Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 4. Ayet

    مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِه۪ۚ وَمَا جَعَلَ اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓئ۪ تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا جَعَلَ اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ ce’ala(A)llâhu liraculin min kalbeyni fî cevfih(i)(c) vemâ ce’ale ezvâcekumu-llâ-î tuzâhirûne minhunne ummehâtikum(c) vemâ ce’ale ed’iyâekum ebnâekum(c) żâlikum kavlukum bi-efvâhikum(s) va(A)llâhu yekûlu-lhakka vehuve yehdî-ssebîl(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘'Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır; annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamış, evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Bunlar sizin kendi iddianızdır; hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu da O gösterir.”

      Zıharın Geçersiz Oluşu ve Evlatlıkların Gerçek Oğullar Gibi Olmayışı

      Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demektedir: Bu âyet Ebû Ma‘mer denilen bir şahıs hakkında inmiştir. Hafıza ve ezber bakımından insanların en üstünüydü. Derlerdi ki: Onun iki kalbi vardır. Biriyle işitiyor, diğeriyle algılayıp ezberliyor. Bunun üzerine Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır meâlindeki İlâhî beyan inmiştir. Yine bazıları benzer şeyler söylemiştir: Bu âyet Ebû Ma‘mer hakkında inmiştir. Bu kişi sözleri ezberinden dolayı iki kalpli olarak nitelenmekteydi. Öyle ki Bedir günü müşrikler hezimete uğradığında onların arasında Ebû Ma‘mer de vardı. Ebû Süfyân onunla karşılaşır. Bu sırada o, ayakkabısının bir tekini ayağına bir tekini ise eline geçirmişti. Ebû Süfyân ona “ey Ebû Ma‘mer insanlar ne yaptı?” diye sorar. O da “hezimete uğradılar” der. Bunun üzerine ona “ayakkabının hali nedir bir teki ayağında öteki elindedir” der. Bunun üzerine Ebû Ma‘mer der ki: “Farkında değilim. Her ikisinin de ayağımda olduğunu zannediyordum”. Bu olayla bildiler ki onun iki kalbi olsaydı ayakkabısını elinde unutmazdı. Buna benzer hadiseler anlatılmıştır. Bununla birlikte bu âyetin nüzûl sebebini bilmiyoruz. İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir ki kendisine bu âyet sorulmuş ve o şöyle cevap vermiştir: Resûlullah (s.a.) bir gün namaz kılmaktayken kalbine bir düşünce gelmiş, bunun üzerine kendisiyle birlikte namaz kılan münafıklar şöyle demişlerdi: Onun iki kalbinin olduğu görülmüyor mu? Bir kalp sizinle birlikte bir kalp ise diğerleriyle birlikte. Bunun üzerine bu âyet indirilmiştir. Bu olayın, âyetin nüzul sebebi olması uygundur. Bu âyetin, münafıklar hakkında inmiş olması da mümkündür. Buna göre münafıkların Hz. Peygamber ve müminlerle birlikte namaz kılıyor, onlarla uygun içerisinde olduklarını gösteriyor ve “şâhitlik ederiz ki sen Allah’ın elçisisin” diyorlardı. Sonra öteki inkârcılara dönüyor ve şöyle diyorlardı: “Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz”. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Yani göğsünde iki din yaratmamıştır: İman ve münafıklık. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Göğüs boşluğunda iki kalp. Biri bunun için, biri başkası için iki kalp. Bu âyetin Allah’ın birliğini ve O’nun yaratıcılığını kabul eden müşrikler hakkında inmiş olması da mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”. Fakat onlar bununla birlikte putlara tapmaktaydılar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır ki kalbin birisi şirk, birisi iman ve tevhit için olsun. Yani şirki kabul etmek için bir kalp, imanı kabul etmek için bir kalp. Aksine bu ikisinden biri için tek bir kalp yaratmıştır.

      Bazıları şöyle demektedir: Bu beyan benzetme mânasındadır. Yani Allah bir kişide iki kalp yaratmadığı gibi aynı şekilde karısına zıharda bulunan kimsenin karısı da haramlıkta annesi gibi olmaz. Kişinin evlatlığı da gerçek oğlu olmaz. Bazıları şöyle demektedir: Bu âyet Hz. Peygamber ve Zeyd b. Hârise hakkında inmiştir. Hz. Peygamber onu evlat edinmişti ve insanlar onu “Muhammed’in oğlu Zeyd” olarak niteliyordu. Bunun üzerine bu âyetle bu durum yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Müfessirlerin çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Bazıları şöyle demektedir: Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır mealindeki ilâhı beyanın yorumu şudur: Yani Allah bir kişiye nispet edilecek iki nesep varetmemiştir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Evlatlıklarınızı. Yani evlat edindiğiniz çocukları, nesebinizden olanlar gibi kılmamıştır. Onlar evlat edindiklerini mirasçı yapıyorlardı. Bunlar sizin kendi iddianızdır. Yani bu sözleriniz hakikat değil, benzetme ve mecaz anlamında söylediklerinizdir. Hak ve hakikati Allah söyler.

      Bunun aslı bize göre Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır meâlindeki ilâhı beyanın yorumu belirtmiş olduğumuz mânadır. Annelerinize benzettiğiniz karılarınızı da gerçek anneleriniz gibi yapmamıştır. Yani bu davranış sizin için helâl ve mübah değildir. Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Yani bunu bir sebep yapmamış ve meşru kılmamıştır. Halbuki böyle bir durum fasit nesepte olabilir. Tıpkı iki kişiye ait olan câriyenin çocuk doğurması halinde her ikisinin de çocuğu iddia etmesi durumu gibi. Yine fasit nikâh ve fasit mülkiyet de böyledir. O, bunu böyle yapmamıştır. Yani bunu helâl ve meşru kılmamıştır. Yine bu durum “Allah bahîre ile ilgili bir buyruk koymamıştır” meâlindeki ilâhı beyan gibidir. Yani O, bunu helâl ve meşru kılmamıştır. Halbuki onlar böyle bir davranışta bulunduğunda fiillerinin sonuçları gerçekleşir. Böyle olsa da davranış helâl ve meşru olmaz. Annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamış, evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır meâlindeki İlâhî beyan da bu mânadadır. Câhiliye döneminde mevcut olan bu sebebi, Cenâb-ı Hak İslâm’da meşru ve helâl kılmamıştır. Yoksa fasit akitlerde meşru olmayan sebeplerin gerçekleşmeyeceği mânasında değildir. Nitekim belirttiğimiz gibi meşru olmasa da fasit nikâhta nesep sâbit olur. Hasan-ı Basrî Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır meâlindeki İlâhî beyan hakkında şöyle demiştir: Bir kişi “bir nefis bana şöyle yapmamı emrediyor, bir nefis ise başka bir eylem yapmamı emrediyor” diyordu. Bunun üzerine bu âyet inmiştir.

      Allah’ın bir kişide iki kulak ve iki göz yarattığı halde onda iki kalp yaratmamasının hikmeti şudur: Çünkü kulak ve gözle idrak etme müşahede ile olur ve bu organların birbirine yardımı söz konusudur. Fakat kalp ile idrak edilenler içtihatla idrak edilir. İki kalp ise bir meselede içtihat ettiklerinde ihtilaf edebilirler. Dolayısıyla bunlardan biri diğerine karşı çıkabilir. Zira birinin diğerinin aksi bir görüşü uygun görmesi mümkündür. İki kulak ve iki göz ise böyle değildir. Bu sebeple her iki durum birbirinden farklılık göstermiştir.

      Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Bu beyanın sebebi, belirtildiği üzere Müseylimetü’l-kezzâb’ın peygamberlik iddia etmesi ve arkadaşlarının bu konuda muvafakat etmesi olabilir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah insanlara iki adamı iki farklı dinle ve iki ayrı şeriatla peygamber olarak göndermez. Öyle ki her biri ötekinin davet ettiği dinden farklı bir dine ve bir birine zıt iki şeriata davet etmiş olsun. Yani Hz. Muhammed (s.a.) ve Müseylimetü’l-kezzâb iki ayrı peygamber olmuş olsun.

      Annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamıştır. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri belirttiğimiz gibi yasaklama mânasında olmasıdır. Yani eşlerinizi annelerinizin sırtlarına benzetmeyin ve annelerinizin haram oluşu gibi eşlerinizi kendinize haram yapmayın. Bundan dolayı O, şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar”. İkinci mâna şudur: Sizler eşlerinizi kendinize haram yapsanız da Allah eşlerinizi anneleriniz gibi ebediyen haram kılmamıştır. Aksine O, daha önce kendileriyle ilişki kurup yararlandığınız gibi bu sözlerden sonra da eşlerinizi sizler için kendileriyle ilişki kurulup faydalanılacak hanımlar yapmıştır. Cenâb-ı Hak bunu lütuf ve nimet olarak bildirmiştir. O, bu sözlerinden sonra da eşlerle ilişki kurup yararlanmayı meşru kıldığı ve onları söyledikleri üzere anneleri gibi kılmadığı için kendisine şükredilmesini emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşleriniz. Bu beyanda geçen “el-lâî” ile “el-lâtî” kelimeleri aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Yani evlat edindiğiniz çocukları babalarına yönelik hukuk açısından gerçek oğullarınız yapmamıştır. Bu çerçevede rivayet edildiğine göre bir adam birinin oğlu olduğunu iddia ediyor ve onu kendisine nispet ediyordu. Sonra da bu adamın çocuklarının onun çocukları olduğunu; kadınlarının ise anneleri olduğunu; kız kardeşlerinin ise halaları olduğunu iddia ediyordu. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır İlâhî beyanla bunu geçersiz kılmıştır. Bunun üzerine Zeyd b. Hârise’yi babasına nispet ederek Zeyd b. Hârise olarak isimlendirdiler. Bundan önce ise Zeyd b. Muhammed diyorlardı.

      Bunlar sizin kendi iddianızdır. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: Zıhar ve evlatlık edinme sizin sözünüzdür. Bununla hiçbir hüküm gerçekleşmez. Zira bunlar aslı olmayan sözlerdir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Bunlar sizin kendi iddianızdır. Yani bunlar, sadece sizin kendi aranızda dillendirdiğiniz sözlerdir. Hak ve hakikati Allah söyler. Yani bunun doğru yolu ve hakikati Allah söyler. Doğru yolu da O gösterir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris: "c-a-l" kökünden türediğini ve temel anlamının bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, bir durum ortaya koymak, kılmak ve yaratmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin genel bir yapma ve kılma fiili olduğunu ifade eder. Yoktan var etme (halk) anlamında da kullanılabildiğini, ancak çoğu zaman mevcut bir varlığa, nesneye veya duruma yeni bir vasıf, özellik veya hukuki/ontolojik bir durum kazandırmak anlamı taşıdığını açıklar. Ayette de Allah'ın insanın fıtratına veya varlık düzenine böyle bir özellik "koymadığı" manasındadır.

        Racül (رَجُلٍ)

        İbn Fâris: "r-c-l" kökünün temel manasının ayak, yürümek ve yaya olmakla ilgili olduğunu belirtir. Erkeğe bu ismin verilmesinin, ayakları üzerinde duran, işlerini yaya olarak takip eden veya gücünü, dirayetini temsil eden bir varlık olmasından kaynaklandığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Ergenlik çağına ulaşmış erkek insan için kullanıldığını kaydeder. Kur'an'daki kullanımının sadece biyolojik cinsiyet belirtmekten ziyade, sorumluluk, güç, irade ve karakter sahibi bireyi nitelemek amacını taşıdığını belirtir.

        Kalbeyn (قَلْبَيْنِ)

        İbn Fâris: "k-l-b" kökünün, bir şeyi tersine çevirmek, döndürmek, içini dışına çıkarmak manasına geldiğini ifade eder. İnsanın duygu ve düşünce merkezine bu ismin verilmesini, düşüncelerin, niyetlerin ve hislerin sürekli halden hale dönmesi, değişmesi ve bir kararda durmamasıyla açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kalbin sadece fiziksel bir organ (yürek) olmadığını; insanın akıl, ruh, ilim, idrak ve cesaret merkezi olduğunu belirtir. Bu ayette ikili formda (iki kalp) kullanılmasının, insanın irade, niyet ve yönelim merkezinin tekliğine vurgu yaptığını; bir insanın aynı anda birbirine tamamen zıt iki inancı veya sadakati tek bir merkezde barındıramayacağını ifade ettiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu: Kalb kavramının Kur'an'ın semantik alanında sadece bir duygu merkezi değil, asıl "anlama, idrak etme, doğruyu yanlıştan ayırma ve kesin karar verme" organı olarak işlev gördüğünü, insanın ontolojik ve ahlaki merkezini temsil ettiğini tahlil eder.

        Cevf (جَوْفِهِ)

        İbn Fâris: "c-v-f" kökünün, bir şeyin içi, boşluğu, ortası ve derinliği anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın veya bir nesnenin iç boşluğunu, sinesini ifade ettiğini kaydeder. Ayette kalbin barındığı manevi ve fiziksel iç mekanı temsil ettiğini, mecazi olarak insanın iç dünyasını, gizli niyetlerini ve varoluşsal derinliğini nitelediğini açıklar.

        Tuzâhirûne (تُظَاهِرُونَ)

        İbn Fâris: "z-h-r" kökünün temel anlamının sırt, arka, görünür olmak ve üstün gelmek olduğunu belirtir. "Zıhâr" eyleminin, cahiliye döneminde bir erkeğin eşine "sen bana annemin sırtı (zahr) gibisin" diyerek onu kendisine haram kılması adeti olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Zıhârın, cahiliye Arapları arasında yaygın bir boşanma veya kadını kocasız bırakarak askıya alma yemin türü olduğunu ifade eder. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak o dönemin yerleşik bir hukuksuzluğunu yıktığını ve bir erkeğin ağzından çıkan bu keyfi sözün eşini biyolojik annesine dönüştüremeyeceğini, dolayısıyla sözün ontolojik gerçekliği değiştiremeyeceğini bildirdiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Zıhâr uygulamasının sosyo-kültürel bağlamını inceler. Kur'an'ın bu ayetle ataerkil cahiliye toplumunun kadını mağdur eden keyfi yemin ve adetlerini temelden iptal ettiğini, dilin ve kuru iddiaların gerçekliği inşa etme gücüne sahip olmadığını göstererek hukuki ve ahlaki bir devrim yaptığını belirtir.

        Ed'ıyâeküm (أَدْعِيَاءَكُمْ)

        İbn Fâris: "d-a-v" kökünün çağırmak, seslenmek, dua etmek, iddia etmek ve birini bir şeye nispet etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Da'î kelimesinin (çoğulu ed'ıyâ), asıl babası olmadığı halde birine evlatlık olarak nispet edilen, iddia üzerine o isme çağrılan kişi olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Evlat edinilen, nesebi iddia edilen kişi olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ayetle, cahiliye dönemindeki hukuki evlatlık kurumunu (kişinin evlatlığını öz oğlu gibi kabul edip mirasa ve mahremiyete dahil etmesini) ilga ettiğini; salt isimlendirme ve sözlü iddianın, fıtri ve kan bağından doğan gerçek babalık-oğulluk ilişkisini kuramayacağını vurguladığını açıklar.

        Theodor Nöldeke: Evlatlık kurumuyla ilgili bu kavramın ve hükmün, doğrudan erken İslam toplumunun sosyal yapısıyla ilgili olduğunu belirtir. Arap toplumundaki yapay ve sözleşmeye dayalı akrabalık bağlarının, kan bağı ve biyolojik gerçeklik lehine nasıl yeniden düzenlendiğini tarihi bir bağlamda ele alır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Evlatlık meselesinin etimolojik arka planını incelerken "da'î" kelimesinin "iddia edilen" anlamına gelmesine dikkat çeker. Bu bağın fıtri ve ontolojik değil, tamamen sözlü bir sözleşmeye ve beşeri bir iddiaya dayalı suni bir bağ olduğuna, ayetin de bu suniliği ifşa ettiğine vurgu yapar.

        El-Hakk (الْحَقَّ)

        İbn Fâris: "h-k-k" kökünün, bir şeyin sabit, kesin, sarsılmaz, doğru, yerinde ve vacip olması anlamlarını taşıdığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Hak kavramının batılın zıddı olduğunu belirtir. Bir şeyin hikmete uygun olarak var olması, bir iddianın veya sözün gerçeğe (vakıaya) tam mutabakat sağlamasıdır. Allah'ın sözünün hak olması, onun mutlak doğru, değişmez ve her türlü asılsız, batıl iddiadan (cahiliyenin zıhar veya evlatlık iddiaları gibi) uzak olması demektir.

        Toshihiko Izutsu: Hakk kelimesinin Kur'an'da ontolojik (varoluşsal gerçeklik) ve epistemolojik (doğru bilgi) olarak iki boyutu olduğunu belirtir. Ayette "Allah hakkı söyler" ifadesinin, mutlak gerçeğin sadece ilahi kaynaktan neşet ettiğini; buna karşın cahiliye Araplarının kendi ağızlarıyla ürettikleri sosyal normların (zıhar, evlatlık) ontolojik bir temeli bulunmayan, içi boş ve batıl iddialar olduğunu karşılaştırmalı olarak analiz eder.

        Es-Sebîl (السَّبِيلَ)

        İbn Fâris: "s-b-l" kökünün uzayıp giden şey, yol, iz ve güzergah anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kolaylık ve zorluk barındırabilen, yürünen yol olduğunu ifade eder. Kur'an'da çoğunlukla fiziksel bir yoldan ziyade mecazi olarak hakikat yolu, insanı doğru amaca ve Allah'a ulaştıran inanç, nizam ve yaşam biçimi manasında kullanıldığını kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin dini terminolojide, kişiyi dünyada fıtrata uygun yaşamaya, ahirette ise kurtuluşa ve hidayete ulaştıran ilahi rehberliği ve dosdoğru yolu temsil ettiğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X