Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 9. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż câetkum cunûdun feerselnâ ‘aleyhim rîhan vecunûden lem teravhâ(c) vekâna(A)llâhu bimâ ta’melûne basîrâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘'Ey iman edenler! Allah'ın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik, Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi.

      Müminlerin Savaşla İmtihanı

      Ey iman edenler! Allah’ın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O, şöyle buyurmaktadır: Allah’ın size destek vermeye ve sıkıntıyı sizden gidermeye dair bahşettiği nimetlere şükredin ve nimetlerini güzel bir şekilde anın. Ayrıca kendilerine bahşetmiş olduğu nimetleri anma emrinde çeşitli hikmet ve deliller mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Bu, söz konusu selefin ve sahabenin dine dair çektiği sıkıntılar ve başlarına gelen büyük imtihanlar -nitekim bu yolla bu dini bize ulaştırmışlardır- konusunda bize bir hatırlatmadır ki biz bu dini zâyi etmeyelim. Aksine bizim de onu korumamız, ona tutunmamız ve bu hususta onların tahammül ettikleri gibi bizim de tahammül etmemiz gerekir. İkincisi bunda onlara yönelik bir mûcize vardır. Buna göre onların tümü -yani onlar ve düşmanları- birlikteyken onlara fırtına ve melekler gönderilmiş, bunlarla müminler değil de düşmanları helâk edilmişlerdir. Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi; Âd kavmi de debûr rüzgârıyla helâk edildi”. Bu, büyük bir mûcizedir. Üçüncüsü şudur: Cenâb-ı Hak, kendi canları hakkında ümitsizliğe düştükleri, helâk olmaya yaklaştıkları ve canlarının ellerinden çıkacağı bir sırada onlara gönderdiği yardımı hatırlatmaktadır. Çünkü düşman onları kuşatmıştı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi”. Nihayetinde onların durumu Cenâb-ı Hakk’ın bildirmiş olduğu şu hale gelmişti: “Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz”. Veya Cenâb-ı Hak onlara, geri dönmeyecekleri ve kaçmayacaklarına dair verdikleri sözleri hatırlatmaktadır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allah’a söz vermişlerdi ve Allah’a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi”. Cenâb-ı Hak, onların durumu âyette bildirilen bir haldeyken, düşmanlarına karşı onlara yardım etmeye ve kurtulmalarını sağlamaya yönelik olarak kendilerine verdiği büyük nimetlerini onlara hatırlatmaktadır. Bu hadise Hendek savaşındaydı. Düşmanları müminlere karşı üç bölgede bölük bölük toplanmışlar ve bir ay boyunca her taraftan onlarla savaşıyorlardı. Allah bir gece onlara soğuk rüzgâr ve melekler göndermiş ve onları mağlup etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. Cenâb-ı Hak onları bir gaflet veya yanılma sebebiyle orada düşman onları saracak şekilde terketmediğini, aksine onları büyük bir imtihanla denemeyi dilediğini bildirmektedir. Veya O, şöyle buyurmaktadır: Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir. Dolayısıyla O, yaptıklarınızın ve sabretmenizin karşılığını verecektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Üzkürû (اذْكُرُوا)

        İbn Fâris: "z-k-r" kökünden türediğini ve temel anlamının bir şeyi korumak, hatırda tutmak, unutmanın zıddı olarak zihinde canlı kılmak ve dille ifade etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zikir kavramını, insanın elde ettiği bir bilgiyi veya durumu kalbinde (zihninde) muhafaza etmesi ve gerektiğinde onu hatırlayarak bilince taşıması olarak tanımlar. Bu ayetteki zikretme emrinin, sadece dil ile bir tekrar değil; geçmişte yaşanan büyük bir tehlikenin ve ardından gelen ilahi yardımın unutulmaması, daima toplumsal hafızada ve şükür bilincinde tutulması manasını taşıdığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Zikir kavramını Kur'an'ın ontolojik ve ahlaki sisteminin merkezine yerleştirir. İnsanın temel zaafının "nisyan" (unutmak) olduğunu; Kur'an'ın bu bağlamda müminleri, kendi tarihsel tecrübelerindeki ilahi müdahaleleri (Hendek Savaşı'ndaki kurtuluşu) zikrederek, varoluşsal bir farkındalığa ve Allah'a karşı nankörlükten uzak durmaya çağırdığını tahlil eder.

        Ni'mete (نِعْمَةَ)

        İbn Fâris: "n-a-m" kökünün refah, bolluk, yumuşaklık, iyi hal ve insanın hoşuna giden, hayatını kolaylaştıran şeyler anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nimetin, insana ulaşan her türlü iyilik, ihsan ve iyi durum olduğunu ifade eder. Ayetin bağlamında bu nimetin, müminlerin tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları bir kuşatmadan fiziksel ve manevi olarak kurtarılmaları şeklindeki spesifik ilahi lütuf olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Nimet kavramını Kur'an'ın "şükür-küfür" (minnettarlık-nankörlük) diyalektiği içinde inceler. Burada bahsedilen nimetin sıradan bir rızık değil, toplumsal varoluşu garanti altına alan tarihi ve eskatolojik bir müdahale olduğunu; bu yüzden şiddetle hatırlanmasının ve şükrünün eda edilmesinin istendiğini vurgular.

        Cünûdün (جُنُودٌ)

        İbn Fâris: "c-n-d" kökünün sert, katı zemin ve bir araya toplanmış, kümelenmiş şeyler manasına geldiğini belirtir. Ordulara bu ismin verilmesinin, onların bir araya gelerek oluşturdukları yoğunluk, güç ve sertlikten kaynaklandığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin yardımcılar, birlikler ve askeri kuvvetler anlamına geldiğini ifade eder. Ayetin kendi içindeki simetrisine dikkat çekerek; müminlerin üzerine gelen "görünen ordulara" (müşrik ve Yahudi kabilelerin oluşturduğu müttefik/ahzab ordusu) karşı, Allah'ın da "görünmeyen ordular" (melekler ve tabiat olayları) gönderdiğini vurgular.

        Theodor Nöldeke: Kavramı tarihsel bağlamına oturtarak, "cünud" (ordular) kelimesinin doğrudan Hendek (Ahzab) Savaşı'ndaki Arap kabileleri konfederasyonunu (Kureyş, Gatafan vb.) işaret ettiğini belirtir. Kur'an'ın bu tarihi olayı, evrensel bir ilahi yardım ve görünmeyen ilahi orduların kozmik müdahalesi çerçevesinde nasıl teolojik bir anlatıya dönüştürdüğünü tahlil eder.

        Rîhan (رِيحًا)

        İbn Fâris: "r-v-h" kökünün esmek, nefes almak, genişlik, ferahlık ve ruh manalarına geldiğini belirtir. Havanın hareketine (rüzgar) bu ismin verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Rüzgar anlamına gelen bu kelimenin Kur'an'daki kullanım formlarına dikkat çeker. Çoğul kullanıldığında (riyâh) genellikle rahmet ve yağmur müjdecisi olduğunu, ancak bu ayette olduğu gibi tekil (rîh) kullanıldığında şiddet, yıkım ve ilahi bir azap/savunma silahı manasına geldiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kur'an'da tabiat olaylarının ilahi iradenin emrinde birer araç olarak kullanılmasını incelerken, bu ayetteki rüzgarın sıradan bir meteorolojik hadise değil; müttefik düşman ordusunun çadırlarını söken, ateşlerini söndüren ve kalplerine korku salan doğrudan bir ilahi müdahale (görünmez ordu) unsuru olduğunu belirtir.

        Besîran (بَصِيرًا)

        İbn Fâris: "b-s-r" kökünün temel anlamının görmek, bilmek, bir şeyin içyüzünü kavramak ve idrak etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Basiretin sadece gözle görmek olmadığını; aynı zamanda kalple idrak etmek, gerçeği bütün açıklığıyla kavramak olduğunu ifade eder. Allah için kullanıldığında, O'nun kullarının karanlık gecelerde, fırtınalarda veya kalplerinin derinliklerinde yaşadıkları her türlü korkuyu, gösterdikleri sabrı veya gizledikleri nifakı eksiksiz ve mutlak bir şekilde gördüğü manasına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: "Besîr" sıfatını Kur'an'daki ilahi denetim mekanizması çerçevesinde analiz eder. Savaşın getirdiği şiddetli stres ve korku anında (kuşatma altında) müminlerin gösterdiği ahlaki tutumun ve amellerin ilahi otorite tarafından anbean izlendiğini; bu bilincin (Allah'ın her şeyi gördüğü inancının) müminlerin direncini ontolojik olarak nasıl şekillendirdiğini tahlil eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X