سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰىۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'lâ Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
"Yüce Rabbinin adını tenzih ederek an!"
Tesbih ve Tenzih
Denildi ki: Bunun değişik izahları vardır: İlki “Sebbih Rabbeke”, yani Rabbini tesbih et şeldindedir. “Sebbih ismehû” yani ismini tesbih et “Sebbih Rabbeke bi esmâih”, yani Rabb’ini isimleriyle tesbih et diye de yorumlanmıştır. “Rabb’ini tesbih et!” diye yorumlayanlar “O’nu başka varlıkların mâruz kalabileceği her türlü âfetlerden, ihtiyaç içinde olmak, zıddı ya da dengi bulunmak gibi eksikliklerden uzak tut” demiş olur. Bu haliyle yorum tevhidi işaret eder.
Bazıları ise bunu “Rabb’in için namaz kıl!” diye yorumlamışlardır. Bu yorum da muhtemeldir. Çünkü namazın bizzat kendisi bir tesbihtir. Kişi iftitah tekbiriyle namaza başlayarak diğer insanlarla olan her türlü İnsanî ilişkilerini keser, her türlü ihtiyaçlarını gidermek için gündelik alışkanlıklarından uzak durur ve namazını sırf Allah Teâlâ için kılar. Tevhit ve iman da işte budur. Çünkü kişi iman ile yapıp ettiği her şeyi sırf Allah için yapar, onlara hiçbir şaibe karıştırmaz. Hal böyle olunca da namaz, içinde yapılan tesbih değil bizzat kendisi tesbih olur. İsmin tesbihi şeklinde yorumda bulunan ise buna “O’nun ismini her türlü şaibeden uzak kıl!” anlamını verir. Bu durumda tenzih hem zatî hem de sıfatî isimlere yönelik olur. Zatî isimlerin tenzihi O’na başkasını ortak koşup, O’na ait isimlerle onları anmaması şeklinde olur. Zatî isimleri, “Allâhullezî lâ ilâhe gayruhû”, Rahmân ve benzeri isimleridir. Sıfatî isimlerin tenzihi ise fâni varlıkların nitelendikleri vasıfları Allah’a nispet etmekten uzak durmak şeklinde olur. Meselâ Âlim, Hakîm, Rahîm, Mecîd [derken insanlara ait bilmeklik, bilgelik, merhametlilik, şereflilik gibi özelliklerin aynısını Allah için de kullanmamak gibi]. Mahlûkattan herhangi birisi ilim sahibi olmakla nitelenirken kendi özünde olmayan ve sonradan kendisine dâhil olan birtakım özellikler sebebiyle olmaktadır. Keza hikmet ile nitelendirilirken kendinde olmayan ve sonradan dâhil olan birtakım dış öğeler (ağyâr) sebebiyle bilge olmaktadır. Oysa Allah Teâlâ bu vasıf ve isimleri bizzat kendi zatı itibariyle hak etmiş olmakta, dış unsurlardan ötürü almamakladır. Dolayısıyla da tenzih dış unsurlara yönelik olacaktır. Çünkü O’nun sıfatları zatına mugayir nitelikler değildir ve zatından asla ayrılmaz. Bu itibarla O’nun vasıfları itibariyle övülmesi esasen onlarla muttasıf zatı itibariyle övülmesi demektir. Doğruya muvafaak kılan ancak Allah'tır. Kimi de “Sebbihhu bi’l-hamdi ve’s-senâi” yani O’nu hamd ederek ve överek tesbih et şeklinde yorumlamıştır. Bu da sonuç itibariyle birinci yorumla aynı kapıya çıkmaktadır ki o da tevhidi ve yaratıklara ait özelliklerden tenzihi içeren hamd ve sena ile Rabb’ini tesbih et! demektir. “Rabb’inin isimlerini tesbih et” diyenin yorumu da açıktır ve o şöyle demektir: “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh” O’nun isimleri ise bilinmektedir ve onları açıklamaya ihtiyaç yoktur.
“Alâ” en yüce sözcüğü zâhiri anlamı itibariyle en aşağı ve en âdi mertebelerde olanların da varlığını gerektirir. Nitekim “ekber” sözcüğü de öyledir, zâhiri anlamı itibariyle daha küçük olanın varlığını da gerektirir. Ancak hakikat öyle değildir. Buradaki “alâ” kelimesinin anlamı, kendisi bir ihtiyaç içine düşmekten yahut bir âfete mâruz kalmaktan yücedir demektir. Aynı durum “ekber” kelimesinde de söz konusudur. “Ekber” ve “alâ”, Allah’ın sözünü ettiğimiz fâni varlıklara ait birtakım nitelik ve özelliklerden kendisine bir noksanlığın erişmesinden uzak olmakta son noktada bulunması demektir. Bu “ahsen” ve “ecmel” demek gibidir. Bir şey hakkında ahsen ve ecmel dediğin zaman onların güzellikte nihaî noktada olduklarını kastedersin, bir kıyaslama düşünmezsin. Ya da “alâ” [kalıcı özellik bildiren sıfatı müşebbehe vezni olan] “alî”; “ekber” de “kebîr” mânasındadır. Böyle bir kullanım dilde mümkündür.
Yorum
Yorum