Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu-tteki(A)llâhe velâ tuti’i-lkâfirîne velmunâfikîn(e)(k) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey Peygamber! Allah’a itaatsizlikten sakın, açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme, Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.”

      Hz. Peygamber’e Yönelik Uyarılar

      Ey Peygamber! Allah’a itaatsizlikten sakın, açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme. Hitabın zâhiri -her ne kadar Resûlullah’a (s.a.) yönelik ise de- bütün insanların muhatap alınması da mümkündür. Görmez misin ki hemen akabinde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb’inden sana vahyedilene uy. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır”. O, burada genel bir ifade ile bütün insanlara hitap etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka âyetlerde resûlüne hitap etmiş olmakla birlikte başkasını kastetmiştir. Buna göre bunun böyle olması mümkündür. Ancak bu âyette kastedilenin özel olarak Resûlullah olması da uygundur. Bununla birlikte Cenâb-ı Hakk’ın hitap etmiş olduğu konu peygamberden başkasının da müşterek olduğu bir husus ise bütün insanlar söz konusu hitabın ve nehyin kapsamına girerler. Fakat eğer hitabın konusu -kendi canı hakkında öldürülmekten korksa dahi insanlara peygamberliğin tebliğ edilmesi ve peygamberliğe dair hususlar gibi- sadece peygambere has hususlar ise hitap sadece ona yönelik olur, başkası bu hitabın kapsamına girmez. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun vahiylerini iletmemiş olursun”.

      Müfessirler bu âyet hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet bir grup hakkında nâzil olmuştur. Buna göre Mekke’den Ebû Süfyân b. Harb, İkrime b. Ebû Cehil, Ebu’l-A‘ver es-Sülemî’den oluşan bir grup Uhud savaşından sonra Medine’ye gelmiş ve münafıkların lideri Abdullah b. Übeyy’i ziyaret etmişlerdir. Hz. Peygamber kendisiyle konuşmalarına izin vermişti. Onlar Hz. Ömer (r.a.) yanındayken Resûlullah’a şöyle dediler: Bizim ilâhlarımız Lât, Uzzâ ve Menât hakkında konuşma, biz de seni tanrınla baş başa bırakalım. Bu durum Hz. Peygamber’e oldukça zor geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi: Ey Peygamber! Allah’a itaatsizlikten sakın, açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme. Yine onların sana verdikleri eziyete aldırma, Allah’a dayan ve güven ilâhı beyanı da bunlar hakkında nâzil olmuştur. Bazı rivayetlerde şu hadise de geçer: Onlar Hz. Ömer yanındayken Resûlullah’la konuşmuşlar, bunun üzerine Ömer (r.a.) “Yâ Resûlallah! Bana bunları öldürmem için izin ver” demiştir. Resûlullah “hayır ben onlara eman vermiştim” buyurmuştur. Eğer bu mânada ise buradaki nehiy, antlaşma ve eman vermenin bozulması hakkındadır. Eğer ilk mânada ise buradaki nehiy, kendi ilâhları ve bunlara tapmalarına dair konuşmayı bırakması için onun taleplerini yerine getirmeye ilişkindir. Bazıları şöyle demektedir: Şeybe b. Rebîa ve benzeri Mekkeliler Resûlullah’a şöyle dediler: Ey Muhammed! Sana şu kadar mal verelim, seni şöyle şöyle zengin bir kadınla evlendirelim, bizi ve tanrılarımızı rahat bırak. Yoksa münafıklardan falanca kimseler seni öldürecek. Böyle diyerek bir grup isim saymışlardır. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti söz konusu olay hakkında ve Resûlullah’tan talep edip onu davet ettikleri anlaşmaya uymayı yasaklamasıyla ilgili olarak indirdi. Yine O, resûlüne, onlara uymayı terketmekte Allah’a dayanmasını emretti. Bunun aslı belirtmiş olduğumuz şu yorumdur: Eğer bildirilen hususlardaki yasak peygambere özel ise peygamber her ne kadar mâsum olsa da ismet sıfatı emir ve nehye engel değildir. Bilakis eğer emir ve yasak bir yerde varsa ismet sıfatı yararlı olur. Zira eğer emir ve nehiy olmasaydı ismetin bir mânası ve yararı olmazdı. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’a itaatsizlikten sakın. Onlara nübüvveti tebliğ etmeyi terketmekte. Açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme. Seni davet ettikleri ve senden istedikleri eyleme veya başka hususlara uymaya dair. Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir. Onların yapmış olduklarını ve yapacaklarını bilmektedir. Yani Allah bilmeksizin değil, onların seni yalanlayacaklarını ve seni reddedeceklerini bildiği halde seni peygamber olarak göndermiştir. Bu konuda hikmet sahibidir. Yani Allah'ın, onların seni yalanlayacaklarını ve seni reddedeceklerini bildiği halde seni onlara peygamber olarak göndermesi, bunu hikmet dışı bir davranış yapmaz. Allah bu konuda yeryüzü krallarına benzetilmez. Zira onlar birbirlerine mektup ve hediyeler gönderdiğinde eğer gönderici, gönderilen kimsenin bu mektup ve hediyeyi reddedeceğini biliyorsa ve yine de böyle davranıyorsa bu akılsızlık kabul edilir. Çünkü onlar bunları kendi ihtiyaçlarından dolayı gönderiyorlar. Yani göndericinin bir ihtiyacı bulunmaktadır. Dolayısıyla bu kişi reddedileceğini ve yalanlanacağını bildiği halde mektup ve hediye gönderirse bu akılsızlık ve hikmet dışı bir davranış olur. Allah Teâlâ ise peygamberleri insanların yararı ve ihtiyaçlarından dolayı göndermektedir. Dolayısıyla O’nun bu peygamberlerin reddedileceğini ve inkâr edileceğini bilmesi bunu hikmet dışı yapmaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nebiyy (النَّبِيُّ)

        İbn Fâris: Kelimenin "n-b-e" kökünden türediğini ve bir yerden bir yere haber taşıyan anlamını taşıdığını, aynı zamanda "n-b-v" köküyle ilişkilendirildiğinde mekân olarak veya manevi olarak yüksekte bulunan, yüce makam sahibi kimse anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kökünün "nebe" kelimesine dayandığını vurgular. Her haberin "nebe" olmadığını, sadece önemli ve kişiyi ilgilendiren büyük haberlerin bu kapsama girdiğini ifade eder. Bu bağlamda nebiyi, Allah'tan vahiy yoluyla önemli haberleri alan ve insanlara bildiren seçilmiş kişi olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery: Arapça kök sisteminden türemiş gibi görünse de kelimenin aslında dış kaynaklı olduğunu öne sürer. İbranice ve Aramice/Süryanice "nbiya" kelimesinin Arapçaya adapte edilmiş hali olduğunu, Arapların bu kelimeyi dini bir terminoloji olarak sonradan benimsediklerini savunur.

        Theodor Nöldeke: Dini bir unvan olan peygamberlik kavramının Sami dillerindeki geçişkenliğine dikkat çeker ve kelimenin köken itibariyle Aramice/İbranice dini geleneklerden Arapçaya geçtiği teorisini destekler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin etimolojisine dair İslam alimlerinin iki temel yaklaşımını birleştirir. Hem "haber veren" hem de "şerefi yüce olan" anlamlarının peygamberlik müessesesinin doğasını tam olarak yansıttığını, Allah ile kullar arasındaki elçilik makamını ifade ettiğini belirtir.

        İttaki (اتَّقِ)

        İbn Fâris: Kelimenin türediği "v-k-y" kökünün temel anlamının, insanın kendisiyle ona zarar verecek şey arasına koruyucu bir kalkan koyması, bir şeyi muhafaza etmesi olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Vikaye" kökünden türeyen bu emrin, nefsi günah veya cezadan korumak, ilahi sınırlara riayet ederek sakınmak anlamına geldiğini açıklar. Ona göre takva sadece kuru bir korku değil, insanın manevi dokusunu zedeleyecek davranışlardan iradi olarak uzak durmasıdır.

        Toshihiko Izutsu: Takva kavramını Kur'an'ın merkezi ahlaki ekseni olarak analiz eder. İslâm öncesi Arap toplumunda bedevi gururu ve kabilevi kibrin (cahiliye) hakim olduğunu, Kur'an'ın ise "ittaki" emriyle bu kibir yerine Allah'a karşı derin bir saygı, eskatolojik bir korku (ahiret bilinci) ve ahlaki sorumluluk yerleştirdiğini savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu ayette doğrudan Hz. Peygamber'e hitap eden "ittaki" (Allah'tan sakın) emrini bağlamsal olarak inceler. Bunun kişisel bir günahtan sakınmaktan ziyade, sosyal ve siyasal olaylar karşısında (münafıklar ve kafirlerin baskıları) Allah'ın belirlediği peygamberlik misyonundan taviz vermeme, ilahi sınırları muhafaza etme uyarısı olduğunu belirtir.

        Allah (اللّٰهَ)

        İbn Fâris: Kelimenin "i-l-h" kökünden türediğini ve ibadet edilen, yönelinen varlık anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin "ilah" ismine harf-i tarif (el) eklenmesiyle oluştuğunu belirtir. Ayrıca "v-l-h" köküne (veleh: hayret etmek, aklın şaşması) dayandırılabileceğini, zira insan aklının O'nun zatını kavramada hayrete düştüğünü ifade eder.

        Arthur Jeffery: Linguistik açıdan Aramice/Süryanice "Alaha" kelimesiyle olan belirgin benzerliğine ve ilişkisine değinir. Ancak kelimenin İslam öncesi Arapçada da zaten yüce yaratıcı, en büyük tanrı için kullanıldığını kabul eder.

        Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi Araplarında da "Allah" kavramının en yüce tanrı (High God) olarak bilindiğini leksikolojik delillerle ortaya koyar. Kur'an'ın yaptığı şeyin yeni bir kelime icat etmek değil, bu kelimenin semantiğini köklü bir şekilde değiştirerek onu pagan unsurlardan temizlemek ve mutlak tevhidin merkezi haline getirmek olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Etimoloji tartışmalarını derleyerek kelimenin Arapça kökenli olup "el-ilah"tan türediği görüşünün en güçlü ve yaygın kabul gören yaklaşım olduğunu, bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Yüce Yaratıcı'nın has ismi (alem) olduğunu kaydeder.

        el-Kâfirîn (الْكَافِر۪ينَ)

        İbn Fâris: "k-f-r" kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak" olduğunu belirtir. Toprağı tohumla örten çiftçiye, karanlığıyla yeryüzünü örten geceye ve zırhını elbisesinin altına gizleyen savaşçıya kök anlamı gereği "kâfir" dendiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Örtmek kökünden yola çıkarak kavramın dini terminolojide iki temel kullanımı olduğuna dikkat çeker: Birincisi, kişinin kendisine verilen nimetin üzerini örtmesi yani nankörlük etmesi; ikincisi ise Allah'ın varlığını, ayetlerini ve hakikati inkar ederek gerçeğin üzerini bilerek örtmesidir.

        Toshihiko Izutsu: Küfür kavramını Kur'an'ın anlam dünyasında "iman"ın tam zıddı olarak konumlandırır. İnkarcıların hakikati bilmedikleri için değil, inat ve kibirle Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük (kufrân-ı ni'met) edip, fıtratlarındaki gerçeği kendi iradeleriyle bastırıp örttükleri için bu isimle anıldıklarını sistemli bir semantik analizle açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kavramın anlamsal gelişimine değinerek, inkar eyleminin sadece zihinsel bir reddediş olmadığını; psikolojik bir boyutu olduğunu, kişinin fıtratında var olan hakikati çeşitli dünyevi çıkar, inat veya arzular sebebiyle bilerek perdelemesi ve örtbas etmesi anlamına geldiğini vurgular.

        el-Münâfikîn (وَالْمُنَافِق۪ينَ)

        İbn Fâris: "n-f-k" kökünün tükenmek, geçip gitmek gibi anlamları yanında, tarla faresinin yuvası (nâfika) ile olan semantik bağına işaret eder. Farenin tehlike anında kaçabilmek için yuvasına birden fazla çıkış tüneli kazması gibi, münafığın da dine bir kapıdan girip diğerinden çıkma, durumuna göre yön değiştirme eğiliminde olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kökün "nifak" kavramıyla olan ilişkisini açıklarken, kişinin iç dünyasındaki inançsızlığı ve şüpheyi gizleyerek dışarıya iman ediyormuş gibi görünmesi, yani içi ile dışının bir olmaması durumu olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery: Kelimenin doğrudan klasik Arapça köklerinden türetilmediğini, Klasik Habeşçe (Etiyopik) "menafek" (şüpheci, sapkın, tereddüt eden) kelimesinden Arapçaya girdiğini öne sürer. Bu kelimenin dini terminolojiye Habeşli Hıristiyanlarla olan kültürel temaslar sonucu geçtiğini savunur.

        Theodor Nöldeke: Jeffery'nin Habeşçe köken teorisine katılır. Kur'an'da özellikle Medine döneminde aniden ortaya çıkan bu spesifik terimin, içsel şüphe ve ikiyüzlülüğü tanımlamak üzere dışarıdan ithal edilmiş bir kavram olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Münafıklığı, Medine döneminde ortaya çıkan yeni bir sosyo-psikolojik tipoloji olarak inceler. Mekke dönemindeki açık kâfirlik (küfür) tipinden farklı olarak münafıkların, toplum içinde statü, güvenlik veya ekonomik çıkarlarını korumak için imanı bir sosyal maske olarak kullandıklarını, kalplerindeki inkarla dillerindeki ikrarın zıtlığını analiz eder.

        Alîm (عَل۪يماً)

        İbn Fâris: "a-l-m" kökünün temel felsefesinin, bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmeye yarayan işaret, iz (alamet) bırakmak olduğunu belirtir. Buna göre ilim, bir şeyi tüm hatlarıyla idrak etmek, o şeyin mahiyetine dair kesin ve net bir ayrım yapabilmektir.

        Râgıb el-İsfahânî: İlmin bir şeyin hakikatini ve mahiyetini kavramak olduğunu belirtir. "Alîm" sıfatının mübalağa kipi olduğuna dikkat çekerek, bu sıfat Allah için kullanıldığında zaman ve mekân sınırı olmaksızın gizli, aşikar, küçük, büyük her şeyi bütün detaylarıyla ve mutlak bir şekilde bilmesi anlamına geldiğini söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Allah'ın zati sübuti sıfatlarından biri olarak Alîm'i inceler. İnsan bilgisinin aksine, Allah'ın ilminin sonradan kazanılmış (kesbî) olmadığını, sebeplere dayanmadığını; aksine her şeyi ezeli ve ebedi olarak ihata eden (kuşatan) mutlak ve sınırsız bilgi olduğunu kaydeder.

        Hakîm (حَك۪يماً)

        İbn Fâris: "h-k-m" kökünün asıl manasının "engel olmak, bir şeyi alıkoymak" olduğunu ifade eder. Atı yönlendiren ve taşkınlık yapmasını engelleyen geme "hikmet" denildiğini; bu bağlamda hakîm olmanın, kişiyi cahillikten, hatadan ve zulümden alıkoyan, işleri sağlam ve kusursuz yapan özellikler taşıdığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Hikmetin, akıl ve ilim vasıtasıyla gerçeği bulmak, isabetli olanı yapmak olduğunu ifade eder. Kur'an'da Allah için kullanıldığında "Hakîm" sıfatının, O'nun hiçbir işi abesle (boş yere) yapmadığı, yarattığı her şeyde bir gaye bulunduğu ve koyduğu hükümlerin mutlak doğru olduğu anlamına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın kavramsal yapısında "Hakîm" sıfatının tesadüfi kullanılmadığını, sıklıkla ayet sonlarında bu ayette olduğu gibi "Alîm" (bilen) veya "Azîz" (güçlü) sıfatlarıyla birlikte geldiğini inceler. Bu birlikteliğin, Allah'ın bilgisinin (ilim) veya gücünün (izzet) kör, rastgele veya yıkıcı bir güç olmadığını; aksine yeryüzüne, kainata ve insan hayatına düzen veren, pratik, kusursuz bir adalet ve hükümranlık (hikmet) barındırdığını gösterdiğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin hem "her şeyi yerli yerince ve mükemmel yaratan/yöneten" hem de "kesin hüküm koyan (hâkim)" anlamlarını birlikte barındırdığına işaret eder. Bu çerçevede hikmetin, ilahi iradenin eşyadaki tecellisi ve Allah'ın fiillerindeki sonsuz gayelilik olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X