Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 24. Ayet

    فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ اَوْ حَرِّقُوهُ فَاَنْجٰيهُ اللّٰهُ مِنَ النَّارِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Femâ kâne cevâbe kavmihi illâ en kâlû-ktulûhu ev harrikûhu feencâhu(A)llâhu mine-nnâr(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Kavminin (İbrahim’e) cevabı, 'onu öldürün ya da yakın!’ demekten ibaret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. İşte bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır.”

      Kavminin (İbrahim’e) cevabı, ‘onu öldürün ya da yakın!’ demekten ibaret oldu. “Kavminin cevabı şöyle şöyle demekten ibaret oldu” sözü bütün vakitlerde ve bütün meclislerde olmamıştır. Bilakis bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Kavminin cevabı bir mecliste şöyle şöyle demekten ibaret oldu.

      Kavminin cevabı şunu demekten ibaret oldu meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür; Yani kavminin son cevabı ‘onu öldürün ya da yakın!’ demekten ibaret oldu. Yoksa onlardan cevap olarak sadece belirttikleri sözün olması mümkün değildir. Bilakis bunun dışında da cevapları vardır. Fakat bizim açıkladığımız şekilde olması mümkündür. Şöyle ki kavminin bir meclisteki cevabı “onu öldürün ya da yakın” demek oldu. Diğer yoruma göre ise mâna şöyledir; Kavminin son cevabı “onu öldürün ya da yakın” demekten ibaret oldu. Bu, şu İlâhî beyana dair belirttiğimiz yorumdur: “Kavminin tek cevabı şu oldu; Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah’ın azabını getir de görelim!”. Onların tek cevabının bu olması muhtemel değildir. Fakat mâna bizim açıkladığımız gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ama Allah onu ateşten kurtardı. Kavmi onu ateşe attığmda. İşte bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. Cenâb-ı Hak burada ‘ayetler’den bahsetmiştir. Bu sûrenin başından sonuna kadar bahsettiği âyetlerin kimden bahsediyorsa ona dair olması mümkündür. Bir diğer yoruma göre bahsettiği hususların müminlere has olması da mümkündür. Fakat hiçbir şey yoktur ki içinde bir yönden delil (âyet) olmasın: Allah’ın birliğine delil, ulûhiyete ilişkin delil, Allah’ın ilmine, hikmetine, düzenine ve yeniden yaratmasına dair delil. Bunların tümü delillerdir (âyetler). İnanan bir topluluk için. Müminler için âyetlerden bahsedilmesi konusu iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak onlar için âyetler kavrammı bildirmiştir. Çünkü bundan faydalananlar inkâr edenler değil, onlardır. İkinci yorum şudur: Bunlar, müminler için yalanlayanlara ve inkâr edenlere karşı âyetlerdir. Yani onlar için ötekilere karşı kesin delillerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimizdir”. En doğrusunu Allah bilir.

      Kavminin cevabı şöyle demekten ibaret oldu. Bu beyan İbrahim (a.s.) kıssasıyla bağlantılıdır ve o kıssaya dönmektedir. Bu, daha önce geçtiği üzere İbrahim’in (a.s.) onları şöyle diyerek davet etmesidir: “İbrahim’i de (resul olarak gönderdik). Kavmine şöyle demişti; “Allah’a kulluk edin ve O’na itaatsizlikten sakının. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cevâbe (جَوَابَ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "c-v-b" kökünün temel anlamının bir şeyi yarmak, delmek, mesafeyi aşıp geçmek ve karşılık vermek olduğunu belirtir. Soru soranın sessizliğini veya beklentisini "yarıp geçtiği" için verilen karşılığa "cevap" denilmiştir. Ayette İbrahim'in rasyonel ve teolojik davetine karşı kavmin verdiği bu "cevap", entelektüel bir argümandan ziyade, şiddet ve yok etme güdüsünü yansıtan pratik ve vahşi bir karşılıktır.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde cevap kavramının, kendisine yöneltilen bir kelama karşılık olarak sözü iade etmek olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin kullanımı, kavmin İbrahim'in tevhid argümanları karşısındaki felsefi ve akli iflasını (cevap veremeyişini) ironik bir biçimde ortaya koyar; zira onların tek "cevabı" kaba kuvvet ve şiddettir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Mekke'de de putperest elitlerin, Kur'an'ın getirdiği rasyonel eleştirilere mantıklı bir cevap (argüman) üretemediklerinde doğrudan fiziksel şiddete, suikasta veya boykota başvurduklarını; İbrahim'in kavminin bu tutumunun, tüm şirk toplumlarının hakikat karşısındaki tipik ve zorba "cevap" refleksini temsil ettiğini ifade eder.

        Uktulûhü (اقْتُلُوهُ)

        İbn Fâris, "k-t-l" kökünün sözlükte birini alçaltmak, zelil kılmak, boyun eğdirmek ve canını alarak varlığını ortadan kaldırmak anlamlarına geldiğini aktarır. Ayetteki emir kipi, kavmin İbrahim'i sadece susturmak değil, onun taşıdığı tevhidi mesajla birlikte ontolojik varlığını da yeryüzünden tamamen silme (imha etme) kararlılığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, katl eyleminin, ruhun bedenden zorla ve şiddet kullanılarak ayrılması, canlının yapısal bütünlüğünün bozulması olduğunu belirtir. Kavmin "onu öldürün" şeklindeki ortak kararı, hakikatin ışığına tahammül edemeyen batılın, kendi varlığını koruyabilmek için hissettiği o devasa ontolojik paniğin ve yok etme zorunluluğunun dışavurumudur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "öldürme" fiilini, küfrün (hakikati örtmenin) ulaşabileceği en uç, en pratik ve en saldırgan nokta olarak analiz eder. İnkarcılar, zihinsel olarak örtemedikleri ve yenemedikleri ilahi mesajı, elçinin bedenini fiziksel olarak ortadan kaldırarak (katl) yenebileceklerini sanan derin bir felsefi yanılgı içindedirler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ayetteki kıssa kurgusunu, Geç Antik Çağ'daki Yahudi Midraş (tefsir) gelenekleriyle karşılaştırmalı olarak inceler. Tevrat'ta doğrudan yer almayan ancak Yahudi sözlü geleneğinde (örneğin Tekvin Rabbah'ta) bulunan Nemrut ve İbrahim'in ateşe atılma hikayesinin, Kur'an'da detaylardan arındırılarak bütünüyle tevhid ve şirkin o saf, keskin ve ölümcül çatışmasını (polemiğini) vurgulayan bir teolojik öze indirgendiğini belirtir.

        Harrikûhü (حَرِّقُوهُ)

        İbn Fâris, "h-r-k" kökünün aslının bir şeyi başka bir şeye sürtmek, törpülemek ve ateşle yakıp kül etmek olduğunu belirtir. Fiilin ayette tef'îl babında (şeddeli olarak) gelmesi, eylemin şiddetini, kasıtlılığını ve abartısını (mübalağa) gösterir; yani "onu sıradan bir şekilde öldürmeyin, cayır cayır, feci şekilde yakın" anlamını taşıyan, öfke ve nefret dolu bir infaz talebidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında bu emrin, kavmin İbrahim'e duyduğu kinin büyüklüğünü gösterdiğini aktarır. Alelade bir idam yerine "yakma" cezasının seçilmesi, bu infazı toplumsal bir gösteriye (ritüele) dönüştürmek, putların intikamını aldıklarını ilan etmek ve gelecekteki olası monoteist (muvahhit) isyanları mutlak bir terörle bastırmak amacını güder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve felsefi zıtlıklarına eğilir. Ateş (nâr), dünyevi otoritenin, şiddetin ve yakıp yıkmanın sembolüdür. Müşrikler kendi icat ettikleri bu en yok edici gücü (ateşi), Mutlak Varlık'ın elçisini yok etmek için kullanırlar. Ancak bu eylem, varlık hiyerarşisinin en altındaki maddi bir elementin, en üstteki ilahi iradeyi alt etmeye çalışması gibi trajikomik ve ontolojik olarak imkansız bir çabadır.

        Encehü (فَأَنْجَاهُ)

        İbn Fâris, "n-c-v" kökünün, etrafı sularla veya tehlikelerle çevriliyken yüksek, güvenli bir tepeye (necd) çıkmak, gizlice sıyrılmak ve mutlak bir yıkımdan kurtulmak anlamına geldiğini belirtir. Ayette "Allah onu kurtardı" şeklindeki doğrudan ilahi fail vurgusu, İbrahim'in kurtuluşunun hiçbir beşeri stratejiye, doğa yasasına veya tesadüfe değil, bütünüyle Allah'ın evrene ve ateşe doğrudan müdahalesine (inayetine) dayandığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "necat" kavramının her türlü darlıktan, ölümcül beladan ve sıkıntıdan selamet alanına çıkış olduğunu açıklar. İbrahim'in kurtuluşu, ilahi otoritenin, kâfirlerin en kesin ve ölümcül planlarını bile anında boşa çıkarabileceğini gösteren varoluşsal bir "ferahlık" ve teolojik bir zaferdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın eylem felsefesinde "necat" (kurtarma) fiilinin, tevhid mücadelesi verenlere yönelik en büyük ilahi garantörlük olduğunu belirtir. Tüm dünyevi sebeplerin (ateşin yakıcılığının) aleyhte olduğu o sıfır noktasında, Allah'ın müdahale ederek elçisini kurtarması, hakkın batıla karşı evrensel ve ontolojik üstünlüğünün sarsılmaz bir kanıtıdır.

        En-Nâri (النَّارِ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün temelinde aydınlanmak, ışık (nur) saçmak ve aynı zamanda yakan, kavuran unsur (ateş) olmak yattığını aktarır. Ayette nâr, fiziksel bir yok edici güç olarak müşriklerin silahıdır; ancak ilahi emirle bu yakıcı doğası iptal edilerek, İbrahim için serin ve selametli bir mekana dönüştürülmüştür.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki etimolojik geçmişine odaklanarak, İbranicedeki "nur" ve Arami/Süryani dillerindeki "nura" (ateş, alev, cehennem) kelimeleriyle aynı kökten geldiğini belirtir. Geç Antik Çağ dini hafızasında bu kelime, hem dünyevi bir cezalandırma aracı hem de eskatolojik (ahirete dair) ilahi gazabın nihai sembolü olarak yer alır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik dilinde bu kelimenin çift yönlü bir okumaya (semiyotik bir göstergeye) sahip olduğunu inceler. İbrahim'in atıldığı bu dünyevi "ateş" (nâr), aslında muhatap olan müşriklere gelecekte kendilerini bekleyen o asıl ve ebedi "eskatolojik ateşi" (cehennemi) hatırlatan pedagojik bir metafordur. Onların yaktığı ateş elçiye zarar verememiştir, ancak ilahi adaletin ateşi onları mutlak surette yakacaktır.

        Âyâtin (لَآيَاتٍ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün açık işaret, dikkat çeken nişan ve bir şeyi diğerinden ayıran kesin alamet anlamına geldiğini belirtir. İbrahim'in ateşten yanmadan çıkması olayı, Allah'ın evrensel fizik yasalarına (ateşin yakıcılığına) dahi dilediği an hükmedebileceğini gösteren, inkar edilemez bir teolojik "işaret" (ayet) olarak tarihe kazınmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramının, duyularla algılanan somut bir mucizeden, algılanamayan görünmez bir hakikate (mutlak yaratıcının kudretine ve elçinin doğruluğuna) ulaştıran rasyonel ve fıtri delil olduğunu açıklar. Çoğul olarak "âyât" (ibretler/işaretler) kullanılması, bu tek olayın içinde ilahi kudrete, müşriklerin acziyetine, tevhidin zaferine ve ahiretin gerçekliğine dair birden fazla dersin iç içe bulunduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde mucizelerin salt birer "doğaüstü sihir" olmadığını, doğrudan doğruya "ayet" (okunması gereken bir işaret) olarak adlandırıldığını inceler. Olayın amacı insanları sadece şaşırtmak değil, onların zihinlerinde var olan putperest evren algısını yıkarak, onları mutlak yaratıcı gücün farkındalığına taşımaktır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe ayetin sonundaki "inanan bir toplum için" (li-kavmin yü'minûn) vurgusunun önemine değinir. Allah'ın varlık sahnesine koyduğu bu mucizevi işaretler (ayetler), kalbi küfür ve inatla mühürlenmiş olanlar için hiçbir anlam ifade etmezken; ancak gerçeğe açık, idrak sahibi ve "inanan/iman eden" zihinler için okunabilir, dönüştürücü ve ahlaki birer rehber (ibret) işlevi görür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X