Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 17. Ayet

    قُلْ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُٓوءاً اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةًۜ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul men żâ-lleżî ya’simukum mina(A)llâhi in erâde bikum sû-en ev erâde bikum rahme(ten)(c) velâ yecidûne lehum min dûni(A)llâhi veliyyen velâ nasîrâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Şunu da söyle: Allah sizin için bir kötülük dilese Allah'a karşı sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)? Bu durumda Allah'tan başka kendilerine ne bir veli ne de bir yardımcı bulabileceklerdir."

      Şunu da söyle: Allah sizin için bir kötülük dilese Allah’a karşı sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)? Cenâb-ı Hak bunu ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir meâlindeki İlâhî beyanın akabinde bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Siz ölümden veya öldürülmekten kaçsanız dahi eğer Allah sizin için bir kötülük ve ölüm dilerse bunu sizden gidermeye hiç kimsenin gücü yetmez. Veya eğer sizin için bir rahmet, kurtuluş ve iyilik dilerse bunu engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez. Siz bilmektesiniz ki Allah’tan başka size fayda verecek bir dost, size yardım edecek ve söz konusu hallerin başınıza gelmesini engelleyecek bir yardımcı bulamazsınız. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ya'sımüküm (يَعْصِمُكُمْ)

        İbn Fâris: "a-s-m" kökünün temel anlamının bir şeyi tutmak, engellemek, korumak ve bağlamak olduğunu belirtir. Kişiyi helak olmaktan, düşmekten veya zarara uğramaktan alıkoyan her türlü manevi ve fiziki koruma kalkanının bu kökten (ismet) türediğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: İsmet kavramını, bir kimsenin yüksekten düşmemesi için sıkıca tutunduğu kulp veya bağ olarak tanımlar. Ayetteki "Allah'tan sizi kim koruyabilir?" sorusunun, ilahi irade tecelli ettiğinde insanın kendi aklıyla, gücüyle veya dünyevi tedbirleriyle tutunabileceği hiçbir ontolojik kulp (ismet) kalmadığını şiddetle vurguladığını açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kavramı salt fiziksel bir siper veya askeri bir savunma hattı olarak değil, varoluşsal bir muhafaza (ontolojik ismet) olarak tahlil eder. Münafıkların savaştan kaçarak kendilerini koruyacaklarını sanmalarının, insanın ilahi kader karşısındaki acziyetini kavrayamayan sığ bir akılcılık olduğunu; mutlak korumanın ancak mutlak irade sahibinin (Allah'ın) elinde bulunduğunu psikolojik bağlamda inceler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetteki bağlamına dikkat çekerek, münafıkların cepheyi terk etme eylemlerini meşrulaştırmak için ürettikleri "güvenlik" ve "korunma" (ismet) illüzyonunun bu fiille yıkıldığını belirtir. İnsanın kendi ürettiği hiçbir stratejinin, kabilevi ittifakın veya coğrafi sığınağın, Allah'ın takdiri karşısında bir "koruma" (ya'sımüküm) sağlayamayacağını teolojik bir dille açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İsmet kelimesinin İslami literatürde günahlardan ve ilahi azaptan korunma manasına geldiğini; bu ayette ise doğrudan can güvenliği, hayatta kalma ve eskatolojik (ahirete dair) kurtuluş bağlamında, Allah'ın iradesini durdurabilecek veya ona karşı koyabilecek hiçbir beşeri barikatın olmadığını ifade ettiğini aktarır.

        Erâde (أَرَادَ)

        İbn Fâris: "r-v-d" kökünün, bir şeyi aramak, istemek, talep etmek ve bir amaç uğruna ileri geri gidip gelmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İrade kavramının insanda arzu, ihtiyaç ve umut bileşenlerinden oluşan psikolojik bir güç olduğunu ifade eder. Ancak bu fiil Allah için kullanıldığında, insani duygulardan (düşünme, tasarlama, arzulama) tamamen münezzeh olarak, sadece "hükmetmek ve o şeyi doğrudan var etmek" (tekvin) şeklindeki mutlak ilahi kararlılığı nitelediğini derinlemesine tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu: İrade kavramını Kur'an'ın semantik alanında, İslam öncesi cahiliye toplumunun inandığı "Dehr" (körü körüne işleyen, şuursuz, acımasız ve anlamsız zaman/kader) anlayışını yıkan en temel teolojik devrim olarak inceler. Ayette "Allah sizin için dilerse/irade ederse" vurgusunun, evrendeki olayların rastgele değil, bilinçli, seçici ve mutlak kudret sahibi bir Yaratıcı'nın aktif iradesiyle gerçekleştiğini gösterdiğini; dolayısıyla kaçışın bu şuurlu iradeye karşı ontolojik bir isyan olduğunu analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Allah'ın zati sıfatlarından olan "İrade" sıfatını incelerken, O'nun dilemesinin (meşîet) evrendeki her türlü iyilik ve kötülüğü, fayda ve zararı kapsadığını; hiçbir beşeri iradenin ilahi iradeyi (erâde) sınırlayamayacağını, geciktiremeyeceğini veya engelleyemeyeceğini bu ayet üzerinden temellendirir.

        Sûen (سُوءًا)

        İbn Fâris: "s-v-e" kökünün, iyiliğin, güzelliğin ve esenliğin tam zıddı olduğunu; insana üzüntü, çirkinlik, zarar ve keder veren her türlü durumu kapsadığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın bedenine, ruhuna, malına veya dünyevi makamına isabet eden, ona acı ve elem veren her türlü bedensel ve ruhsal yıkımı "sû'" olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla bunun, savaş meydanındaki yenilgiyi, ölümü, yaralanmayı veya ilahi bir felaketi işaret ettiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın edebi ve yapısal simetrisini incelerken, bu ayette "sû'" (kötülük/felaket) ile "rahmet" (iyilik/lütuf) kelimelerinin birbirinin mutlak zıddı olarak yan yana kullanılmasının estetik değerini tahlil eder. Kur'an'ın bu iki kelimeyle insan varoluşunun karşılaşabileceği ihtimaller evrenini bütünüyle kuşattığını; münafıklara "Allah size ya bir felaket ya da bir zafer dilediğinde, bu iki ilahi takdirin dışında sığınabileceğiniz üçüncü bir nötr alan yoktur" diyerek onların kaçış psikolojisini edebi bir dille çürüttüğünü vurgular.

        Angelika Neuwirth: Kelimeyi Medine dönemindeki savaş söylemi ve ilahi adalet (teodise) bağlamında ele alır. "Sû'" kelimesinin, münafıkların dünyevi hesaplarının çöküşünü, kaçarak kurtulmaya çalıştıkları o felaketin bizzat ilahi iradenin bir tasarrufu olarak her an başlarına gelebileceğini gösteren eskatolojik bir tehdit unsuru olduğunu belirtir.

        Rahmeten (رَحْمَةً)

        İbn Fâris: "r-h-m" kökünün şefkat göstermek, acımak, yufka yürekli olmak, lütfetmek ve korumak manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Rahmetin, merhamet edilenin ihtiyacını gidermeyi ve ona karşılıksız iyilikte bulunmayı gerektiren ince bir duygu olduğunu belirtir. Ancak "rahmet" kelimesi Allah'a nispet edildiğinde, O'nda insani bir acıma hissinin veya psikolojik bir reaksiyonun söz konusu olamayacağını; bunun doğrudan doğruya "kullarına lütufta bulunma, onları koruma ve nimet verme" şeklindeki saf ve mutlak ihsan iradesini nitelediğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ahlak sisteminde rahmet kavramının sadece duygusal bir acıma değil, Allah'ın insanlığa yönelik aktif kurtarıcı müdahalesi olduğunu belirtir. İslâm öncesi Arapların hayatında mutlak bir otoriteden gelen böylesi evrensel bir "rahmet" (karşılıksız şefkat ve koruma) konseptinin bulunmadığını, Kur'an'ın bu kavramla insan-Tanrı ilişkisini korkudan ziyade lütuf zeminine taşıdığını semantik bir çerçevede analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Ayetteki "sû'" (kötülük) kelimesinin karşısında yer alan rahmetin; Ahzab kuşatması altındaki müminler için zaferi, ilahi yardımı, güvenlik içinde evlerine dönmeyi ve meleklerle gelen görünmez desteği ifade ettiğini; her iki durumun da (felaket ve zafer) Allah'ın inhisarında (tekelinde) olduğunu kaydeder.

        Yecidûne (وَلَا يَجِدُونَ)

        İbn Fâris: "v-c-d" kökünün, bir şeyi bulmak, ona ulaşmak, onu bilmek, deneyimlemek ve yitirilmiş bir şeye yeniden kavuşmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Vicdan ve vücud kavramlarının kaynağı olan bu fiilin, duyularla, akılla veya ruhsal bir yönelişle bir şeyi elde etmek, idrak etmek olduğunu açıklar. Ayetteki "bulamazlar" (lâ yecidûne) şeklindeki mutlak olumsuzlamanın, münafıkların dış dünyada veya iç dünyalarında kendilerini kurtaracak alternatif bir otoriteyi arama çabalarının tamamen sonuçsuz ve hüsranla biteceğini ifade ettiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu: "Bulamamak" eyleminin insan psikolojisindeki karşılığını felsefi bir derinlikle tahlil eder. Ayetin, münafıkların savaş anındaki o dehşet verici terk edilmişlik hissini resmettiğini; Allah'ın iradesi dışında bir sığınak arayan insanın, kainatın hangi köşesine bakarsa baksın mutlak bir "yoklukla", sağır bir duvarla ve ontolojik bir yalnızlıkla karşılaşacağını; bu "bulamama" halinin aslında cehennemin dünyadaki psikolojik fragmanı olduğunu analiz eder.

        Veliyyen (وَلِيًّا)

        İbn Fâris: "v-l-y" kökünün birbirine bitişik olmak, arada hiçbir mesafe ve boşluk kalmayacak şekilde yakın olmak, sıraya girmek ve birinin işini üzerine almak (velayet) anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Veli kelimesinin; mekân, soy, din veya dostluk bakımından derin bir yakınlığı ifade ettiğini kaydeder. Ayetteki bağlamıyla velinin, kişinin işlerini bizzat idare eden, onu içsel olarak sahiplenen, himayesine alan ve koruyan en yakın dost ve otorite olduğunu açıklar.

        Patricia Crone: Erken dönem Arap toplumundaki "velayet" (mevali/koruyucu-korunan ilişkisi) kurumunun sosyo-politik yapısını inceler. Kur'an'ın bu ayetle, münafıkların kriz anında güvendikleri yatay kabile ittifaklarını, Mekkeli müşriklerle veya Yahudi kabilelerle kurdukları gizli çıkar anlaşmalarını ve geleneksel Arap himaye sistemini (velayet) tamamen iptal ettiğini; Allah'tan başka hiçbir siyasi veya askeri gücün gerçek anlamda bir "veli" (koruyucu) olamayacağını deklare ederek teo-politik bir devrim yaptığını tarihsel verilerle tahlil eder.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'ın kelime dağarcığını incelerken, eski Arap kabile sistemindeki güvence ağlarının (veli/koruyucu) yerine, Allah'ın mutlak ve yegâne veli olarak konumlandırılmasının, Medine toplumunu kan bağına dayalı bir asabiyetten, tek tanrılı dikey bir aidiyete geçiren en önemli dilsel ve hukuki adımlardan biri olduğunu belirtir.

        Nasîran (وَلَا نَصِيرًا)

        İbn Fâris: "n-s-r" kökünün temel anlamının yardım etmek, destek olmak, birini düşmanına karşı üstün kılmak ve kuruyan bir toprağa su vererek onu canlandırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nasr kelimesinin, özellikle bir düşmana veya zorluğa karşı verilen fiili destek olduğunu ifade eder. Mübalağa (aşırılık/süreklilik) kipi olan "Nasîr" sıfatının, sadece bir anlık değil, sürekli, yenilmez ve kesin bir şekilde yardıma koşan, zafere ulaştıran kudret sahibi manasını taşıdığını açıklar.

        Arthur Jeffery: "Nasr" (yardım/zafer) kökünün Süryanice, Aramice ve İbranice dini metinlerde de askeri zafer ve ilahi yardım bağlamında yoğun olarak kullanıldığını, bölgenin ortak teolojik dil hafızasında Allah'ın (veya tanrının) inananlara ordular karşısında verdiği desteği ifade eden standart bir terminoloji olduğunu dilbilimsel olarak inceler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: "Veli" ve "Nasîr" kavramlarının neden yan yana kullanıldığını semantik bir nüansla tahlil eder. Veli'nin daha çok içsel, hukuki, psikolojik ve sürekli bir sahiplenmeyi (himayeyi) ifade ederken; Nasîr'in doğrudan dışarıdan gelen bir düşman saldırısına karşı, savaş meydanında verilen aktif, askeri ve pratik kurtarma eylemi olduğunu belirtir. Ayetin bu ikili kullanımla münafıklara şu mesajı verdiğini vurgular: "Allah'ın takdiri karşısında, sizi ne içeriden sahiplenip koruyacak siyasi bir hami (veli), ne de dışarıdan ordularıyla yardıma gelip sizi ölümden kurtaracak askeri bir müttefik (nasîr) bulabilirsiniz."

        Yorum

        İşleniyor...
        X