Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 56. Ayet

    يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ ‘ibâdiye-lleżîne âmenû inne ardî vâsi’atun fe-iyyâye fa’budûn(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmakta sebat edin”

      İnancına Göre Yaşamak İmkânı Kalmayınca Hicret Etmenin Gerekliliği

      Ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmaktas sebat edin. Âyet-i kerîmede müjde ve uyarı vardır. Müjde benim arzım geniştir meâlindeki İlâhî beyandır. Cenâb-ı Hak, şu an bulundukları yerde olduğu gibi intikal edilecek ve yer değiştirecekleri mekânın da kendileri için geniş olduğunu vâdetmiştir. Uyarı ve sakındırma ise şu mânadadır: Benim arzım geniştir. Dolayısıyla bulunduğunuz yerde kalamayacaksınız.

      Ayrıca kendi yerlerinden başka yerlere hicret etme ve çıkış emri iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Söz konusu inkârcılardan dolayı kendi canlarına zarar gelmesinden korktukları için Allah’ın dinini izhar etmeye güç yetiremedikleri için bu yerden çıkıp buna güç yetirebilecekleri ve emri yerine getirebilecekleri topraklara hicret etmeleri kendilerine emredilmiştir.

      İkinci anlam da şudur: Dinlerini izhar etmeye güç yetirseler de kötülüğü değiştirme ve iyiliği emretme görevlerini yerine getiremiyorlardı. Bunun üzerine buradan çıkıp kötülüğün bulunmadığı yere veya kötülük olsa bile değiştirmeye ve emretmeye güç yetirebilecekleri bir yere hicret etmeleri emredilmiştir. Çünkü peygamberler dışındaki insanlar kötülüğü değiştirmezlerse bu durum onların kalplerine hafif gelir, kalpler buna meyleder ve bundan tatmin olurlar. Dolayısıyla insanlara böylesi bir yerden başka bir yere göç etmeleri emredilir ki kötülüğün çokluğu ve buna karşı çıkmamaları sebebiyle kalpleri bunu hoş görmesin. Peygamberlere gelince kötülüğü işitmeleri çok olsa da onların kalpleri buna meyletmez, buna karşı yumuşamaz ve bunu asla hoş görmez. Aksine buna karşı şiddet ve katılıkları artar, kalpleri bundan daha fazla uzaklaşır. Bundan dolayı peygamberlerle diğerlerinin durumu farklıdır. Veya şöyle de denilebilir: Peygamberlere memleketlerinden çıkıp hicret etmeleri emredilmez ve onlara bu hususta izin verilmez. Çünkü onlar inkârcıları ve kötülük yapanları Allah’ın dinine davet etmek üzere gönderilmişlerdir. Dolayısıyla başka yurtlarından çıkıp başka yere hicret etmelerine izin verilmesi mümkün değildir. Zira peygamberler onları Allah’ın dinine davet etmek üzere gönderilmiştir.

      Benim arzım geniştir. Bu beyan belirttiğimiz anlama gelir. Dinî hayatları selâmette olsun diye onlara hicret etmeleri emredilmiştir. Bu hususta mallarını, mesleklerini, akrabalarını ve destekçilerini bırakıp terkettikleri için başka yerde meydana gelebilecek geçim darlığı onları engellemez. Çünkü Cenâb-ı Hak dinlerine dair kaygılardan hareketle çıkıp gitmeleri durumunda onların genişlikle karşılaşacaklarını vâdetmiştir. Bu çerçevede Haşan-ı Basrî’den nakledildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Dini dolayısıyla bir yerden başka bir yere bir karış da olsa göç edip giden kimseye cennet vâcip olur. Atası İbrahim ve tâbi olduğu Hz. Muhammed ile haşrolunur”. Veya Hz. Peygamber buna benzer bir söz söylemiştir. Âyetin yorumuna dair seleften buna benzer rivayetler nakledilmiştir: “Günahlara çağrıldığınızda başka yere göç edip gidin. Zira Allah’ın arzı geniştir”. Âyetin yorumunda bazıları şöyle demiştir: Bir yerde günahlarla amel edildiğinde başka bir yere göç edip gidin. Zira benim arzım geniştir. Bu, belirtmiş olduğumuz şu mânadır: Onlara söz konusu yerden çıkıp hicret etmek emredildi ki onlar dinlerinde selâmette olsun. Cenâb-ı Hak onlara bolluk ve dünyada güzellikler vâdetmiştir. Âhirette ise bundan daha büyüğü vâdedilmiştir. Şu İlâhî beyanda belirtilen husus budur: “Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler!”. Cenâb-ı Hak bu ilâhı beyanda buyurmuştur: Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmakta sebat edin. Yani benim arzım geniştir. Eğer bir yerde bana kulluk yapmanız engellenirse oradan çıkıp başka bir yere göç edin; bana kulluk edin; başkasına kulluk etmeyin. Zira benim arzım geniştir. Dolayısıyla bana kulluk etmekten ve dinimi izhar etmekten engellendiğiniz yerde kalmakta mazeretiniz bulunmamaktadır. Bununla birlikte zayıf ve güçsüz olanlar bundan muaftır. Cenâb-ı Hak onları başka bir beyanda istisna etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır”. Cenâb-ı Hak, zayıf ve güçsüz olmalarından ötürü çıkıp hicret etmeyi terketmeleri, ötekilerin arasmda yaşamaya devam etmeleri, açıklamaya güç yetirememeleri halinde imanlarını gizleme ve gizlice ibadet etmelerinde onları mâzur kabul etmiştir. Fakat O, çıkıp göç etmeye güç yetirenleri ise mâzur kabul etmemiştir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        'İbâdiye (عِبَادِيَ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "a-b-d" kökünün sözlükte yumuşaklık, boyun eğmek, itaat etmek ve bütünüyle teslim olmak anlamına geldiğini belirtir. Sert ve yürünmesi zor olmayan düzlenmiş yola "tarîk-i mu'abbad" denilmesi bu fıtri uysallıktan gelir. Ayetteki "ibâd" kelimesi, insanın Yaratıcı karşısında kendi otonomisini (kibrini) sıfırlayarak O'nun mutlak otoritesine boyun eğmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde Kur'an'ın kelime kullanımındaki o hassas ayrımı inceler. Kur'an, köleler ve sıradan kullar için genellikle "abîd" çoğulunu kullanırken; kendi iradeleriyle ahlaki ve teolojik bir teslimiyet gösteren, Allah'ın değer verdiği şerefli kulları için "ibâd" çoğulunu tercih eder. Kelimenin sonuna eklenen birinci tekil şahıs zamiriyle (yâ mütekellim) "Benim kullarım" (ibâdiye) şeklinde kullanılması, eziyet gören müminleri ilahi koruma ve şefkat şemsiyesi altına alan, onları onurlandıran (izafet-i teşrif) doğrudan ve sıcak bir aidiyet ilanıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "abd" kavramını, cahiliye döneminin kibre dayalı kabilecilik (asabiyet) anlayışının yıkılışı olarak analiz eder. Bedevi arap, hiçbir otoriteye boyun eğmemekle övünürken; Kur'an, insanın ontolojik onurunun ancak evrenin mutlak hakimine karşı "abd" (kul) olmaktan, yani O'na sığınmaktan geçtiğini ilan eder. "Ey benim kullarım" hitabı, bu yeni tevhidi kimliğin varoluşsal mühürüdür.

        Ellezîne Âmenû (الَّذِينَ آمَنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün, korku ve şüphenin zıddı olarak sükûnet bulmak, güvenmek, kalbin bir şeye mutmain olması ve ihanetin/tehlikenin ortadan kalkması anlamına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının dille edilen kuru bir iddiadan ziyade, kişinin aklıyla ve kalbiyle hakikate ontolojik bir güven duyması olduğunu belirtir. Ayette "Ey iman eden kullarım" tamlamasının kullanılması; Mekke'deki ağır baskı, işkence ve yoksulluk şartları altında bile kalplerindeki o sarsılmaz "güven" (iman) duygusunu kaybetmeyen, ilahi otoriteye sadakatlerini koruyan o direnişçi zümreyi (sahabeyi) tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde ve sosyolojisinde "iman" kavramını "küfr" (inkar/nankörlük) kavramının zıddı olarak inceler. Bu ayetin nüzul bağlamında iman eylemi, sadece zihinsel bir kabul değil; putperest toplumun dayattığı ahlaksız statükoyu reddedip, her türlü dünyevi kaybı (evi, yurdu, ticareti terk etmeyi) göze alarak evrensel Hakikate bağlanmaktır. İman, burada yurdundan sürülmeyi göze alan bir devrimci eylemdir.

        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris, bu edatın Arapçada cümleye kesinlik, pekiştirme ve muhatabın zihnindeki her türlü şüpheyi ortadan kaldıran bir tekit (vurgu) kattığını belirtir. "Şüphesiz ki, muhakkak" anlamlarına gelen bu edat, ardından gelecek olan argümanın ve vaadin sıradan bir teselli değil, mutlak ve sarsılmaz bir ilahi yasa/gerçeklik olduğunu muhatabın (ve müşriklerin) zihnine kazır.

        Ardî (أَرْضِي)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün sözlükte, aşağıda olan, ayak basılan zemin, temel ve üzerinde yaşanılan mekan anlamına geldiğini aktarır. Yeryüzü (arz), insanın var olduğu ve sınandığı fiziki sahnedir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak geçmişine iner. İbranicedeki "eretz" ve Aramicedeki "arqa" (yeryüzü/toprak) kelimeleriyle aynı kökten gelen bu terimin, tüm Ortadoğu monoteizminde insanın geçici yurdunu tanımlayan evrensel bir mekansal kavram olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) sosyo-politik bağlamına dikkat çeker. Mekkeli müşriklerin baskısı altında inançlarını yaşayamaz hale gelen ilk Müslümanlar için Mekke, kutsal bir vatan olmaktan çıkmış, ontolojik ve fiziksel bir zindana dönüşmüştür. Yeryüzünün Allah'a nispet edilerek "Benim yeryüzüm/arzım" (ardî) şeklinde kullanılması, milliyetçi ve yerelci (kabile/Mekke merkezli) kutsallık algısını yıkarak; tevhidi yaşanabilir kılan her coğrafyayı ilahi ve meşru bir vatan ilan eder. Mekke putperestlerin tekelinde olabilir, ancak yeryüzünün mutlak mülkiyeti (ardî) sadece Allah'ındır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın mekansal (topografik) teolojisinde bu kelimenin işlevini analiz eder. Ayet, mekanı seküler bir toprak parçası olmaktan çıkarıp teolojik bir alana dönüştürür. Eğer bir toprak parçasında Allah'a kulluk edilemiyorsa, o toprağın hiçbir kutsiyeti kalmaz. "Arzım" vurgusu, müminlerin vatanseverlik duygularını (Mekke'ye bağlılıklarını), evrensel ilahi aidiyetin (hicretin) gerisine yerleştiren radikal bir paradigma değişimidir.

        Vâsi'atun (وَاسِعَةٌ)

        İbn Fâris, "v-s-a" kökünün sözlükte darlığın, sıkışmışlığın ve tıkanıklığın (dıyk) tam zıddı olarak; genişlik, ferahlık, kapasite, zenginlik ve içine alma gücü anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, vüs'at (genişlik) kavramının hem mekansal bir yayılımı hem de rızık, imkan ve psikolojik ferahlama boyutunu içerdiğini açıklar. Mekke sokakları müslümanlar için fiziksel ve sosyal olarak ne kadar "daralmış" olursa olsun, ilahi mülk (yeryüzü) mutlak anlamda "geniştir" (vâsi'atun). Bu kelime, yurdundan ayrılmaktan korkan müminlere yönelik devasa bir ontolojik garanti ve rızık teminatıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve psikolojik derinliğini çözümler. İnsan zihni, içinde bulunduğu şartların baskısıyla (zulümle) daraldığında, evrenin de daraldığını sanır (klostrofobi). Vâsi'atun kelimesi, kâfirin yarattığı bu suni darlığı ve kuşatmayı parçalayan felsefi bir çekiçtir. Sosyo-politik alan ne kadar daralırsa daralsın, Allah'ın varlık sahnesi (yeryüzü) sonsuz derecede geniştir. Mümin, kendi ontolojik darlığını Allah'ın mutlak genişliğiyle aşmaya (hicret etmeye) davet edilir.

        Fe-iyyâye (فَإِيَّايَ)

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde (beyanî tefsir) bu kelimedeki sözdizimsel değişimin (takdim/öne alma) retorik gücünü inceler. Normal bir Arapça cümlede "Bana kulluk edin" denilmesi gerekirken, "iyyâye" (ancak/sadece bana) ayrık zamirinin fiilden hemen önce getirilmesi (hasr/kasr sanatı), ibadetin ve otoritenin bütünüyle tek bir merkezde toplanmasını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında bu yapının bağlamına değinir. Başındaki "fe" (öyleyse / şu halde) edatı, yeryüzünün genişliği ile Allah'a duyulan saf kulluk arasındaki o sarsılmaz nedensellik bağını kurar. Madem yeryüzü geniştir ve başka yerlere gitme imkanınız vardır; "öyleyse/şu halde" dininizi yaşayamadığınız o dar mekanda müşriklere boyun eğmek için hiçbir mazeretiniz kalmamıştır. İbadet "sadece ve bütünüyle" (iyyâye) O'na tahsis edilmelidir.

        Fa'budûn (فَاعْبُدُونِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlük anlamı olan teslimiyet ve itaat eylemine tekrar döner. Ancak bu kez kelime isim (kullarım) olarak değil, doğrudan bir emir fiili (kulluk edin) olarak gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, ibadet eyleminin sevgi, korku ve mutlak itaatin birleştiği o en yüksek varoluşsal tevazu hali olduğunu belirtir. Fiilin sonundaki "nî" (bana) ekinin yâ harfinin düşürülerek sadece esreli bir nun harfiyle "fa'budûn" (fa'budûni yerine) şeklinde gelmesi, hem ayet sonlarındaki fonetik (ses) uyumunu sağlar hem de emrin aciliyetini, eylemin hızla ve tereddütsüzce yerine getirilmesi gerektiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışındaki eylemsel mesaja (hicret ve kulluk ilişkisine) dikkat çeker. Mekke'de kalıp zulme razı olmak ve inancını gizlemek, zımnen şirkin statükosuna boyun eğmek (kulluk etmek) demektir. "Sadece bana kulluk edin" emri, aslında "Hicret edin, o dar ve zalim şehri terk edin" emrinin teolojik kamuflajıdır. Dinin (ibadetin) özgürce yaşanmadığı bir coğrafyayı inanç uğruna terk etmek, bizzat "ibadetin" ta kendisidir. Yeryüzü, sadece ibadet edebilmek için "geniş" yaratılmıştır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X