Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 42. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ulâ-ike ashâbu-lcenne(ti)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince, -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar cennetliklerdir. Orada onlar ebedi kalıcıdırlar.

      İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince, biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz. Ebû Bekir el-Keysânî şöyle dedi: Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz mealindeki beyan, daha önceki İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlar anlamındaki cümle ile uyumlu değildir, o cümle "Ey ademoğulları! İçinizden ayetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse" mealindeki ayetin bağlantısıdır (sıla). O, Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz mealindeki cümlenin, daha önce geçen ayetin sılası olduğunu söylüyor. Bize göre ise baş taraftaki cümlenin sılası olması daha doğrudur, yani Biz hiç kimseye, salih amellerden gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz, aksine gücünün ve takatının daha altında olan şeyleri yükleriz. İşte onlar cennetliklerdir. Orada onlar ebedi kalıcıdırlar. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz mealindeki beyan, ancak gücünün yeteceği ve taşıyabileceği kadar yük yükleriz demektir. Bu ayet, "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti' derler" mealindeki ayetin sılasıdır. Allah şöyle buyuruyor: Biz herkese gücünün yetmediği ve taşıyamayacağı yükü değil, ancak gücünün yeteceği ve taşıyabileceği kadarını yükleriz.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin (ruhun) sükûnet bulması, şüphenin ortadan kalkması, güvenmek, tasdik etmek ve korkunun (havf) mutlak zıddı olarak emniyette olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının insanın bir gerçeği kalbiyle onaylayarak, her türlü şüpheden arınmış bir şekilde mutlak bir güvenle teslim olması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde "iman" kelimesini tahlil eder. Bir önceki ayetteki "yalanlama" (tekzib) ve "kibir" (istikbar) kavramlarının tam ontolojik zıddı olarak iman; insanın hakikat karşısında kendi egosunu aradan çekerek Tanrı'ya mutlak bir sadakatle (güvenle) bağlanmasıdır. Bu, sadece zihinsel bir kabul değil, tüm varoluşu Tanrı'nın iradesine emanet etme (emniyet) eylemidir.

        Amilû (عَمِلُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü a-m-l (ayn-mim-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir iş yapmak, çabalamak, üretmek ve eylemde bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının Arapçada sıradan bir eylemden (fiil) farklı olarak, kasıtlı, şuurlu ve belirli bir amaca yönelik olarak iradeyle gerçekleştirilen işleri ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran ahlakında iman ve amel kavramlarının birbirinden ayrılmaz (organik) yapısını vurgular. Kuran terminolojisinde soyut, içsel ve pasif bir iman eksiktir; hakiki iman, kaçınılmaz olarak dış dünyada aktif, dönüştürücü ve somut bir eyleme (amele) dönüşmek zorundadır.

        Es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        Tekili "sâliha" olan bu kelimenin etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin faydalı, iyi ve dürüst olması, bozukluğun (fesad) ortadan kaldırılarak işlerin düzeltilmesi ve onarılması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sulh" ve "salâh" kavramlarının hem bireyin kendi iç dünyasındaki ahlaki tutarlılığı hem de toplumsal hayatta adaleti, barışı ve faydayı sağlayan her türlü güzel eylemi kapsadığını açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sâlih amel" kavramını varoluşsal bir onarım eylemi olarak tahlil eder. Kuran'a göre yeryüzü, insanın hırsları ve günahları (fesad) yüzünden sürekli bir ontolojik tahribata uğrar. İman edenlerin işlediği "sâlihât" (düzeltici/iyi eylemler), evrendeki bozulan bu ahlaki ve ilahi ahengi yeniden tesis etme, dünyayı yaratılış amacına uygun hale getirme çabasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. İlk Müslümanlar için "sâlihât", sadece ritüel ibadetler değil; putperest Câhiliye sisteminin ürettiği zulme, köleliğe ve ahlaki yozlaşmaya karşı aktif bir direniş, yetimi koruma ve adil bir toplum inşa etme pratikleridir.

        Nükellifü (نُكَلِّفُ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-l-f (kef-lam-fe) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye şiddetle bağlanmak, birine zor ve meşakkatli bir iş yüklemek, katlanılması güç bir sorumluluk vermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "teklif" eyleminin (tef'îl babında) insana külfet getiren, yapılması emek, çaba ve zorluk gerektiren bir görevin ilahi veya beşeri bir otorite tarafından zorunlu kılınması olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sorumluluk (teklif) diyalektiğini bu fiil üzerinden analiz eder. Allah'ın yasa koyucu (şâri') sıfatıyla insana yüklediği dini ve ahlaki görevler (sâlihât) birer "teklif"tir; yani insanın heva ve hevesine ağır gelen, nefsi zorlayan sınırlandırmalardır. Ancak bu yükümlülük, mutlak ve sınırsız bir zorbalıkla değil, ilahi adaletin sınırları içinde belirlenmiştir.

        Nefsen (نَفْسًا)

        Kelimenin etimolojik kökü n-f-s (nun-fe-sin) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının can, kan, nefes alıp verme ve bir şeyin bizzat kendi özü (zatı) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramının insanın bedeniyle birlikte aklını, iradesini, iç dünyasını ve varoluşsal bütünlüğünü temsil ettiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki psikolojik derinliğe dikkat çeker. Teklifin (sorumluluğun) muhatabı sadece fiziksel beden değil, tüm duygu, arzu ve zaaflarıyla bizzat "nefs"tir. İlahi yasa, nefsi ezip yok etmeyi değil, onu terbiye ederek (sâlih amel işleyecek bir kıvama getirerek) yüceltmeyi hedefler.

        Vüs'ahâ (وُسْعَهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü v-s-a (vav-sin-ayn) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının genişlik, bolluk, darlığın (dîk) zıddı olarak bir şeyin içine sığabileceği kapasite, güç ve takat olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vüs'" kavramının insanın bir eylemi gerçekleştirirken aşırı bir tükenmişliğe veya yok oluşa sürüklenmeden, kendi fıtri imkanları ve gücü oranında yapabileceği maksimum kapasite olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi Kuran'ın hukuk ve ahlak felsefesindeki (teodise) ilahi merhamet ve adalet ilkesi bağlamında tahlil eder. "Hiçbir nefse kapasitesinin (vüs'ünün) ötesinde yük yüklemeyiz" beyanı, dindeki "kolaylık" (yüsr) ilkesinin ontolojik temelidir. Tanrı'nın emirleri (teklif), insan doğasını (fıtratı) tahrip edecek, onu çaresiz bırakacak veya yapılması fiziken/aklen imkansız olan (teklif-i mâ lâ yütâk) ütopik beklentiler içermez. İlahi yasa, mutlak bir adaletle insanın kapasitesiyle orantılıdır.

        Ülâike (أُولَٰئِكَ)

        İşaret ismidir. Kelimenin kökeni Arapça gramerinde işaret ifade eden "ülâ" (أولى) ve muhatap bildiren "kef" harfinin birleşiminden oluşur.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ism-i işaretin kendilerinden övgüyle (veya bağlama göre yergiyle) bahsedilen seçkin bir grubu, "işte bunlar, o kimselerdir" şeklinde kesin bir aidiyet ve işaretle belirginleştirmek için kullanıldığını ifade eder. Ayette, iman ve salih amel bütünlüğünü sağlayanların ontolojik statüsüne dikkat çekmek için retorik bir vurgu işlevi görür.

        Ashâbü (أَصْحَابُ)

        Tekili "sâhib" olan kelimenin etimolojik kökü s-h-b (sad-ha-be) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine eşlik etmek, onunla birlikte kalmak, ayrılmamak ve korumak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sâhib" kavramının geçici bir yoldaşlık değil, uzun süreli, kalıcı ve fıtri bir aidiyet (sohbet) ilişkisi kurmayı ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik tasnifinde bu kelimenin kullanımını tahlil eder. Önceki ayetlerdeki "Ashâb'ün-Nâr" (Cehennem halkı) kavramına simetrik olarak "Ashâbü'l-Cennet" kavramı, dünyada iman ve salih amelle inşa edilen ahlaki kimliğin, ahirette belirli bir mekanla (cennetle) kurduğu ebedi, ayrılmaz ve ontolojik dostluk/aidiyet ilişkisidir.

        El-Cenneti (الْجَنَّةِ)

        Kelimenin etimolojik kökü c-n-n (cim-nun-nun) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının örtmek, gizlemek ve saklamak olduğunu; toprağı sık yapraklarıyla, ağaçlarıyla ve yeşilliğiyle tamamen örttüğü için bahçeye bu ismin verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cennet" kelimesinin Kuran'da inananlara vaat edilen ebedi huzur, mükâfat ve mutluluk yurdunun mutlak ismi olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki dilbilimsel serüvenini inceler. Kelimenin Arapça c-n-n köküne uygunluğu şüphesiz olmakla birlikte, teolojik bağlamda "ahiret bahçesi/ödül yurdu" anlamında kullanımının Aramice "gantā" ve İbranice "gan" (Eden Bahçesi/Gan Eden) konseptleriyle ortak bir Sami mirasına dayandığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, cennet tasvirini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik beklentileri bağlamında analiz eder. Kuran'ın vaat ettiği bu "bahçe", insanın ilk yaratılışında Adem'le birlikte bulunduğu ancak isyan yüzünden (hübût ile) kaybettiği o çatışmasız, kusursuz ilk mekana (Eden'e), ilahi bir lütuf (iman ve amel-i salih) sayesinde yeniden ve bu kez kalıcı olarak dönüşünü sembolize eder.

        Hâlidûn (خَالِدُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-l-d (hı-lam-dal) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir yerde çok uzun süre kalmak, değişime uğramamak, yerleşmek ve mevcudiyetini sürekli olarak muhafaza etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının ölümden, çürümeden ve zamansal tahribattan muaf olarak ebediyen bir hal üzere yaşamak olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın zaman felsefesi çerçevesinde "hulûd" kavramını değerlendirir. Yeryüzündeki salih ameller, fiziksel zaman (dehr/fani ömür) içinde gerçekleşen sınırlı eylemlerdir. Ancak ilahi adalet ve rahmet, bu sınırlı eylemlere karşılık olarak inanan insanı fani zamandan çıkarıp, zamanın akışının durduğu, değişimin ve ölümün olmadığı mutlak bir boyuta (ebediyete) taşır. Cennetteki hulûd (sonsuzluk), yeryüzündeki imanın ontolojik bir mükafat olarak sonsuzlaştırılmasıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X