Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 28. Ayet

    وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ fe’alû fâhişeten kâlû vecednâ ‘aleyhâ âbâenâ va(A)llâhu emeranâ bihâ(k) kul inna(A)llâhe lâ ye/muru bilfahşâ-/(i)(s) etekûlûne ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti' derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

      Onlar bir kötülük yaptıkları zaman. İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: Her masıyet kötülüktür. "Fâhişe" (فَاحِشَة) kelimesi, hakkında şiddetli yasak bulunan her şey anlamına gelir. Mücahid şöyle dedi: Onların kötülükleri, Kabe'yi çıplak olarak tavaf etmeleri idi. Diğer tefsirciler şöyle dediler: Buradaki "fâhişe" kelimesi, ekin, hayvanlar, bitkiler onların dışında saibe, hami gibi haram kıldıkları diğer yiyecekler anlamına gelir. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi bu kelime, şiddetle yasaklanan ve engellenen her şey demektir. "Fâhişe", büyük yasaklara konu olan fiildir. Bu da iki şekilde anlaşılır; birincisi, akıl yoluyla onun büyük bir yasak olduğu anlaşılır, ikincisi de o konuda gelen dini bir delille onun büyük bir suç olduğu bilinir.

      Allah da bize bunu emretti. [Birincisi], müşrikler, o fiili Allah'ın emri ve rızası için yaptıklarını iddia ettiler. Diyorlardı ki: Şayet Allah razı olmasa ve onu emretmeseydi onları, yani babalarını cezalandırır ve onlardan intikam alırdı. İlahi buyruğu terk edip yaptıklarını meşru kabul etmeleriyle, buna Allah'ın razı olduğuna ve yaptıkları zaman bunu kendilerine emrettiğine istidlalde bulundular. Ayrıca onları yaptıklarıyla başbaşa bırakmasının Allah'ın bundan razı olduğunu ve bunu emrettiğini gösterdiğini ileri sürdüler. Tıpkı dünyada krallardan birinin emir ve yasağına muhalefet etmesi halinde kişiyi, kralın cezalandırması ve gücü yeterse ondan intikam alması gibi; eğer bunu yapmadı ise, bu onun yapılan şeye razı olduğunu gösterir. Buna göre Allah da onlardan intikam almamış ve onları cezalandırmamışsa, bu O'nun razı olduğunu ve yapılanın emrine uygun olduğunu gösterir. İkincisi, onlar müslümanların, Allah ne diledi ise o olur dediklerini duydukları için bunu sanki müslümanlardan öğrenmişler, babalarının yaptıkları fiillerin Allah'ın emrine ve rızasına uygun olduğunu zannetmişler, meşiet ile emri birbirinden ayırdetmemişlerdi. Meşiet ve irade, her failin kendi tercihi ile yapmış olduğu fiilin sıfatıdır. Mesela; diledi ve şöyle yaptı yahut irade etti ve şöyle emretti denilir, fakat kendine şunu emretti yahut kendine şunu yasakladı denilmesi caiz değildir. Onların, Cenab-ı Hakk'ın babalarını cezalandırmaması ve yaptıklarından dolayı onlardan intikam almaması onlardan razı olduğunu gösterir şeklindeki iddialarına şöyle karşılık verilir: Müşrikler, arasında onların babalarının yaptıklarına muhalif şeyler yapan ve onların yaptıklarına zıt başka şeyler yapan insanlar da vardı, Cenab-ı Hak, onlara da bir şey yapmadı, bu durum onların yaptıklarından da razı olduğunu gösterir mi? Cevaben, evet gösterir derseniz, o zaman Allah birbirine zıt yapılan iki fiilden de razı oldu demektir. Eğer o soruya hayır göstermez diye cevap verirseniz, o takdirde onların yaptıklarından Allah'ın razı olduğuna ve emrine uygun olduğuna işaret ettiği halde, aksini yapanlarınki nasıl işaret etmez? Burada çelişki vardır. Biz bu konudan daha önce bahsetmiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      Ya Muhammed! Onlara De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Bilmediğiniz halde Allah, "bunu emretti, şunu haram kıldı", nasıl dersiniz? De ki: Allah kötülüğü emretmez. Buradaki "fahşâ'" (فَحْشَاء) kelimesi, daha önce de söylediğimiz gibi büyük yasak kabul edilen veya şiddetle yasak edilen, ağır sayılan ve çok yapılan fiildir. Görmez misin ki, her çok olan şeye fahiş denilmektedir, sözde veya başka konularda insan haddi aştığı zaman fahiş yaptı denilir. Buna göre bu ayetteki "fahşâ'" kelimesi, çirkinlikte haddi aşan şey ya da çoklukta haddi aşan şey demektir. Onlar, Allah'a çok fazla iftira etmişlerdi. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Bazıları bu ayete, aksine siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyor ve Allah böyle emretti diyorsunuz, diye anlam verdiler. Şöyle de denildi: Allah hakkında mı söylüyorsunuz, yani siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylediğinizi biliyorsunuz demektir. Çünkü onlar peygamberlere iman etmiyorlardı ve onların bir kitabı da yoktu. Bu durumda Allah'ın böyle emrettiğini nereden biliyorsunuz? Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?". Allah'ın bilmemesi caiz değildir, ancak ayet bunu reddeden bir anlam içermektedir; sizin söylediğiniz ve haber verdiğiniz gibi değildir. Fakat Allah bu iddianın zıddını ve aksini bilmektedir. Allah'ın bilmemesi şeklindeki olumsuz ifade başkalarının bildiğini için durumlarını ispat etmek anlamına gelir. Buna göre onlar, bilmeden Allah hakkında konuşuyor olduklarını biliyorlar. Bu husustaki bilgilerin kaynağı, ya bu bilgileri Allah'tan alıp kendilerine haber veren peygamberlerdir, ya da kitapta yazılı buldukları bilgilerdir, insanlar oralardan bunu öğrendiler ve böylece o konuda şahitlik etmek yaygınlaştı. Oysa onlar, peygamberleri tasdik etmiyor ve onların verdikleri haberlere inanmıyorlardı, üstelik okudukları bir kitapları da yoktu. Bu durumda onlar için geride, şeytanın kendilerine vereceği telkinden başka bir şey kalmamıştır. Nitekim Allah şöyle buyurdu: "Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar".

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe'alû (فَعَلُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü f-a-l (fe-ayn-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir işi yapmak, bir eylemde bulunmak, meydana getirmek ve icra etmek olduğunu belirtir. Bu kavram, söz (kavl) kavramının zıddı olarak doğrudan fiiliyata dökülen durumları ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramının insanın kendi iradesiyle, şuurlu bir kastı veya doğası gereği gerçekleştirdiği her türlü eylemi kapsadığını açıklar. Ayette bu kelimenin kullanılması, Kâbe'yi çıplak tavaf etmek gibi ahlak dışı eylemlerin bir tesadüf veya hata sonucu değil, inatçı, sürekli ve bilinçli bir ritüel olarak "icra edildiğini" vurgular.

        Fâhişeten (فَاحِشَةً)

        Kelimenin etimolojik kökü f-h-ş (fe-ha-şın) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının çirkinlikte, kötülükte ve ahlaksızlıkta sınırı aşmak, aşırılığa kaçmak ve iğrençlik olduğunu ifade eder. Miktarı çok fazla ve rahatsız edici olan her şeye "fâhiş" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fahşâ" ve "fâhişe" kavramlarının, aklın ve şeriatın kesin olarak çirkin bulduğu, insanın fıtratını bozan son derece iğrenç söz ve davranışlar olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde bu kelimeyi "ma'rûf" (fıtratın ve aklın onayladığı iyilik) ve "takva" kavramlarının mutlak teolojik zıddı olarak tahlil eder. Fahşâ, sıradan bir günah değil, ahlaki sınırların arsızca ve pervasızca ihlal edilmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihsel bağlamda ve nüzul ortamının (iniş ortamı) sosyolojik gerçekliği üzerinden analiz eder. Bu ayetteki "fâhişe" kavramı, spesifik olarak Câhiliye dönemi Araplarının, üzerlerindeki günahkar elbiselerle Allah'ın evini tavaf etmemek gerekçesiyle Kâbe'yi tamamen çıplak bir şekilde tavaf etme âdetlerine (ritüellerine) işaret eder. Kuran, toplumun "kutsal" saydığı bu eylemi, ahlaki bir sapkınlık (fâhişe) olarak deşifre edip mahkum etmiştir.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri sesli bir şekilde bir araya getirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin Kuran'da sadece fiziksel bir konuşma değil, aynı zamanda kişinin savunduğu bir inancı, felsefeyi veya mazereti beyan etmesi olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımını Câhiliye toplumunun kendi günahlarını meşrulaştırma süreci olarak değerlendirir. Çirkin bir eylem (fâhişe) işledikten sonra "dediler ki" (kâlû) diyerek kendi teolojik ve sosyolojik argümanlarını sunmaları, Kuran'ın sıkça eleştirdiği "inkarı rasyonelleştirme" çabasının bir dışa vurumudur.

        Vecednâ (وَجَدْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü v-c-d (vav-cim-dal) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bulmak, ona rastlamak, bir nesneyi veya durumu fark etmek ve idrak etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vicdân" ve "vücûd" eyleminin bir şeye fiziksel olarak ulaşmayı ifade ettiği gibi, bir geleneğin veya inancın içine doğup onu hazır olarak bulmayı da (taklit) kapsadığını açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili Kuran'ın muhataplarıyla girdiği polemik dili bağlamında inceler. "Biz bulduk" (vecednâ) savunması, gelenekselci ve muhafazakar Câhiliye aklının en temel sığınağıdır. Akla ve vahye dayanmayan, sadece atalarından miras aldıkları ("üzerinde buldukları") pratikleri mutlak doğru kabul etme saplantısıdır.

        Âbâenâ (آبَاءَنَا)

        Tekili "eb" olan bu kelimenin kökü e-b-v (hemze-be-vav) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin aslı, kaynağı, kökeni ve besleyicisi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "eb" kelimesinin biyolojik babayı ifade etmesinin yanı sıra, geçmiş nesilleri, ataları ve geleneği kuran kurucu figürleri de temsil ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve teolojik antropolojisinde "abâ" (atalar) kavramını en kritik sosyolojik bariyer olarak tahlil eder. Câhiliye sisteminde "ataların yolu", hiçbir şekilde sorgulanamaz mutlak bir otoritedir (epistemolojik kaynaktır). Kuran, kendi tevhid sistemini inşa ederken en büyük teolojik savaşı putların bizzat kendilerine karşı değil, bu putperestliği meşrulaştıran "atalar (âbâ) kültü"ne ve körü körüne taklit felsefesine karşı vermiştir.

        Emerenâ (أَمَرَنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-r (hemze-mim-ra) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine bir işi yapmasını buyurmak, talimat vermek ve yönlendirmek olduğunu belirtir. Nehiy (yasaklama) kelimesinin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin otorite, güç ve üstünlük sahibi bir makamın (Tanrı'nın veya yöneticinin) kendi altındakilerden kesin bir eylem talep etmesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi teolojik bir iftira bağlamında analiz eder. Müşriklerin kendi ahlak dışı eylemlerini (çıplak tavafı) sadece atalarına dayandırmakla kalmayıp, "Allah da bize bunu emretti" diyerek eylemlerine ilahi bir meşruiyet katmaya çalışmaları, Kuran ahlakında şirkin ve küfrün en ileri boyutudur. Kendi beşeri ve şeytani icatlarını doğrudan mutlak otoritenin "emri" (ilahi buyruğu) olarak sunmak, Tanrı'nın ahlaki doğasına yapılmış varoluşsal bir saldırıdır.

        Kul (قُلْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün söz söylemek ve beyanda bulunmak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, emir kipi olan "kul" (De ki) fiilinin, Kuran'da vahyin doğrudan Allah'tan geldiğini, peygamberin kendi adına konuşmayıp sadece ilahi bir fermanın taşıyıcısı/aktarıcısı olduğunu gösteren kesin bir otorite ilanı olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, bu kelimenin kullanımını Mekke dönemi metinlerindeki litürjik ve yapısal bağlamda okur. "Kul" (De ki) hitabı, Geç Antik Çağ'da peygamberane söylemin (prophetic discourse) karakteristik bir formudur. Tartışmalarda ilahi müdahalenin doğrudan devreye girerek karşı tarafın argümanını (atalar ve ilahi emir iftirasını) bıçak gibi kestiği retorik bir kopuş ve reddiye işaretidir.

        Ye'muru (يَأْمُرُ)

        Kelimenin kökü yine e-m-r (hemze-mim-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, buyurmak ve yönlendirmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin Kuran'daki teolojik doğasına dikkat çeker. "Muhakkak ki Allah çirkin işleri (fahşâyı) emretmez" (Lâ ye'muru) beyanı, ilahi iradenin ahlaki karakterinin Kuran'daki en net özetidir. Tanrı'nın emirleri, O'nun mutlak temiz, adil ve ahlaki olan zatından bağımsız olamaz. İlahiyat felsefesi açısından bu ayet, Tanrı'nın keyfi olarak kötülüğü emredemeyeceğini, ilahi yasanın fıtratla ve evrensel ahlakla mutlak bir uyum içinde olduğunu vurgular.

        Ta'lemûn (تَعْلَمُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmeyi sağlayan kesin iz, işaret (alâmet) ve bilgi (ilim) olduğunu söyler. Zannın ve bilgisizliğin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyin hakikatini, özünü ve gerçeğini tam, eksiksiz ve kesin delillere dayalı olarak kavramak olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini inceleyerek, kökün ortak Sami havzasına (örneğin Süryanice "ida'ta") ait olduğunu belirtir. Kuran'ın bu kelimeyi kullanarak bilgi teorisi inşasına giriştiğine işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi kuramında (epistemolojisinde) bu fiili "cehâlet" kavramının karşı kutbu olarak tahlil eder. Müşriklerin Allah hakkında "bilmedikleri" (lâ ta'lemûn) şeyleri söylemeleri, bilgiye, vahye veya akla dayanmayan tamamen asılsız, keyfi ve zanna dayalı teolojik yalanlar üretmeleridir. Kuran ahlakında Tanrı hakkında ilimsiz (delilsiz) konuşmak, cehalet toplumunun (Câhiliye) en karakteristik göstergesi ve en büyük ahlaki suçlardan biridir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X