وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
''Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir.”
Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir. Bunun yorumunu daha önce açıkladık. Şöyle ki Allah olacağını bildiği olayı var olmuş gibi bilir; yine yeryüzünde şu vakitte ortaya çıkacağını ve var olacağını bildiği bir şeyi de ortaya çıkmış ve mevcut olmuş gibi bilir.
Yorum
-
Ya'lemenne (وَلَيَعْلَمَنَّ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "a-l-m" kökünün, bir şeyin üzerinde iz ve nişan bulunması, o şeyin hakikatinin şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte idrak edilmesi anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin başındaki yemin lam'ı (le) ve sonundaki şeddeli pekiştirme nun'u (ne) ile birlikte bu fiil, Allah'ın gizli olanı mutlak surette açığa çıkaracağı ve içsel durumları somut, şahit olunabilir bir gerçekliğe dönüştüreceği anlamını taşır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyi olduğu hal üzere, gerçekliğiyle kavramak olduğunu açıklar. Ayetteki "Allah elbette bilecektir" ifadesinin, Allah'ın sonradan bilgi edineceği anlamına gelmediğini; teolojik olarak bu fiilin, Allah'ın ezelde bildiği bir hakikati (kimin mümin kimin münafık olduğunu) eylem alanında (pratikte) görünür kılması, kulların da görebileceği şekilde fiiliyata dökmesi (ortaya çıkarması) manasına geldiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam literatürü çerçevesinde bu fiili değerlendirerek, ilahi bilginin (sınırsız ilmin) imtihan sırrıyla ilişkisine dikkat çeker. İfade, Allah'ın imtihan süreçleri aracılığıyla insanların kalplerindeki gizli niyetleri dış dünyaya yansıtmasını ve bu sayede adaletin tesis edileceği hesap günü için inkar edilemez nesnel deliller (hüccetler) yaratmasını sembolize eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki retorik işlevine odaklanır. O, "elbette bilecektir" şeklindeki bu güçlü vurgunun, baskı ve zulüm altındaki samimi müminler için ilahi bir teminat ve teselli; iki yüzlü davrananlar için ise kaçışın imkansız olduğunu ilan eden sarsıcı bir tehdit ve ihtar olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik ve varlıkbilimsel (ontolojik) ayrımına dikkat çeker. Ona göre buradaki "bilme" eylemi, salt zihinsel veya pasif bir malumat kaydı değil; hakikatin varlık sahnesine (şehadet alemine) çıkartılarak aktif bir şekilde deşifre edilmesi, maskelerin düşürülerek insanın ontolojik çıplaklığının ilan edilmesidir.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte korku ve şüphenin zıddı olarak sükûnet bulmak, tasdik etmek ve güvenmek anlamına geldiğini aktarır. Ayetin bağlamında bu kelime, münafıkların sergilediği değişken ve korkak tutumun tam karşısında konumlanarak; baskı, şiddet ve zorluk anlarında dahi kalbindeki inançtan şüphe duymayan, yaratıcısına karşı varoluşsal bir güven (emniyet) içinde olan samimi direnişçileri tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının dille söylenen kuru bir iddiadan sıyrılarak, zorlu sınamalar karşısında iradi bir tercihle hakikati onaylamak olduğunu belirtir. Ayette "âmenû" eylemi, sadece bir inanç sistemini kabul etmeyi değil, bu inancın getirdiği toplumsal ve psikolojik bedelleri ödemeyi göze alanların ahlaki sarsılmazlığını ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki teolojik ortaklığına işaret eder. Aramice ve Süryanicedeki "amin" (sadakat, sarsılmazlık, gerçeklik) köküyle olan filolojik bağına dayanarak, ayetteki imanın, Geç Antik Çağ dini lügatindeki "Tanrı'ya verilen ve en ağır şartlarda bile bozulamayan mutlak sadakat yemini" anlamını taşıdığını inceler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ve kavramsal yapısında "iman" kelimesinin bu ayette "nifak" (ikiyüzlülük) kavramının mutlak zıddı (polar opposite) olarak kullanıldığını inceler. Ona göre iman, insanın iç dünyası ile dış eylemleri arasındaki o kusursuz bütünlüğü ve tutarlılığı temsil eden en yüksek ontolojik mertebedir.
El-Münâfikîn (الْمُنَافِقِينَ)
İbn Fâris, "n-f-k" kökünün sözlükteki temel kökeninin "nâfikâ" (tarla faresinin yuvası) kelimesine dayandığını açıklar. Tarla faresi, tehlike anında kaçabilmek için yuvasına iki farklı giriş-çıkış deliği yapar ve birinden girip diğerinden çıkar. Bu etimolojik kökenden hareketle münafık; tehlike, baskı veya menfaat durumuna göre inanç sistemine bir kapıdan girip diğerinden çıkan, asıl niyetini gizleyerek sahte bir yüz gösteren kişidir.
Râgıb el-İsfahânî, nifak kavramının, kalpte gizlenen inkarın veya şüphenin tam aksine, dille ve bedensel eylemlerle iman ediyormuş gibi görünmek olduğunu belirtir. Ayette münafıklar, inançsızlıklarını açıkça ilan edecek cesareti gösteremeyen, dünyevi güvenliklerini ve statülerini korumak için hakikati manipüle eden, iradesi hastalıklı (marazlı) tipler olarak tanımlanır.
Arthur Jeffery, kelimenin sadece Arapça kökenli olmadığını, Habeşçe (Ge'ez) lügatindeki "menafek" (şüphe eden, sapkın, iki din arasında gidip gelen) kelimesiyle doğrudan bir filolojik akrabalığı olduğunu inceler. Kur'an'ın, bölgesel dillerde zaten var olan bu "inançta şüphecilik ve ikiyüzlülük" kavramını alarak, kendi sosyo-politik ve teolojik bağlamında en tehlikeli ahlaki sapmayı tanımlayan spesifik bir terime dönüştürdüğünü aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde "nifak" kavramını yalanın ve sahtekârlığın varoluşsal zirvesi olarak analiz eder. Ona göre münafıklar, açıkça inkar eden kâfirlerden çok daha yıkıcıdırlar; çünkü onlar toplumsal güveni, iletişimi ve inananların arasındaki ontolojik bağı içeriden zehirleyen, varlık ile görünüş (öz ile söz) arasındaki köprüyü kasten yıkan varoluşsal yalancılardır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sure içindeki tarihsel bağlamına eğilir. Nifak kavramı genellikle İslam toplumunun siyasi gücü eline aldığı Medine dönemiyle özdeşleşmiş olsa da, bu ayetteki kullanımı, Mekke'deki ağır işkencelere dayanamayan, işkence anında müşriklere taviz verip güvende hissettiğinde tekrar Müslümanların yanına dönen faydacı, zayıf karakterli ve korkak bireylerin ortaya çıkışını belgeleyen sosyolojik bir tasvirdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelamî (teolojik) boyutunu ele alır. İtikadi nifak ile ameli nifak arasındaki farka dikkat çekerek, ayette kastedilen güruhun, ilahi imtihan süzgecinden (fitneden) geçerken içlerindeki gizli inançsızlığı veya derin şüpheyi eylemleriyle dışa vuran, böylece Allah'ın "kesin olarak bileceği/ifşa edeceği" o ikiyüzlüler kategorisine düşenler olduğunu belirtir.
Yorum
Yorum