Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 25. Ayet

    وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۘ وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle innemâ-tteḣażtum min dûni(A)llâhi evśânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ(s) śümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba’dukum biba’din veyel’anu ba’dukum ba’dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(İbrahim) onlara şöyle demişti: 'Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lanetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır”

      İbrahim onlara şöyle demişti: Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, O, şöyle buyurmaktadır: Allah’ı bırakıp tapacak varlıklar olarak edindiğiniz ve ilâh olarak nitelediğiniz putlar, tapılacak varlıklar ve ilâhlar değillerdir. Bunlar ancak putlardır. Sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için. En doğrusunu Allah bilir ya, O, şöyle buyurmaktadır: Bu putları tapılacak varlıklar edinmeniz ve bu konuda birlikte hareket etmeniz, sırf dünya hayatına yönelik sevginizden dolayıdır. Bu davranış netice itibariyle bunlara yönelik bulunan ve devamlı olan bir sevgiden kaynaklanmamaktadır. Bilakis neticede düşmanlığa ve nefrete dönüşecektir. Bu, şu İlâhî beyanda bildirilen durumdur: Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lanetler yağdıracaksınız. Bazıları şöyle demiştir: Onlar birbirlerinden uzaklaşacak, birbirlerini tanımayacak ve birbirlerine lânet okuyacaklardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah’a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”. Bazıları şöyle demiştir: Kendisine uyulan kimseler uyan kişilerden uzaklaşacaktır. Şu İlâhî beyanlarda bildirildiği gibi: “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!”; “Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar”. Buna benzer başka âyetlerde söz konusu durum bildirilmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak onların hepsinin varacağı yerin cehennem olduğunu, Allah’ın azabına karşı onlara yardım edecek veya Allah’ın azabını onlardan giderecek bir destekçinin de olmayacağını bildirmiştir.

      O onlara şöyle demişti: Sırf aranızdaki sevgi için Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Bu İlâhî beyan hakkında farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir; Bu, İbrahim’in (a.s.) kavmine yönelik sözüdür. Tıpkı şu İlâhî beyanlar gibi: “Dedi ki: Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı". "Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” Bazıları şöyle demiştir; Bu, Resûlullah’m kavmine yönelik sözüdür. Bu beyanın her peygamberin putlara tapan kavmine yönelik sözü olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İttehaztüm (اتَّخَذْتُمْ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "e-h-z" kökünün, bir şeyi eliyle kavramak, tutmak, elde etmek ve benimsemek anlamına geldiğini belirtir. Ayette iftiâl babında (ittihaz) kullanılan bu fiil, basit ve anlık bir tutma eyleminden ziyade; şuurlu bir iradeyle, kasıtlı olarak bir şeyi seçip onu bir amaç, bir yol veya bir ilah olarak "edinmek" ve "benimsemek" anlamını taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde ittihaz eyleminin, kişinin bir nesneyi veya fikri kendi iç dünyasında özel bir statüye yerleştirmesi olduğunu açıklar. İnkârcıların putları "edinmeleri", onları sıradan taştan veya tahtadan ibaret nesneler olarak değil, hayatlarını yönlendiren ve onlara sığındıkları mutlak otoriteler (ilahlar) olarak zihnen ve kalben tasdik etmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sisteminde bu kelimeyi "şirk" kavramının eylemsel boyutu olarak analiz eder. Ona göre Allah'ın dışında birtakım putları "edinmek", insanın ontolojik hiyerarşiyi bozarak yaratılmış, sonlu ve aciz nesneleri yaratıcı makamına yükseltmesi; böylece kendi varoluşsal merkezini sahte temeller üzerine inşa etmesidir.

        Evsânen (أَوْثَانًا)

        İbn Fâris, "v-s-n" kökünün sözlükte bir yerde sabit kalmak, kımıldamamak ve donuk olmak anlamına geldiğini aktarır. Putlara "vesen" (çoğulu evsân) denilmesinin temel nedeni, onların iradesiz, cansız, hareketsiz ve kendilerine yöneltilen dualara veya ihtiyaçlara karşılık veremeyen statik nesneler olmalarıdır.

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu kelimenin Arapçadaki "sanem" (heykel) kelimesinden ayrıldığı noktaya dikkat çeker. Sanem daha çok belirli bir surete ve şekle sahip heykeller için kullanılırken; evsân, şekli olsun veya olmasın, taş, tahta veya herhangi bir madenden yapılarak kendisine tapınılan her türlü donuk nesneyi kapsayan daha geniş bir paganizm terimidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Sami dilleri havzasında inceleyerek, Güney Arabistan yazıtlarında ve Habeşçe (Ge'ez) lügatinde bu terimin İslam öncesi pagan tanrılarını tanımlamak için kullanıldığını belirtir. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, müşriklerin inanç sisteminin merkezindeki nesnelerin "cansızlık ve eylemsizlik" (vesen) özelliğini deşifre ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığına eğilir. Ayette bahsedilen "putlar", Mekke toplumunda sadece dini bir tapınma objesi değil; aynı zamanda kabilelerin siyasi gücünü, ekonomik çıkarlarını (hac ticareti) ve sosyal statükoyu temsil eden ideolojik sembollerdir.

        Meveddete (مَوَدَّةَ)

        İbn Fâris, "v-d-d" kökünün bir şeyi derinden sevmek, arzulamak ve temenni etmek anlamına geldiğini belirtir. Meveddet, sadece içsel ve pasif bir duygu değil; dışa vuran, taraflar arasında bağ kuran ve toplumsal bir dayanışma üreten aktif ve güçlü bir sevgi/muhabbet türüdür.

        Râgıb el-İsfahânî, meveddet kavramının sevginin eyleme dönüşmüş, iradi ve sadakat barındıran hali olduğunu açıklar. Ayette müşriklerin putları "aranızda bir meveddet (sevgi/bağ) olsun diye" edindikleri vurgulanır. Putlar, aslında Tanrı'ya ulaşmaktan ziyade, kabile üyelerini birbirine bağlayan, ortak ayinlerle toplumsal dayanışmayı ve "biz" hissini üreten birer sosyolojik tutkaldır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve felsefi ironisine dikkat çeker. İnsanın fıtratında var olan sevgi ve bağlanma ihtiyacının nihai hedefi, Mutlak Sevgi Kaynağı olan "El-Vedûd" (Allah) olmalıdır. Ancak insan bu ontolojik ihtiyacını saptırarak, geçici dünyevi düzenini korumak uğruna sevgi enerjisini (meveddetini) cansız putlara ve onlar üzerinden kendi kabile asabiyetine yönlendirerek büyük bir varoluşsal trajediye imza atar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında bu ifadenin, şirkin psikolojik ve toplumsal zeminini açıkladığını belirtir. İnsanlar, dünyada kurulu düzenlerinin bozulmaması, kabile liderlerinin gücenmemesi ve atalarının yolunda birleşmek için şirki bir "sosyal uyum ve dostluk" (meveddet) aracı olarak kullanmışlardır.

        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün, bir şeyin hem mekansal olarak yakın olması hem de değer bakımından alçak, düşük ve değersiz olması anlamlarını taşıdığını aktarır. Dünya hayatı, insanın duyularına en "yakın" olan; ancak ahiretin kalıcılığı ve yüceliği karşısında ontolojik olarak "en aşağı/düşük" seviyede bulunan varlık boyutudur.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ahiret (el-âhıratü) kelimesinin tam zıddı olarak konumlandığını belirtir. Müşriklerin putlar etrafında kurdukları "meveddet" (sevgi ve ittifak), sadece bu kısa, aldatıcı ve geçici (dünya) boyutuyla sınırlıdır; ölüm eşiği aşıldığında bu yapay sevgi bağlarının hiçbir hükmü kalmayacaktır.

        Patricia Crone, Kur'an'ın "dünya" kavramına getirdiği eleştiriyi tarihsel bir düzlemde analiz eder. Kur'an'ın hedef aldığı şey, Mekke oligarşisinin bütünüyle ticarete, şan şöhrete ve kabileci güç dengelerine dayalı, ölüm ötesini (ahireti) yok sayan o katı seküler (dünyevi) zihniyetidir. Putperestlik, bu seküler ve maddeci dünya düzenini meşrulaştıran dini bir kılıftan ibarettir.

        Yekfüru (يَكْفُرُ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve yok saymak olduğunu belirtir. Ayette bu kelime Allah'ı inkar etmek anlamından farklı bir boyutta kullanılır. Ahiret gününde müşriklerin birbirlerini "tekfir etmeleri" (yekfüru ba'duküm bi-ba'dın), dünyadaki o putperest ittifaklarını, sahte sevgilerini ve ortaklıklarını şiddetle reddetmeleri, birbirlerini tanımamazlıktan gelmeleri ve geçmişteki yoldaşlıklarının üzerini örtmeleri anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, ahiret sahnesindeki bu "küfür" eyleminin, dünyadaki şirkin ve asabiyetin iflası olduğunu açıklar. İlahi mahkemenin mutlak gerçekliği karşısında, liderler tabilerini, tabiler liderlerini; tapanlar putları, putlar da tapanları reddederek aralarındaki tüm sahte ontolojik ve sosyolojik bağları inkar edeceklerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında küfür kavramının bu eskatolojik (ahirete dair) dönüşümünü inceler. Dünyada ilahi hakikate karşı "küfür" (inkar ve örtbas) eyleminde birleşen müşrikler, ahirette azabı gördüklerinde bu kez birbirlerine karşı "küfür" (reddetme ve nankörlük) eylemine girişeceklerdir. Dünyadaki yapay "meveddet", ahirette mutlak bir ihanete ve yalıtılmışlığa dönüşür.

        Yel'anü (وَيَلْعَنُ)

        İbn Fâris, "l-a-n" kökünün sözlükte birini uzaklaştırmak, kovmak, dışlamak ve nefretle sürüp çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Ahirette müşriklerin birbirlerini "lanetlemeleri", sadece sözlü bir beddua değil; birbirlerinin ilahi rahmetten ebediyen uzaklaştırılmasını, kahrolmasını ve yok olmasını dileyecek kadar büyük bir öfke ve düşmanlık patlamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, lanet kavramının Allah'a nispet edildiğinde "rahmetten tamamen koparılmak", insanlara nispet edildiğinde ise "sövmek, nefret kusmak ve felaket dilemek" olduğunu açıklar. Dünyada putlar etrafında sahte bir "sevgi" (meveddet) üreten zihniyet, cehennemin kıyısında birbirine en ağır bedduaları (laneti) savuran kaotik bir düşman sürüsüne dönüşür.

        Gabriel Said Reynolds, "karşılıklı lanetleşme" motifini Geç Antik Çağ'ın apokaliptik (kıyamet ve son an) edebiyatı çerçevesinde analiz eder. Hristiyan ve Yahudi eskatolojisinde de cehennem ehlinin birbirini suçlaması yaygın bir temadır. Kur'an, bu motifi kullanarak şirkin üzerine bina edilen toplumsal sözleşmelerin ne denli çürük olduğunu ve nihayetinde varacağı yerin mutlak bir ontolojik nefret (lanet) olduğunu sarsıcı bir dille ortaya koyar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Lanetleşme, müşrik aklın hesap gününde yaşadığı ağır travmanın ve çöküşün dışavurumudur. Kendi iradeleriyle saptıklarını kabullenemeyen insanlar, faturayı dünyadaki suç ortaklarına keserek onları "lanetler" ve bu yolla kendi vicdani sorumluluklarından (nafile bir şekilde) kaçmaya çalışırlar.

        Me'vâkümü (وَمَأْوَاكُمُ)

        İbn Fâris, "e-v-y" kökünün, birine katılmak, ona sığınmak, geceleri barınmak için bir yuvaya/mekana dönmek ve yerleşmek anlamlarına geldiğini aktarır. Me'vâ, insanın tehlikelerden kaçıp huzur bulmak ve barınmak için sığındığı o nihai ikametgahtır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'daki ironik ve trajik kullanımına dikkat çeker. Normalde me'vâ, korunaklı ve güvenli bir limandır. Ancak müşriklerin sığındıkları, barınacakları ve ebediyen kalacakları yuvalarının "Ateş" (Nâr) olarak isimlendirilmesi, onların dünyada putlara "sığınarak" kurdukları o sahte güvenlik hissinin ahirette nasıl bir azap mekanına dönüştüğünü gösteren derin bir edebi sanattır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik dilinde "me'vâ" kelimesinin eskatolojik bir tersyüz etme (reversal) işlevi gördüğünü inceler. İnsan fıtratı rahmete ve güvenliğe sığınmak isterken; dünyevi çıkarları için şirki seçenlerin "sığınağının/yuvasının" cehennem olması, eylemlerinin kendi fıtratlarına hazırladığı trajik ve kaçınılmaz ontolojik sondur.

        En-Nâru (النَّارُ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün temelinde hem aydınlanmak, ışık saçmak hem de yakmak, kavurmak ve yok etmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. "Nâr", fiziksel dünyadaki ateşin ötesinde, günahkarların ontolojik varlığını sarmalayan, onları yakan ve tahrip eden o mutlak ilahi ceza mekanizmasıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki geçmişine odaklanarak, İbranicedeki "nur" ve özellikle Arami/Süryani dillerindeki "nura" kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ dini lügatinde bu terimin, basit bir ateşten ziyade Tanrı'nın yargı gününde tecelli edecek olan o arındırıcı ve cezalandırıcı "eskatolojik ateşi" (cehennemi) ifade eden ortak bir kavram olduğunu inceler.

        Yorum

        İşleniyor...
        X