Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 40. Ayet

    فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekullen eḣażnâ biżenbih(i)(s) feminhum men erselnâ ‘aleyhi hâsiben veminhum men eḣażet-hu-ssayhatu veminhum men ḣasefnâ bihi-l-arda veminhum men aġraknâ(c) vemâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Her birini günahından dolayı cezalandırdık; kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik, kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine gömdük, kimini sularda boğduk. Allah'ın muradı onlara kötülük etmek değildi, fakat onlar kendi kendilerine kötülük ediyorlardı.”

      Her birini günahından dolayı cezalandırdık; kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik. Yani taşlar. Bunlar Lût (a.s.) kavmidir. Hûd (a.s.) kavmi silip süpüren rüzgârla helâk edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu”. Ebû Muâza göre “hâsıb” (حاصب), Arap kullanımında içinde küçük çakıl taşları bulunan rüzgâr demektir. Kimini o korkunç ses yakaladı. Başına bu azap gelenler, Salih (a.s.) ve Şuayb’ın (a.s.) kavimleri ile yukarıda sözü edilenlerdir. Kimini yerin dibine gömdük. Bunlar da Kârun ve arkadaşlarıdır. Kimini sularda boğduk. Bunlar Nuh ve Firavun kavimleridir. Cenâb-ı Hak, Mekke ahalisine ve diğer inkârcılara bu zorba milletlerin yok edilmesini bildirdi. Bu haberler onlar için tevatür derecesine ulaştı ve bu haberlere ilişkin işaretler ve kalıntılar onlar için apaçık ortaya çıktı ki bulundukları durumdan vazgeçsinler ve ötekilerin peygamberlerine davrandıkları gibi kendi peygamberlerine davranmasınlar. Aksi durumda ötekilere azap edildiği gibi bunlara da azap edilecektir.

      Allah’ın muradı onlara kötülük etmek değildi. Onlara azap etmede. Fakat onlar kendi kendilerine kötülük ediyorlardı. Şöyle ki onlar peygamberleri yalanladılar, Allah’ın âyetlerine ve kesin delillerine karşı büyüklük tasladılar ve inatçılık ettiler. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Fekullen (فَكُلًّا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "k-l-l" kökünün sözlükte bir şeyi bütünüyle kuşatmak, çevrelemek, bir araya getirmek ve taçlandırmak (iklil) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki "küll" (hepsi/her biri) ifadesi, hiçbir suçlunun, kabilenin veya tiranın ilahi adaletin ağından kaçamadığını, ilahi kuşatmanın ve cezanın onları istisnasız bir şekilde bütünüyle kapsadığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde "küll" kavramının parçaların eksiksiz bir şekilde oluşturduğu bütünü tanımladığını açıklar. Nuh'tan Firavun'a kadar sayılan o devasa ve birbirinden farklı medeniyetlerin, ilahi yasa karşısında tek bir "bütün" (suçlular kategorisi) olarak eşitlendiğini ve ilahi adaletin bu bütünü eksiksiz bir şekilde kavradığını belirtir.

        Ehaznâ (أَخَذْنَا)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün aslının bir şeyi eliyle kavramak, sımsıkı tutmak, esir etmek ve aniden yakalamak olduğunu aktarır. Ayetteki "hepsini yakaladık/kavradık" fiili, bu güçlü medeniyetlerin sahip oldukları devasa orduların, zenginliklerin veya sağlam yapıların, ilahi müdahale anında onları bu mutlak "kavrayıştan" kurtaramadığını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" fiilinin ilahi azap bağlamında kullanıldığında, suçlunun her türlü kaçış yolunun bütünüyle kesildiği, hiçbir mazeretin işe yaramadığı o sarsılmaz ve kahredici kuşatmayı ifade ettiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel boyutunu çözümler. İnsanın yeryüzündeki kibri, kendini otonom (bağımsız) sanmasından kaynaklanır. İlahi iradenin onları "yakalaması" (ahz), insanın kendi gücüne dair kurduğu bu bağımsızlık yanılsamasının Mutlak Kudret tarafından tek bir hamleyle parçalanması ve insanın ontolojik hiçliğine (acziyetine) geri döndürülmesidir.

        Bi-zenbihî (بِذَنْبِهِ)

        İbn Fâris, "z-n-b" kökünün sözlükte kuyruk, bir şeyin arka kısmı ve peşinden gelmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Günaha "zenb" denilmesinin nedeni, bu eylemin tıpkı bir kuyruk gibi failinin peşini asla bırakmaması ve nihayetinde o eylemin yıkıcı sonucunun kişinin arkasından gelerek onu vurmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, zenb kavramının, ahlaki ve hukuki olarak çirkin olan ve cezası kişinin yakasına yapışan (onu takip eden) her türlü suç olduğunu açıklar. Ayette "her birini kendi günahı (zenbi) sebebiyle yakaladık" denilmesi, ilahi cezanın keyfi bir öfke patlaması olmadığını; doğrudan doğruya failin kendi ürettiği ve peşinden sürüklediği (kuyruğu olan) o suçun doğal ve zorunlu bir neticesi olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde günahın (zenb) mahiyetini inceler. Ona göre zenb, sadece dini bir kuralın ihlali değil, insanın kendi ontolojik zemininde yarattığı bir yırtılmadır. İlahi adalet, dışarıdan bir ceza icat etmez; sadece insanın işlediği o varoluşsal suçun (zenbin) meyvesini vererek kişinin kendi kendini yıkmasına müsaade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu ifadenin tarihsel nedenselliğine dikkat çeker. "Her birini günahıyla yakaladık" formülü, Kur'an'ın tarih felsefesindeki "sünnetullah" (ilahi yasa) prensibinin özetidir. Kur'an, medeniyetlerin çöküşünü tesadüfi ekolojik veya askeri felaketlere değil, bizzat o toplumların ısrarla işledikleri yapısal ve ahlaki "günahlara" (şirke, sömürüye, kibre) bağlayarak muazzam bir ahlaki nedensellik kurar.

        Hâsiben (حَاصِبًا)

        İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte küçük taşlar, çakıl, taş atmak ve şiddetli rüzgar anlamına geldiğini belirtir. Ayette Âd kavmine veya Lût kavmine gönderilen azabın bir türü olarak zikredilen "hâsıb", gökten veya yerden savrularak insanları helak eden o şiddetli taşlı fırtınayı/kasırgayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin, beraberinde çakıl taşları ve toz bulutları savuran yok edici bir rüzgar olduğunu açıklar. Bu ceza türü, fiziksel güçleriyle ve yüksek mimarileriyle övünen toplumların, yeryüzünün en küçük maddeleri (çakıl/kum) ve görünmez bir güç (rüzgar) tarafından paramparça edilmesindeki o teolojik ironiyi sergiler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki kullanımına eğilir. Geç Antik Çağ'ın apokaliptik (kıyamet) edebiyatında, Tanrı'nın günahkar milletleri gökten yağan taşlar ve ateşli fırtınalarla cezalandırmasının evrensel bir motif olduğunu ve Kur'an'ın bu ortak hafızadaki felaket terminolojisini (hâsıb) kullandığını belirtir.

        Es-Sayhatu (الصَّيْحَةُ)

        İbn Fâris, "s-y-h" kökünün aslının bir şeyi yarmak (örneğin bir kumaşı yırtmak), çatlamak ve çok şiddetli, delici bir ses (çığlık) çıkarmak olduğunu belirtir. Ayette Semûd veya Medyen kavmini yakalayan bu "sayha", sıradan bir gürültü değil, insan bedeninin ve ruhunun dayanma kapasitesini yırtıp geçen, kalpleri durduran o mutlak akustik (ses) felaketidir.

        Râgıb el-İsfahânî, sayha kavramının yeryüzündeki canlıları anında helak eden, gökten veya yerden gelen o dehşet verici, sarsıcı kozmik çığlık olduğunu ifade eder. Onların kibri ve taşkınlıkları, ilahi otoritenin tek bir "sesiyle" sükûnete ve cansız kütlelere dönüştürülmüştür.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik ve apokaliptik dilinde "sayha" (çığlık/ses) motifinin işlevini inceler. Bu kelime, dünyanın sonunu getiren sura üfleme (çağrı) konseptinin tarihsel bir ön izlemesidir (prefiguration). Tanrı'nın sesi sadece yaratıcı (Ol/Kün) değil, aynı zamanda günahkar düzenleri anında yıkan ve varlığı sağır eden (sayha) yıkıcı bir kudrettir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe akustik ceza motifine dikkat çeker. "Sayha", genellikle Cebrail'in korkunç nidası veya devasa bir sismik/volkanik patlamanın sesi olarak yorumlanır; bu cezanın özelliği, hiçbir fiziksel temas veya silah olmadan, sadece "sesin" oluşturduğu şok dalgasıyla tiranları dizüstü çökertmesidir.

        Hasefnâ (خَسَفْنَا)

        İbn Fâris, "h-s-f" kökünün sözlükte batmak, yeryüzünün yarılıp içine çökmesi, bir şeyin ışığını ve hacmini kaybederek görünmez olması (ay/güneş tutulması gibi) anlamlarına geldiğini aktarır. Kârûn'un "yere batırılması" (hasefnâ bihi'l-arda) eylemi, servetiyle övünüp yeryüzünde ağırlık taslayan bir muktedirin, bizzat o üzerinde yürüdüğü zemin tarafından yutularak varlık sahnesinden silinmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, hasf kavramının, yeryüzünün bir şeyi içine çekmesi ve üstünü örtmesi olduğunu açıklar. Kârûn, sahip olduğu hazinelerle (altın ve madenlerle) kibre kapılmıştı; ilahi adalet onu ve hazinelerini, o madenlerin asıl kaynağına (yerin dibine) iade ederek, onun yeryüzündeki sahte yüksekliğini (istikbarını) yerin en dibine (hasf) gömmüştür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu helak biçimindeki ontolojik tersyüz etmeye (reversal) dikkat çeker. Yeryüzü (arz), insanın üzerinde durduğu, barındığı ve sükûnet bulduğu sağlam bir zemindir. Ancak ilahi irade devreye girdiğinde, bu güvenlik alanı (zemin) aniden yarılıp bir mezara (hasf) dönüşür. İnsanın güvenli sandığı doğa, kibre karşı ilahi adaletin icra memuru olur.

        Ağraknâ (أَغْرَقْنَا)

        İbn Fâris, "ğ-r-k" kökünün temel anlamının suya batmak, nefessiz kalmak ve bir şeyin içinde tamamen boğulup kaybolmak olduğunu belirtir. Ayette "boğduklarımız" ifadesiyle kastedilen Firavun (veya Nuh kavmi), sahip oldukları sulak ve bereketli coğrafyaların (Nil'in) bizzat kendisi tarafından yutularak helak edilmişlerdir.

        Râgıb el-İsfahânî, ğark (boğulma) eyleminin, suyun insanın nefes yollarını ve hayat alanını bütünüyle kuşatıp iptal etmesi olduğunu açıklar. Firavun "Mısır'ın ve şu altımdan akan nehirlerin mülkü benim değil mi?" diyerek su üzerinden bir egemenlik kurmuştu; ilahi adalet, onu övündüğü o suyun içinde boğarak (ağraknâ) kibrinin sahteliğini tescillemiştir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın kıssa anlatımındaki su motifini inceler. Su, normalde yaratılışın, hayatın ve arınmanın kaynağıdır. Ancak ilahi adaletin tecellisinde, Mısır ordusunu yutan bir felakete dönüşür. Kur'an, Musa'nın sudan kurtarılması (bebekken) ile Firavun'un suda boğulması (ağraknâ) arasındaki o devasa teolojik ironiyi bu kelime üzerinden kurgular.

        Liyazlimehüm (لِيَظْلِمَهُمْ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükteki temel anlamının bir şeyi var olması gereken yerden başka bir yere koymak, hakkını eksiltmek ve karanlık (zulmet) olduğunu belirtir. Ayette "Allah onlara zulmedecek değildi" şeklinde (nefy/olumsuzluk olarak) kullanılan bu kavram, ilahi adaletin (hikmetin) varlık hiyerarşisinde hiçbir eşyayı veya insanı hak etmediği bir konuma (cezaya) haksız yere yerleştirmeyeceğini mutlak bir dille ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının adaletin zıddı olduğunu ve başkasının mülkünde haksız tasarrufta bulunmak (haddi aşmak) anlamına geldiğini açıklar. Allah mutlak malik (sahip) olduğu için ve eylemleri kusursuz bir nedenselliğe (suç-ceza dengesine) dayandığı için, O'nun gönderdiği bu korkunç felaketlerin (hasf, ğark, sayha) hiçbiri "zulüm" kategorisine girmez.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde bu cümlenin retorik dengesini inceler. Kur'an, bu devasa ve sarsıcı yıkım sahnelerini anlattıktan hemen sonra, okuyucunun zihninde uyanabilecek "Bu kadar ağır bir ceza haksızlık (zulüm) değil mi?" şeklindeki psikolojik ve teolojik şüpheyi, bu ifadeyle anında bloke eder. "Vemâ kâna-llâhu" (Allah... yapacak değildi) kalıbı, ilahi zatın zulümden ontolojik olarak münezzeh (uzak) olduğunu belirten en güçlü gramatikal formdur.

        Yazlimûn (يَظْلِمُونَ)

        İbn Fâris, aynı "z-l-m" kökünden türeyen bu fiilin, insanın kendi fıtratına, sınırlarına ve ahlaki sorumluluklarına karşı işlediği tecavüzü ifade ettiğini belirtir. Ayetin sonunda "Fakat onlar bizzat kendi kendilerine zulmediyorlardı" denilmesi, bütün bu şiddetli helakların asıl mimarının, kibre ve şirke saplanarak kendi varoluşsal zeminini yıkan insanın ta kendisi olduğunu ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın "kendi nefsine zulmetmesi" (zulmü'n-nefs) kavramını, aklı ve vicdanı devre dışı bırakarak ruhu şehvetin ve kibrin kölesi yapmak, böylece ebedi azabı kendi elleriyle hazırlamak olarak tanımlar. O kavimler gökten taş beklemediler; kendi işledikleri günahlarla bu taşı kendi üzerlerine bizzat kendileri çektiler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik (ahlak) felsefesinde bu ayetin merkezi konumunu çözer. Zulm, karanlık demektir. Allah insanı cezalandırarak onu karanlığa itmez; insan işlediği günahlarla (fısk ve istikbarla) kendi varlığını ontolojik bir karanlığa (zulme) boğar. İlahi azap, sadece insanın kendi kendine ördüğü bu karanlık kozanın mutlak ve kaçınılmaz bir yansımasıdır. İnsanın helakı, kendi elleriyle ürettiği zulmün otopsi raporudur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X