Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 113. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 113. Ayet

    وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vecâe-sseharatu fir’avne kâlû inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      113. Sihirbazlar Firavuna geldiler; 'Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır' dediler.

      114. O da 'Tamam; ayrıca sizler mutlaka yakınlarımdan olacaksınız' dedi.


      Sihirbazlar Firavun'a geldiler; 'Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır' dediler. O da 'Tamam; ayrıca sizler mutlaka yakınlarımdan olacaksınız' dedi. Yani benim katımda konum ve değer bakımından. Bu, sihirbazın amacının sadece dünya olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar üstün gelmeleri halinde ücret ve Firavun'un katında konum ve değer sahibi olmak istemişlerdir. Amacı, dünya ve sözü edilen menfaatler olan kimsenin peygamberliği hiçbir şekilde mümkün değildir. Peygamberlerin amacı din ve âhiret talebiydi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Câe (وَجَاءَ)

        Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Geçmiş zaman, üçüncü tekil şahıs fiilidir (fail olan "sihirbazlar" kelimesi akılsız çoğul/kırık çoğul formunda olduğu için fiil tekil gelebilir).

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gelmek, bir amaca ve hedefe kasti bir yönelişle varmak, bir mekâna intikal etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin Kuran'da sıradan ve tesadüfi bir gidişattan ziyade, önceden belirlenmiş bir görevi icra etmek üzere bilinçli ve kararlı bir varış olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bir önceki ayetteki "toplayıcılar gönder" emri ile bu ayetteki "ve geldiler" (ve câe) fiili arasındaki o muazzam anlatısal (narrative) hızı tahlil eder. Kuran, toplayıcıların yola çıkmasını, şehir şehir gezmesini veya sihirbazları bulma sürecini tamamen atlayarak doğrudan onların saraya "varış" anına odaklanır. Bu edebi sıçrama, Mısır'ın o totaliter ve merkezi devlet aygıtının, Firavun'un tek bir emriyle nasıl saniyeler içinde devasa bir seferberlik yaratabildiğini ve bürokrasinin o korkutucu işleyiş hızını muhatabın zihnine kazır.

        Es-Seharatü (السَّحَرَةُ)

        Tekili "sâhir" olan kelimenin etimolojik kökü s-h-r (sin-ha-ra) harflerinden oluşur. Kırık çoğul (cem-i mükesser) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının göz boyamak, bir şeyi asıl ve gerçek halinden tamamen başka bir surette göstermek, gerçeği gizleyen ince/gizli hile (aldatmaca) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sihir/seharat" kavramının nesnelerin ontolojik gerçeğini değiştiremeyen, ancak kalabalıkların optik algılarını ve psikolojilerini manipüle ederek hakikati örten, yalanı (illüzyonu) doğruymuş gibi sunan eylem ve failler ordusu olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki etimolojisini tahlil eder. Sami dilleri havzasındaki "shr" kökünün antik yakındoğu okültizm kültürüyle derin bir bağı vardır. İbranice ve Süryanicede de benzer formlarda kullanılan bu kelime, kadim dünyada gizli/büyülü sözler söyleyen ruhban sınıfını işaret eder.

        Michael Cook, "sihirbazlar" (es-seharatü) zümresinin Geç Antik Çağ ve Mısır sosyolojisindeki yerini inceler. Onlar sokak eğlendiricileri değil, doğrudan devlete bağlı, tapınakları yöneten, bürokraside yer alan ve monarşiye teolojik meşruiyet sağlayan en yüksek entelektüel/teknik sınıftır (entelijansiya). Firavun'un en büyük silahı ordusu değil, algıyı yöneten bu sâhirlerdir.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        Özel isim ve kraliyet unvanıdır. Arapça etimolojik form olarak f-r-a-n köküne dayandırılsa da aslen yabancı bir kelimedir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Acemce (Arapça dışı) kökenli olup dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu, zamanla "kibirli ve zorba her iktidar" için kullanılan mecazi bir lakaba dönüştüğünü belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev / Yüce Saray) kökünden geldiğini, İbranice (Par'ōh) ve Süryanice üzerinden Arapçaya girdiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar.

        Patricia Crone, sihirbazların doğrudan "Firavun'a" gelmesi eylemini, diktatöryal himaye (patronaj) sistemi bağlamında okur. Onlar hakikati aramak için bir meydana veya bir mabede değil, doğrudan kendilerini besleyen, istihdam eden ve otoritenin yegane kaynağı olan tiranın (kralın) şahsına gelirler. Firavun, sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda onların mesleki ve ekonomik "rabbi" (patronu) konumundadır.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir diyalogdan ziyade, bir tarafın kendi pozisyonunu, şartını veya inancını resmen dillendirmesi olduğunu açıklar.

        İnne (إِنَّ)

        Arapçada "şüphesiz ki, muhakkak" anlamlarına gelen, cümlenin içeriğini pekiştiren, şüpheleri gidermek ve talebin ciddiyetini vurgulamak için kullanılan tekit (pekiştirme) edatıdır. Sihirbazların Firavun karşısındaki özgüvenli ve pazarlıkçı tutumunu yansıtır.

        Lenâ (لَنَا)

        Arapçada "için, ait" anlamına gelen aidiyet/tahsis harfi "lâm" ile birinci çoğul şahıs "biz" (nâ) zamirinin birleşimidir. "Bizim için (var mıdır) / Bize ait olacak mı?" anlamındadır.

        Le-Ecran (لَأَجْرًا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-c-r (hemze-cim-ra) harflerinden oluşur. Başındaki "lam" (lam-ı tekit) anlamı ikinci kez pekiştirir ("Kesinlikle büyük bir ödül/ücret").

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir kimsenin yaptığı işe, harcadığı emeğe veya verdiği hizmete karşılık olarak ödenen bedel, tazminat ve kira (ücret) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ecr" kavramının bir amelin karşılığı olarak verilen dünyevi (maddi) veya uhrevi mükafat olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde bu kelimenin kullanımını "hakikatin metalaşması" (ticaretleşmesi) olarak derinlemesine tahlil eder. Kuran'da peygamberlerin evrensel parolası "Benim ücretim/ecrim ancak Allah'a aittir" (lâ es'elüküm aleyhi ecra) şeklindedir. Hakikat satılamaz ve parayla temsil edilemez. Ancak Firavun'un sihirbazları saraya gelir gelmez hakikatin ne olduğunu sormamış, derhal maddi bir pazarlığa girişerek "Bize kesinlikle bir ücret (ecr) var değil mi?" demişlerdir. Sihir (kötülük), ancak menfaat, para ve devletin fonlamasıyla ayakta durabilen paralı bir kurguyken; mucize (tevhid), hiçbir dünyevi karşılık (ecr) beklemeyen mutlak bir fedakarlıktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sihirbazların bu pazarlığını sosyolojik bir çürüme olarak okur. Onlar, devleti Mûsâ'dan kurtarmak gibi ideolojik veya milli bir kaygı taşımazlar; onların yegane motivasyonu ceplerine girecek olan paradır. Tiranlıklar, ideoloji üretemedikleri kriz anlarında aydınlarını ve sanatçılarını (sihirbazları) "ecr" (rant/ihale) dağıtarak satın almak ve cepheye sürmek zorundadırlar.

        İn (إِنْ)

        Arapçada koşul (şart) bildiren edattır. "Eğer, şayet" anlamlarına gelir. Sihirbazlar alacakları ücreti, işin sonunda ulaşacakları net ve somut bir başarı şartına bağlarlar.

        Künnâ (كُنَّا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. "Biz olursak / isek" anlamında birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiilidir.

        Nahnü (نَحْنُ)

        Birinci çoğul şahıs "biz" zamiridir. Gramatikal olarak "künnâ" fiilinin içindeki zamiri pekiştirmek ve "tahsis" (exclusivity) bildirmek için ayrıca zikredilmiştir. "Başkası değil, bizzat ve sadece biz" anlamı katarak onların mesleki kibrini ve mutlak kazanma inançlarını vurgular.

        El-Ğâlibîn (الْغَالِبِينَ)

        Tekili "ğâlib" olan kelimenin etimolojik kökü ğ-l-b (ğayn-lam-be) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine karşı üstünlük sağlamak, onu alt etmek, mağlup etmek, şiddet ve kuvvet kullanarak rakibini ezmek (zafer kazanmak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğalebe" kavramının ister fiziksel güçle isterse argüman ve zekayla olsun, rakibin direncini kırarak mutlak hakimiyet kurmak olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "ğâlibîn" (galip gelenler/yenenler) kavramının buradaki kullanımını Geç Antik Çağ'ın arena/düello mantığı ekseninde inceler. Sihirbazlar, Mûsâ ile olan karşılaşmayı teolojik bir tartışma, bir hakikat arayışı veya ahlaki bir yüzleşme olarak görmezler. Onlar için bu mesele, Firavun'un sarayında sahnelenecek sıradan bir "gladyatör dövüşü", kimin daha iyi illüzyon yaptığını kanıtlayacağı bir güç ve şov müsabakasıdır (ğalebe). "Eğer galip gelenler biz olursak" diyerek, hakikati kimin temsil ettiğine değil; seyirciyi kimin manipüle edeceğine ve kimin kralın takdirini (ücretini) kazanacağına odaklanmış o yozlaşmış (pragmatist) zihniyeti tarihe ilan ederler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X