Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 48. Ayet

    وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Venâdâ ashâbu-l-a’râfi ricâlen ya’rifûnehum bisîmâhum kâlû mâ aġnâ ‘ankum cem’ukum vemâ kuntum testekbirûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      A'râf ehli, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: Ne topladığınız güç ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı.

      A'râf ehli, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenirler. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Onlar yüzlerinin karalığı ve gözlerinin maviliği ile tanınırlar. Ancak yüzlerinin siyahlığının dışında onların dünyada sahip oldukları bazı alametleriyle tanınmış olmaları da mümkündür, çünkü onlara şöyle sesleniyorlar: Ne topladığınız güç, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı! Şayet onları dünyadaki birtakım alametleriyle tanımış olmasalardı, onları dünyada mal toplamak ve büyüklük taslamakla kınamazlardı. Bu söz fakirler için değil, ancak zenginler için söylenir, çünkü onlar mal toplamaya çalışıyor ve insanlara karşı da büyüklük taslıyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar şöyle derler: Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız". Aslında ayet, herkese hitap edilmiş gibidir, çünkü onların içinde mal toplayan ve büyüklük taslayan kimseler vardır. Bu, caizdir. Bu yorum, A'raf'ta bulunanların iyiliği ve kötülüğü eşit kimseler olduğu görüşünde olanlara göredir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Nâdâ (وَنَادَىٰ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-d-v veya n-d-y (nun-dal-vav/ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir araya gelmek, meclis kurmak ve uzakta bulunan veya kalabalık içindeki birine yüksek sesle çağrıda bulunmak, seslenmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eyleminin sadece sıradan bir konuşma değil, mesafeleri aşmak, muhatabı sarsmak veya önemli bir gerçeği ilan etmek için sesin kasıtlı olarak en yüksek perdeye çıkarılması olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki psikolojik ve retorik işlevini tahlil eder. A'râf ehlinin, cehennemdeki kodamanlara "dedi" (kâle) yerine "nâdâ" (yüksek sesle haykırdı) fiiliyle seslenmesi, bu iki mekan (surlar ile ateş) arasındaki devasa, aşılmaz ontolojik uçurumu sembolize eder. Aynı zamanda bu nida, dünyadayken ezilen veya hor görülen hakkın, zalimler karşısında ahirette kazandığı görkemli tartışılmaz üstünlüğün evrensel bir ilanıdır.

        Ashâbü (أَصْحَابُ)

        Tekili "sâhib" olan kelimenin etimolojik kökü s-h-b (sad-ha-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine eşlik etmek, onunla birlikte kalmak, ayrılmamak ve korumak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sâhib" kavramının geçici bir yoldaşlık değil, uzun süreli, kalıcı ve fıtri bir aidiyet ilişkisi kurmayı ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik tasnifinde "Ashâb" kavramını tahlil eder. A'râf bölgesi, sadece geçici bir bekleme salonu değil; oradaki insanların amelleriyle ve idrakleriyle o yüksek surlara fıtri olarak bağlandıkları, oranın asli birer unsuru (ashâbı) haline geldikleri ontolojik bir statüdür.

        El-A'râfi (الْأَعْرَافِ)

        Tekili "urf" olan bu kelimenin etimolojik kökü a-r-f (ayn-ra-fe) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi bir şeyi izinden tanımak (irfan); ikincisi ise bir şeyin en yüksek kısmı, tepesi ve atın yelesi gibi belirgin/yüksekte olan bölümleridir. Yüksekliğinden dolayı bu ayırıcı surlara "a'râf" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a'râf" kelimesinin cennet ile cehennem arasında yer alan, her iki mekana da hakim yüksek tepeler ve surlar olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "A'râf" kavramını Geç Antik Çağ'ın eskatolojik topografyası bağlamında analiz eder. Kuran'daki bu yüksek bölge motifi, dönemin Süryani ve Hıristiyan metinlerinde de rastlanan, ruhların nihai durumlarını gözlemledikleri veya ilahi adaletin tecellisine şahitlik ettikleri "limbo/ara bölge" tasviriyle derin bir teolojik paralellik taşır. A'râf, kozmik bir gözlem kulesidir.

        Ricâlen (رِجَالًا)

        Tekili "racül" olan kelimenin etimolojik kökü r-c-l (ra-cim-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayak, ayak üzerinde dikilmek, dayanıklılık ve güç/kuvvet olduğunu belirtir. Erkeklere "racül" denilmesinin sebebi de güçleri ve idarecilik vasıflarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece biyolojik cinsiyeti değil, karakter, güç, itibar ve toplumda söz sahibi olan elitleri (kodamanları) ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik gerçeği üzerinden tahlil eder. Cehennemdeki "ricâl" (adamlar/güç sahipleri), dünyadayken kabileleri yöneten, servetleriyle ve siyasi nüfuzlarıyla İslam'a karşı direnişi organize eden, kendini dev aynasında gören Câhiliye aristokrasisidir. Ayet, dünyadaki gücün (ricâl olmanın) ahiretteki mutlak zilletini gözler önüne serer.

        Ya'rifûnehüm (يَعْرِفُونَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-r-f (ayn-ra-fe) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayıran alametleri üzerinden idrak etmek, zihinde kavramak ve tanımak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "marifet" kavramının, bir varlığın dışsal belirtileri ve izleri üzerinde kafa yorarak onun hakikatini şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmek olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi teorisi ekseninde A'râf ehlinin bu "tanıma" eylemini analiz eder. Cehennemdekileri tanımak, basit bir yüz aşinalığı değildir. Bu irfan, dünyadayken kibre bürünen o liderlerin, ahirette ruhlarına kazınmış günahlarının ontolojik profilini, düştükleri manevi sefaleti keskin bir basiretle (marifetle) okuyabilme yetisidir.

        Bisîmâhüm (بِسِيمَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-v-m (sin-vav-mim) veya v-s-m (vav-sin-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmek için üzerine vurulan damga, silinmez iz ve nişan (vesm) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sîmâ" kavramının insanın iç dünyasını, ahlakını ve işlediği cürümleri dışa vuran, yüzünde veya bedeninde beliren metafiziksel/fiziksel işaret olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, bu spesifik "sîmâ" formunun Süryanice ve Aramicedeki "sīmānā" (işaret, rütbe alameti, damga) kelimesiyle ortak bir Sami mirasına dayandığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki psikolojisi çerçevesinde sîmâ kavramını tahlil eder. Dünyadayken kalpte saklanan kibir ve inkar, cehennemde bedenlerin üzerine mutlak bir suçluluk damgası (sîmâ) olarak vurulur. Ahirette hiçbir günah gizli kalamaz; ahlaki kimlik, yüzün şeklini ve rengini belirleyen evrensel bir barkoda dönüşür.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin bir gerçeği, bir hükmü veya bir felsefeyi açıkça beyan etmek olduğunu ifade eder.

        Mâ Ağnâ (مَا أَغْنَىٰ)

        Baştaki "mâ" olumsuzluk edatı, fiilin etimolojik kökü ise ğ-n-y (ğayn-nun-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının başkasına ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek, bir şeyin yerine geçmek ve fayda sağlamak olduğunu belirtir. Fakirliğin zıddı olan zenginliğe (ğınâ) bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" eyleminin (if'al babında) bir kişiyi sıkıntıdan kurtarmak, ona yeterli gelmek ve azabı defetmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili eskatolojik bir iflas tablosu olarak değerlendirir. A'râf ehlinin "Size hiçbir fayda vermedi / yetmedi" (mâ ağnâ) şeklindeki beyanı, dünyevi güç felsefesinin ahiretteki çöküşüdür. İnsanın yeryüzünde biriktirdiği hiçbir maddi veya siyasi güç, ilahi adaletin karşısında en ufak bir koruma veya "zenginlik" (iğnâ) sağlayamaz.

        Cem'uküm (جَمْعُكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü c-m-a (cim-mim-ayn) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, kalabalık oluşturmak, birleştirmek ve yığmak olduğunu belirtir. Dağılmanın (tefrika) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cem" kavramının insanın mal mülk biriktirmesini ifade ettiği gibi, etrafına kalabalık kitleler, ordular ve yandaşlar toplamasını da kapsadığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, bu kavramı Câhiliye sosyolojisi ve kabile asabiyeti üzerinden analiz eder. Dünyadaki müşrik liderlerin en büyük güven kaynağı "cem"leri, yani sahip oldukları devasa yandaş kitleleri ve biriktirdikleri servetleridir. A'râf ehlinin bu kelimeyi kullanarak cehennemlikleri sorgulaması, sayısal çoğunluğun ve kitle psikolojisinin ilahi yargı karşısında mutlak bir işe yaramazlık (hiçlik) olduğunu ilan etmesidir.

        Testekbirûn (تَسْتَكْبِرُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-b-r (kef-be-ra) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının hacim, yaş, statü veya değer bakımından büyüklük, yücelik ve azamet olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istikbâr" kavramının, kişinin kendisinde ontolojik olarak bulunmayan bir büyüklüğü iddia etmesi, hakikate boyun eğmeyi reddederek kendini olduğundan daha üstün bir konumda görmesi (haddi aşması) olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu eylemi şirkin ve küfrün psikolojik motoru olarak derinlemesine tahlil eder. Müşriklerin dünyadaki kalabalıklarına (cem) güvenerek hakikate karşı "kibirlenmeleri" (istikbâr), basit bir gurur değil; yaratıcı ile yaratılan arasındaki fıtri sınırları reddederek kendi nefsini (egosunu) ilahlaştırma krizidir. A'râf ehlinin bu son sözü, cehennemin kapılarını açan asıl anahtarın dünyevi "kibir" olduğunu ve bu kibrin ahirette sahibine ateşten başka hiçbir şey kazandırmadığını vurgulayan felsefi bir tokattır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X