اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَـفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَصْۣـطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
Sizi uyarmak için, içinizden bir adam vasıtasıyla Rabb'inizden size bir zikir (vahiy) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.
Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi. Bu beyanın farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Cenab-ı Hak sizi, peygamberi yalanlamaları yüzünden helak ettiği bir kavmin yerine getirdi ve sizi helak etmedi, binaenaleyh onların peygamberi yalanlamaları yüzünden helak ettiği gibi sizi de peygamberi yalanlamanız yüzünden helak etmesin! Yahut şöyle denilir: Allah sizi insan olan peygamberi, yani Nuh'u tasdik eden bir kavmin yerine getirdi, benim peygamberlik davamı nasıl yalanlarsınız, çünkü ben de insanım ve ben de sizi Allah'a kulluk etmeye ve O'nun birliğini kabule davet ediyorum? Bu, açık bir çelişkidir.
İkincisi, Nuh'u Düşünün, o insan olan bir peygamberdi, böyle iken ve bütün peygamberler insan türünden seçilip gönderilmişken, benim gibi bir insanın peygamber olarak gelmesini nasıl inkar edersiniz?
Ad Kavmi
Üçüncüsü, Cenab-ı Hakk'ın malınıza bolluk, bedenlerinize kuvvet yaratılışınıza ve endamınıza güzellik vermek suretiyle size lütfettiği nimetleri Düşünün! Ad kavminin hepsinde bu özellikler vardı. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Ad kavmine; sütunlarla dolu İrem'e". Bu ayet, malda bolluğa işaret etmektedir. Bedenen ve boy pos itibariyle güçlü kuvvetli olduklarına da şu ayette işaret edilmektedir: "(Orada bulunsaydın), Ad kavmini devrilmiş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün". Şu ayet-i kerime de onların uzun boylu ve kuvvetli kişiler olduklarına işaret etmektedir: "O şiddetli kasırga, insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi çekip alıyordu". Bundan dolayı bazı müfessirler Yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı mea.lindeki ilahi kelama, kuvvetli ve kudretli kıldı anlamını vermişlerdir. Bazıları da uzun boylu ve iri cüsseli olmak anlamını verdiler. Cenab-ı Hak, Ad kavmi hakkında üç özelliğe işaret etmektedir, bu üç özellikle onları diğer insanlardan ayırmaktadır. Birincisi, bedenen iri cüsseli olmalarıdır, Yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı mea.lindeki ayetle buna işaret etmektedir. Güçlü-kuvvetli olduklarına da, "Bizden daha güçlü kim var? dediler" mea.lindeki ayet işaret etmektedir. İkincisi, büyük servet sahibi olmalarıdır, "Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Ad kavmine; sütunlarla dolu İrem'e" mealindeki ayet de buna işaret etmektedir. Üçüncüsü de fazla bilgi sahibi olmalarıdır, "Onlar gerçeği görme yeteneğine sahip idiler" mealindeki ayet de buna işaret etmektedir.
O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Bazıları, nimetler anlamına gelen "âlâ'" (آلَاء) kelimesine belaları def etmek manası verdiler, nitekim "na'mâ"' (نَعْمَاء) kelimesi de nimetleri birine sevketmek anlamına gelir. Ancak bunların ikisi de aynı anlamdadır, belalar def edilince mutlaka başka bir nimete sevk edilmiş olur. Çünkü Cenab-ı Hak Rahman suresinde "âlâ'" (آلَاء) kelimesini belirttiği her yerde, "Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?" mealinde otuz bir kere tekrarlanan ayette ancak insana verdiği nimetleri hatırlatmaktadır. "Kur'an'ı Rahman öğretti. İnsanı O yarattı. Ona anlama ve anlatmayı öğretti" diye başlayan surenin tamamında belaların defi değil nimetlerin sevk edilmesi belirtilmektedir.
Umulur ki kurtuluşa erersiniz. Yani Allah'ın verdiği nimetleri hatırlar, bu nimetlere karşı O'na şükreder, kulluğunuzu ve şükrünüzü O'ndan başkasına yöneltmezseniz, Kurtulursunuz. Bu kelimeye kurtulmanız için veya kurtuluşa erenlerden olmanız için diye de anlam verilir.
Yorum
-
Acibtüm (عَجِبْتُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü a-c-b (ayn-cim-be) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın alışılagelmişin dışında, beklenmedik veya sebebini bilmediği bir durumla karşılaştığında duyduğu şaşkınlık, hayret ve tuhafsama (taaccüb) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "aceb" kavramının, bir nesnenin veya olayın kaynağının insan aklı tarafından kavranamaması durumunda zihinde oluşan sarsıntı ve inkar psikolojisi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde bu eylemi Âd kavminin Câhiliye zihniyeti üzerinden tahlil eder. Devasa fiziksel güçlerine ve inşa ettikleri görkemli yapılara güvenen bu materyalist toplumun, uyarıcı bir peygambere "şaşması" (acibtüm), masum bir merak değildir. Bu, aşkın bir Yaratıcı'nın insana hesap sorabileceği fikrini kendi dogmatik, dünyevi ve maddeci evren tasavvurlarına sığdıramayan kibirli aklın mutlak inkar ve alay refleksidir.
Câeküm (جَاءَكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gelmek, varmak, bir amaca veya menzile kasti bir yönelişle ulaşmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin sadece fiziksel bir yer değiştirme değil; ilahi bir uyarının, bilginin veya elçinin, muhatabın dünyasına doğrudan ve sarsıcı bir şekilde dahil olması, nüfuz etmesi anlamına geldiğini açıklar. Allah'ın mesajının "size gelmesi" (câeküm), evrenin başıboş bırakılmadığının ve ilahi iradenin tarihe aktif müdahalesinin ontolojik ilanıdır.
Zikrun (ذِكْرٌ)
Kelimenin etimolojik kökü z-k-r (zel-kef-ra) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının unutulan bir şeyi hatıra getirmek, zihinde muhafaza etmek ve dille anmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının insanın fıtratında zaten var olan ancak gafletle üstü örtülen hakikatin yeniden bilince çıkarılması, bir uyanış ve ilahi hatırlatma (vahiy) olduğunu ifade eder.
Angelika Neuwirth, "zikir" kavramını Geç Antik Çağ'ın edebi ve ritüelik bağlamında tahlil eder. Hûd peygamberin mesajının "zikir" olarak tanımlanması, onun sadece okunacak durağan bir metin değil; toplumu yaklaşan eskatolojik veya tarihsel yıkıma karşı uyandıran, aktif, canlı ve sarsıcı bir "uyarı anonsu" işlevi gördüğünü kanıtlar.
Rabbiküm (رَبِّكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlığı yaratıp onu aşama aşama kemale erdiren ve ihtiyaçlarını karşılayan mutlak otorite olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, bu ismin İbranice ve Süryanicedeki "rabbā" (büyük, ulu koruyucu) kelimesiyle etimolojik olarak doğrudan kökdaş olduğunu ve Ortadoğu monoteizminde evrensel mutlak otoriteyi imlediğini ifade eder.
Raculin (رَجُلٍ)
Kelimenin etimolojik kökü r-c-l (ra-cim-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayak, ayak üzerinde dikilmek, güç, kuvvet ve dayanıklılık olduğunu belirtir. Bedensel sağlamlığından ve işleri ayakta tutmasından dolayı insana (erkeğe) "racül" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel doğayı ve beşeriyeti (insan olmayı) vurguladığını açıklar.
Gabriel Said Reynolds, "İçinizden bir adama (racul) vahiy gelmesine mi şaşırdınız?" ifadesini Geç Antik Çağ'ın peygamberlik beklentileri ekseninde okur. Âd kavminin (ve dönemin putperest kitlelerinin) beklentisi, ilahi bir elçinin mutlaka doğaüstü bir varlık, bir melek veya yarı-tanrı olması yönündeydi. Kuran, bu mitolojik melek-elçi tasavvurunu yıkarak; hakikatin taşıyıcısının kasten ölümlü, sıradan ve "içlerinden bir insan" (racul) olduğunu vurgular. İlahi mucize, elçinin ontolojik türünde değil, getirdiği mesajın bizzat kendisindedir.
Liyünziraküm (لِيُنْذِرَكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü n-z-r (nun-zel-ra) harflerinden oluşur. İf'al babında muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine yaklaşmakta olan tehlikeyi haber vermek, onu korkutarak önlem almasını sağlamak ve teyakkuz hali oluşturmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" eyleminin kuru bir ceza tehdidi olmadığını; muhataba, başından savamayacağı bir tehlikeden kurtulabilmesi için henüz vakit varken yapılan acil ve hayat kurtarıcı bir uyarı olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki psikolojik derinliğini tahlil eder. Hûd'un misyonunun "uyarmak" (inzâr) olması, Âd kavminin içinde bulunduğu o sahte "ölümsüzlük" hissini ve kibrini paramparça etmeye yönelik varoluşsal bir müdahaledir. Uyarı eylemi, peygamberin kendi kavmine duyduğu şefkatin (kurtarma arzusunun) en sarsıcı retorik formudur.
Vezkürû (وَاذْكُرُوا)
Kelimenin etimolojik kökü z-k-r (zel-kef-ra) harflerine dayanır. Emir kipidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının zihinde tutmak, anımsamak, unutmamak ve dille ifade etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zikr" eyleminin Kuran'da geçmişte yaşanmış olayları ibret almak amacıyla düşünmek ve ilahi nimetleri bilince çıkarmak anlamında kullanıldığını ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Hûd'un "Hatırlayın" (vezkürû) çağrısını, Kuran'ın tarihsel hafıza inşası olarak tahlil eder. Peygamber, kendi argümanını güçlendirmek için kavmini soyut teorilerle değil, doğrudan insanlığın ortak tarihsel belleğiyle (Nuh tufanıyla) yüzleştirir. Tarihi hatırlamak, geçmişteki sosyolojik ve teolojik yıkımları okuyarak güncel kibre karşı ontolojik bir ders (ibret) çıkarmaktır.
Ce'aleküm (جَعَلَكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü c-a-l (cim-ayn-lam) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi bir durumdan başka bir duruma sokmak, dönüştürmek, bir hüküm vermek ve bir yere koymak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin var olan bir nesneye, topluma veya duruma yeni bir statü, görev ve misyon atamak (tayin etmek) anlamına geldiğini açıklar.
Hulefâe (خُلَفَاءَ)
Tekili "halîfe" olan kelimenin etimolojik kökü h-l-f (hı-lam-fe) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birinin arkasından gitmek, ardından gelmek, değişmek ve birinin yerine geçmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "halife" kavramının bir kimsenin yokluğunda, ölümünde veya helak olmasında onun makamını dolduran, onun ardından o yeri devralan kişi/toplum olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın tarih felsefesinde "istihlaf" (halife kılma/yerine geçirme) yasasını derinlemesine analiz eder. Hûd'un Âd kavmine "Allah sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldı" şeklindeki beyanı, muazzam bir ontolojik uyarıdır. Yeryüzündeki iktidar, servet ve güç hiçbir kavmin kendi öz malı değildir; bunlar geçici birer "emanettir". Önceki toplum (Nuh kavmi) kibri yüzünden helak edilmiş, tarih sahnesi boşalmış ve onların yerine şimdiki kavim (Âd) bir test (imtihan) olarak oturtulmuştur. Halife olmak, mutlak bir iktidar değil, her an geri alınabilecek tarihsel bir emanetçi statüsüdür.
Nûhın (نُوحٍ)
Özel isimdir. Etimolojisi tartışmalıdır.
İbn Fâris, eğer kelime Arapça kökenliyse "nevha/niyâha" (feryat etmek, yas tutmak, ağlamak) kökünden geldiğini; kavminin helakine çok ağladığı için bu ismi aldığını belirtir.
El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kurallarına uymadığını, bilakis yabancı kökenli olup Arapçalaşmış (mu'arreb) evrensel kadim bir isim olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, Nuh isminin İbranice "Nōaḥ" veya Süryanice "Nûḥ" (dinlenme, teselli) kelimelerine dayandığını; Ortadoğu monoteist geleneğinde "tufan ve kurtuluş" motifinin evrensel peygamberini imlediğini teyit eder.
Zâdeküm (وَزَادَكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü z-y-d (ze-ye-dal) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının artmak, çoğalmak, büyümek, noksanlığın zıddı olmak ve bir şeye ilave yapmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ziyâde" kavramının bir nesnenin fıtri ve asıl boyutuna, dışarıdan (ilahi bir lütufla) ekstra bir fazlalık, büyüklük veya imkan eklenmesi olduğunu açıklar.
El-Halkı (الْخَلْقِ)
Kelimenin etimolojik kökü h-l-k (hı-lam-kaf) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi pürüzsüz yapmak, ölçmek, biçmek ve bir nesnenin miktarını/oranını tayin etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramının Kuran'da fiziksel yaratılışı, insanın biyolojik yapısını, beden ölçülerini ve fıtratını ifade ettiğini açıklar.
Bestaten (بَسْطَةً)
Kelimenin etimolojik kökü b-s-t (be-sin-tı) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yaymak, genişletmek, açmak ve darlığın (kabz) zıddı olarak uzatmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bast" kavramının fiziksel hacmin, bedensel gücün, iktidarın veya ilmin muazzam bir şekilde genişlemesi, yayılması olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamındaki tarihsel ve sosyolojik gerçeklik üzerinden analiz eder. Âd kavminin yaratılışta (fiziksel yapıda) "genişlik ve büyüklük" (bestaten) ile donatılmış olması, Arabistan yarımadasının ortak kültürel hafızasındaki (efsanelerindeki) devasa, iri kıyım ve sarsılmaz mimari ustalıklarıyla bilinen efsanevi Âd savaşçıları tasviriyle tam bir uyum içindedir. Kuran, onların bu dillere destan devasa fiziksel gücünün kendilerinden menkul bir başarı olmadığını, bizzat Allah'ın onlara verdiği ekstra bir ilahi lütuf (ziyade/basta) olduğunu hatırlatarak materyalist kibri kökünden sarsar.
Âlâe (آلَاءَ)
Tekili "ilyün" veya "elyün" olan kelimenin etimolojik kökü e-l-y veya e-l-v (hemze-lam-ye/vav) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nimetler, lütuflar, iyilikler ve verilen bağışlar olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âlâ" kelimesinin Allah'ın insana hem içsel (sağlık/akıl) hem de dışsal (güç/servet) olarak verdiği gözle görülen ve görülmeyen tüm muazzam nimetleri kapsadığını açıklar.
Angelika Neuwirth, "Allah'ın nimetlerini anın/hatırlayın" (fezkürû âlâellâh) nidasını Geç Antik Çağ litürjisi (dua ve ibadet dili) bağlamında okur. Dönemin Hıristiyan ve Yahudi metinlerinde de sıkça rastlanan "ilahi nimetlerin sayılması ve hatırlatılması" motifi, muhatabı şükre davet eden, onu kibrinden arındırarak Yaratıcı'sına borçlu (minnettar) olduğunu hissettiren evrensel ve çok güçlü bir teolojik hitabet (homili) formudur.
Tüflihûn (تُفْلِحُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü f-l-h (fe-lam-ha) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının yarmak, ikiye ayırmak, toprağı sürmek ve zorlukları/engelleri aşarak istenilen sonuca ulaşmak olduğunu belirtir. Çiftçiye, toprağı sabanla yarıp tohumu ektiği ve sonunda ürün elde ettiği için "fellâh" denilmesi bu muazzam kök bağından gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "felâh" kavramının, dünyada veya ahirette insanın arzuladığı o nihai iyiliğe, güvenliğe ve ebedi zafere kavuşması (kurtuluş) olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın soteryolojisinde (kurtuluş doktrininde) "felâh" kavramını derinlemesine tahlil eder. Kurtuluşa (felâha) ermek, sihirli bir dokunuşla gerçekleşmez; aynen çiftçinin toprağı yarması (f-l-h) gibi, ahlaki bir çaba, emek ve şuur gerektirir. Hûd'un tebliğinde felahın şartı, fiziksel güce tapınmayı (şirki) bırakıp ilahi nimetleri (âlâe) hatırlamak ve Allah'a yönelmektir. Kurtuluş, kibrin zırhını yarıp, fıtrat toprağına tevhidi ekerek ontolojik bir başarıya ulaşmaktır.
Yorum
Yorum