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, tevekkül kavramının, kişinin kendi üzerine düşen tüm sorumlulukları yerine getirdikten sonra, kalbindeki her türlü endişeyi silerek sonucu "Vekil" olan Allah'a bağlaması olduğunu açıklar. Tevhidin en üst makamı olan bu eylem, dünyevi sebepler dairesinde yaşarken bile kalbin o sebeplerden ontolojik olarak tamamen bağımsızlaşmasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikolojik ve teolojik sisteminde tevekkül kavramını analiz eder. Tevekkül, cahiliye aklının "kendi gücüne tapınma" (istikbar) felsefesinin mutlak zıddıdır. İman edenler önce yurtlarını terk etmeyi ve işkenceyi göze aldılar (saberû); ancak bu eylemleriyle gururlanmadılar, aksine bu direnişin hemen ardından kendi hiçliklerini idrak ederek mutlak iradeye (Allah'a) yaslandılar (yetevekkelûn). Sabır eylemi insanidir, tevekkül ise o insani eylemi ilahi güvenceye bağlayan teolojik düğümdür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışındaki sözdizimsel değişimin (sentaksın) yarattığı retorik vurguya dikkat çeker. Arapça gramer kurallarına göre "yetevekkelûne alâ rabbihim" (Rablerine tevekkül ederler) denilmesi gerekirken, yönelme edatı öne alınarak "alâ rabbihim yetevekkelûn" (Ancak/Sadece Rablerine tevekkül ederler) şeklinde (hasr/kasr sanatı) kullanılmıştır. Bu yapı, müminlerin güven ve teslimiyet duydukları tek bir merkez olduğunu, Allah'ın dışında hiçbir otoriteye, paraya, kabileye veya statükoya zerre kadar ontolojik bir "güven" (tevekkül) duymadıklarını kesin bir dille ilan eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki sosyo-ekonomik karşılığına eğilir. İlk müslümanlar İslam'ı seçtiklerinde kabilelerinin korumasından, ticaret ağlarından ve rızık güvencelerinden bütünüyle mahrum bırakıldılar. Böyle bir varoluşsal kriz ortamında "tevekkül" eylemi, sadece kalpteki mistik bir duygu değil; Mekke oligarşisinin ekonomik ve sosyal tehditlerine karşı çekilmiş en büyük "bağımsızlık" bayrağıdır. "Bizim rızkımız ve güvenliğimiz sizin elinizde değil, sadece O'nun elindedir" felsefesinin eyleme dönüşmüş halidir.
Yorum
Yorum