رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: önderler, ahzab suresi 68. ayet, ahzab 68, saptırma, lanet, ahzab suresi, pişmanlık, rab, azap
-
“Ey Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”
Ey Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver. Onlar kendilerini yoldan çıkaran ötekilerin daha fazla azap edildiklerini gördüklerinde kendilerinin teselli olacaklarını ve kederlerinin azalacağını zannederler. Nitekim bir kişi düşmanının belâ ve sıkıntıda olduğunu gördüğünde biraz teselli bulur. Bununla birlikte onlarda bu durumda bir teselli söz konusu olmayınca, aksine onların azabı arttırılınca şöyle derler: “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı! Ne kötü arkadaş!”. Onları büyük bir lânete uğrat. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani onları büyük ve uzun bir azaba uğrat.
Yorumu Yorumla
-
Rabbenâ (رَبَّنَا)
İbn Fâris: "r-b-b" kökünün, bir şeye sahip olmak, onu terbiye etmek, besleyip büyütmek, gözetmek ve üzerinde mutlak söz sahibi olmak manalarına geldiğini belirtir. Çoğul zamir (nâ) ile birleşerek "Bizim Rabbimiz, sahibimiz" anlamına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Rab isminin sadece ve mutlak anlamda Allah için kullanılabileceğini; cehennemdeki yığınların (avamın) dünyadayken liderlerine atfettikleri o sahte efendilikten (rububiyetten) vazgeçip, yegâne gerçek efendinin (Rab) Allah olduğunu o dehşetli anda idrak ettiklerini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu nidadaki (Rabbimiz) psikolojik çöküşü tahlil eder. Dünyadayken itaat ettikleri liderlerin, seçkinlerin ve kabile reislerinin ahirette kendilerini kurtaramadığını gören kitlelerin; içlerindeki o derin aldatılmışlık hissiyle doğrudan Allah'ın rububiyetine (sahipliğine) sığınarak fıtri bir çaresizlik ve intikam feryadı kopardıklarını vurgular.
Âtihim (آتِهِمْ)
İbn Fâris: "e-t-y" kökünün, bir şeyi getirmek, vermek, sunmak ve ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Emir kipi ve çoğul zamirle birleşerek "onlara ver, onlara ulaştır" manasını taşıdığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: İtâ fiilinin, bir şeyi kasten, iradi olarak ve doğrudan muhatabına teslim etmek/sunmak olduğunu ifade eder.
Dı'feyni (ضِعْفَيْنِ)
İbn Fâris: "d-a-f" kökünün, bir şeyin misli, katı ve ikiye katlanması manasına geldiğini belirtir. Zayıflık ve güçsüzlük anlamındaki "za'f" kelimesiyle aynı sessiz harflere sahip olsa da, hareke farkıyla (dı'f) bir şeyin miktar olarak artmasını ve katlanmasını ifade ettiğini aktarır. Ayetteki "eyni" ekinin (tesniye/ikil formu), bu katlamanın tam "iki misli" olduğunu gösterdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Dı'f kavramının, bir miktarın bizzat kendisi kadar artırılması olduğunu; "dı'feyn" kelimesinin ise o azabın katlanarak şedit bir hale getirilmesi talebini nitelediğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "İki kat" (dı'feyn) talebinin sosyo-psikolojik arka planını tahlil eder. Ateşte yanan kitlelerin, kendi liderleri için normal bir ceza değil de "iki kat azap" istemelerinin sıradan bir öfke olmadığını belirtir. Bu talebin gerekçesinin; liderlerin hem "kendi iradeleriyle hak yoldan sapmış olmaları" (birinci suç) hem de "sahip oldukları güç ve propagandayla kitleleri de saptırmış olmaları" (ikinci suç) olduğunu, dolayısıyla tabanın (avamın) elitlere duyduğu o devasa ve yıkıcı hıncın, hukuki bir "çifte ceza" talebine dönüştüğünü inceler.
Mine'l-Azâbi (مِنَ الْعَذَابِ)
İbn Fâris: "a-z-b" kökünün temel manasının, insanı hayatın tatlılığından, huzurundan ve rahatından alıkoymak, onu men etmek ve ona derin bir acı vermek olduğunu belirtir. Suyun tatlılığına engel olan şeyden türediğini aktarır.
Toshihiko Izutsu: "Azap" kavramını ahiretteki hiyerarşik dağılım (ontolojik statü) üzerinden semantik olarak inceler. Dünyadaki siyasi ve sosyal hiyerarşinin ahirette nasıl tepetaklak olduğunu, dünyada elitlere tapan ve onların her sözünü emir kabul eden yığınların; şimdi o elitlerin en ağır "azabı" tatması için Allah'a yalvarmalarının, şeytani/kabilevi sadakat sözleşmelerinin cehennemde nasıl mutlak bir düşmanlığa ve nefrete dönüştüğünü tahlil eder.
Vel'anhüm (وَالْعَنْهُمْ)
İbn Fâris: "l-a-n" kökünün temel manasının, bir kimseyi öfkeyle, şiddetle ve aşağılayarak bulunduğu yerden uzaklaştırmak, kovmak ve dışlamak olduğunu belirtir. Emir kipi ve zamirle (ve'l-an-hüm) "ve onları lanetle, onları kov" manasına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Lanet etme eyleminin, ilahi merhamet kapılarının mutlak surette kapanmasını talep etmek olduğunu, bağışlanma ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik en ağır beddua olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery: "Lanet" kelimesinin etimolojik kökenlerini kadim Sami dillerinde arar. Geç antik çağda, özellikle Süryanice "lâta" (dini aforoz, lanetleme, kutsallıktan çıkarma) kelimesiyle derin bir teolojik akrabalığı olduğunu; bunun bir kişiyi cemaatin ve Tanrı'nın koruyucu şemsiyesinden kalıcı olarak atma işlemi olduğunu dilbilimsel olarak inceler.
Patricia Crone: Erken dönem Arap bedevi geleneğinde bu kavramı tarihsel bağlamıyla tahlil eder. Kabileden kovulmanın (lanetin) bedevi için fiziksel ve sosyal bir "ölüm" anlamına geldiğini; cehennemdeki yığınların, dünyada güç ve itibar sahibi olan liderleri için bu ebedi "dışlanmayı ve teolojik ölümü" (laneti) talep etmelerinin, eski sistemdeki itibarın mutlak sıfırlanması arzusunu yansıttığını vurgular.
La'nen (لَعْنًا)
İbn Fâris: "l-a-n" kökünden türeyen masdar (mef'ul-i mutlak) olup, öncesinde geçen "lanetle" emrinin şiddetini, şüphe götürmezliğini ve tavizsizliğini pekiştirmek için kullanıldığını belirtir.
Dücane Cündioğlu: Lanet talebinin bizzat kendi masdarıyla (la'nen) vurgulanmasındaki psikolojik şiddeti felsefi bir dille yorumlar. Dünyada liderlerinin önünde ezilen, onlara hayranlık duyan yığınların; hakikati gördüklerinde yaşadıkları o travmatik hayal kırıklığının, sınır tanımaz bir intikam arzusuna dönüştüğünü belirtir. Bu tekrarlı yapının, insanın içindeki nefretin ve "onu mutlak anlamda yok et" hıncının estetik, varoluşsal ve akustik bir feryada dönüşmesi olduğunu tahlil eder.
Kebîrâ (كَبِيرًا)
İbn Fâris: "k-b-r" kökünün, hacim, miktar, statü, şeref, şiddet ve ağırlık bakımından büyüklük, yücelik ve azamet anlamına geldiğini belirtir. Küçük ve zayıf olmanın (sığar) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Kebîr sıfatının, insan idrakini, hayal gücünü ve algı sınırlarını aşan, tasavvur edilemeyecek kadar devasa olan durumu nitelediğini açıklar.
Angelika Neuwirth: "Büyük bir lanet" (la'nen kebîrâ) tamlamasını Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) ve edebi retoriği bağlamında eşsiz bir yapı olarak tahlil eder. Bir önceki ayette (33:67) kitlelerin kendi liderleri için kullandıkları "büyüklerimiz / kodamanlarımız" (küberâenâ) kelimesi ile, bu ayetin sonundaki "büyük lanet" (kebîrâ) kelimesi arasındaki o muazzam semantik ve morfolojik simetriye (cinasa) dikkat çeker. Dünyadaki o sahte, şatafatlı ve kibirli "büyüklüğün" (küberâ); ahirette tam da o ihtişama denk düşen, onu ezip geçen "devasa, kolossal bir lanetle" (kebîrâ) cezalandırılmasının istenmesinin, metnin içine gizlenmiş kusursuz bir ilahi ironi ve poetik adalet (contrapasso) olduğunu derinlemesine vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla