Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 227. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 227. Ayet

    اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti veżekerû(A)llâhe keśîran ventesarû min ba’di mâ zulimû(k) veseya’lemu-lleżîne zalemû eyye munkalebin yenkalibûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ancak îman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, Allah’ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüleceklerini (başlarına nelerin geleceğini) yakında görecekler.”

      Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, Allah’ı çokça ananlar,,, başkadır. Bu istisnanın “Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar” mealindeki beyanın anlamında olması muhtemeldir ki bizim de belirttiğimiz mâna odur. Sanki şöyle buyurmuştur: Bu şairler - ki onlar kâfirlerin öncüleridir- “Biz de Muhammed’in getirdiğinin benzerini söyleyebiliriz” dediler ve şiirler söylediler, onları terennüm ettiler. Kavimlerinden birtakım yoldan çıkmışlar, onların etrafında toplanıp şiirlerini terviç ettiler; Hz. Peygamber’i ve ashabını hicvetmiş oldukları şiirleri gittikleri yerlerde paylaştılar. Allah Hz. Peygamber’i (s.a.) ve ashabını destekleme uğrunda şiirler söyleyen müslüman şairleri onlardan istisna etti ve şöyle buyurdu: Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başkadır. Çünkü onları azıp yoldan çıkanlar takip etmezler. Ya da istisnanın “Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin?” mealindeki beyandan yapılmış bir istisna olması mümkündür. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başkadır. Çünkü onlar her vadide şaşkın şaşkın dalaşmazlar, ancak yaptıklarını söylerler, yapmadıklarını ise söylemezler. Hem onlar Allah’ı çokça anarlar, zulme uğradıktan sonra O’nun resulüne ve kendi özlerine müzahir olurlar. Buna göre istisna bu iki yorumdan birine göre tabilerden, diğerinde ise küfrün elebaşları ve öncülerinden olur. Onlardan bu konuda söylenmiş bir söz vardı ki sonunda Allah, “Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar...” mealindeki âyeti ve devamını indirdi. Zira “Onu (İlâhî öğüdü) şeytanlar indirmedi” ve “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?” mealindeki âyeti açıklarken anlattığımız gibi onlar tarafından önceden söylenmiş bir söz olmaksızın bu kelâmın söz başı (ibtidâ-i kelâm) olması uygun değildir. Bu kâfirler tarafından önceden söylenmiş bir söz ve “bizzat şeytanlardır ona Kur’ân’ı indirenler” şeklinde bir yaftalama olmalı ki ona cevap olmak üzere: “Onu (İlâhî öğüdü) şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez” mealindeki beyan gelmiş olsun. Bu durum her ne kadar belirtilmemişse de verilen cevapta, onlar tarafından bu konuda önceden bir sözün söylendiği ve bir yaftalamanın bulunduğu anlaşılmaktadır.

      Sonra onlara yönelik tehditte bulundu ve Haksızlık edenler, neye nasıl dönüleceklerini (başlarına nelerin geleceğini) yakında görecekler buyurdu. Bunun âhirette zulmete, yani cehenneme evrilmeleri şeklinde olması mümkündür. Yani onlar bunu bu dünyada iken akıl yürütmeyi terkettikleri için istidlale dayalı olarak bilmeseler de o günde gözleriyle apaçık olarak görerek bileceklerdir. Ya da şöyle: Onlar bunu bu dünyada iken inatçılık ettikleri ve delile karşı tavır aldıkları için istidlale dayalı olarak bilmeseler, sonuçta iman etmeyip küfür içre diretseler de o günde gözleriyle apaçık olarak görerek bileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada "ancak, yalnız, istisna olarak, -den başkası değil" anlamlarına gelen, genel bir hükümden belirli bir grubu veya durumu muaf tutan (hasr ve istisna) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki istisna türlerini tahlil eder. Önceki ayetlerde şairlerin yalan vadilerinde savrulduğu ve eylemsiz (lâ yef'alûn) oldukları mutlak bir dille kınanmıştı. "İllâ" edatı, bu toptancı ve kategorik kınamanın önüne aniden çekilen gramatikal bir settir. Suyuti'ye göre bu, "istisna-i muttasıl" (aynı cinsten ayırma) işlevi görerek; şiir ve sanat yeteneğinin bizzat kendisinin şeytani olmadığını, ahlaki bir temele oturtulduğunda o kokuşmuş zümreden (effâk/esîm olanlardan) ontolojik olarak ayrılıp temize çıkabileceğini gösteren devasa bir hukuki ve estetik beraat (aklanma) kapısıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu istisna edatının metne kattığı ahlaki nefes alma boşluğunu inceler. Kur'an, sanatı veya şiiri toptan imha etmez. "İllâ" (Ancak şunlar hariç) diyerek, putperest kibrin elinde bir yalan makinesine dönüşen edebiyatı; hakikatin, adaletin ve tevhidin savunulmasında kullanılacak meşru bir ahlaki silaha dönüştürür. İstisna edatı, sanatın fıtratını özgürleştirir.

        Ellezîne âmenû (الَّذِينَ آمَنُوا)

        "O kimseler ki" anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "ellezîne" (الَّذِينَ) ile; güvenmek, tasdik etmek, sükunete ermek ve teslim olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında türetilmiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili "âmenû"nun (آمَنُوا) birleşimidir ("Güvenip boyun eğenler / Tasdik edip imana eren o kimseler").

        İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün özünde "korkunun, inkarın ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması ve o hakikate şeksiz şüphesiz sığınması" anlamının yattığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "iman" kavramının şiir bağlamındaki epistemolojik zıtlığını tahlil eder. Müşrik şairler (önceki ayetteki gâvûn/sapkınlar), vehimlerin, kabilevi gururun ve şeytani fısıltıların ürettiği bir "zan" (şüphe ve kurgu) denizinde yüzüyorlardı. "Âmenû" (iman ettiler) fiili; istisna edilen bu yeni şair (ve sanatçı) prototipinin ontolojik temelini atar. İnanan sanatçı, kurgularla ve hezeyanlarla değil; bizzat varlığın hakikatine duyulan o mutlak felsefi güvenle (imanla) beslenir. İman, sanatın serseri mayın gibi savrulmasını (yehîmûn) engelleyen yegâne ağırlık merkezidir.

        Angelika Neuwirth, uzamsal ve sosyolojik bağlamda bu ism-i mevsul (ellezîne) ve fiil (âmenû) kurgusunun oluşturduğu yeni zümreyi okur. "İllâ" edatından sonra gelen bu yapı, Kureyş'in o panayırlarda boy gösteren, kibirli ve yalancı şairlerinden bütünüyle kopmuş yeni, taze ve ahlaklı bir "Müslüman sanatçı/direnişçi" sınıfının (Hassan bin Sabit gibi isimlerin) teolojik meşruiyetini inşa eder.

        Ve amilû (وَعَمِلُوا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; iş yapmak, bilinçli bir çaba göstermek, kast ve niyet ile bir eylem (amel) üretmek anlamlarına gelen a-m-l (ع م ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir ("Ve eyleme döküp yaptılar / Bilinçli bir şekilde icra ettiler").

        İbn Fâris, a-m-l (ع م ل) kökünün temelinde "rastgele veya istemsizce ortaya çıkan bir fiil değil; bütünüyle insanın bilincinin, iradesinin ve kastının devrede olduğu tasarlanmış, bedensel ve pratik bir gayret" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "kavl" (söz) arasındaki ontolojik gerilimi inceler. Önceki ayette kınanan şairlerin temel özelliği sadece söz üretip "eylemsiz" (lâ yef'alûn) kalmalarıydı. İstisna edilen zümre ise anında "ve amilû" (ve eyleme döktüler) fiiliyle o kokuşmuş eylemsizlik bataklığından çekip çıkarılır. Hakikati savunan kişi, dilde estetik ürettiği kadar, hayatın içinde de o estetiğin ve ahlakın pratik yükünü (amelini) omuzlayan kişidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tevhidi ahlak felsefesinde "iman" ve "amel" kavramlarının yan yana gelişini tahlil eder. Kur'an, sadece zihinsel bir tasdiki (imanı) yeterli görmez. Şairlerin o kurgusal ve bedelsiz dünyasına karşı, inananların dünyası sarsılmaz bir "praxis" (pratik eylem) mecburiyetidir. Amel (eylem), imanın yeryüzündeki fiziksel ispatı ve sözün (şiirin/tebliğin) bedelinin bizzat hayatla ödenmesidir.

        Es-sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        Bozukluğun, çürümenin ve ifsadın zıddı olarak; onarmak, düzeltmek, barış/denge kurmak, fıtrata uygun hale getirmek ve iyi/yararlı olmak anlamlarına gelen s-l-h (ص ل ح) kökünden türemiş ism-i fâil kelimesinin kurallı, müennes ve çoğul (cem-i müennes sâlim) formudur. Fiilin nesnesi (mefulü bihi) konumundadır ("Düzeltici ve onarıcı eylemleri / Doğru ve fıtrata uygun olan o güzel işleri / Salih amelleri").

        İbn Fâris, s-l-h (ص ل ح) kökünün özünde "bir şeyin tabiatında, yapısında veya ahlakında meydana gelen her türlü bozulmanın, çürümenin ve yıkımın (fesadın) bütünüyle ortadan kaldırılarak; onun asıl fıtri, sağlıklı ve mükemmel (dengeli) durumuna geri döndürülmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "sâlihât" (onarıcı/düzeltici işler) kelimesinin sanat ve edebiyat felsefesindeki devrimci karşılığını okur. Müşrik şairler (effâk/esîm), iftira atarak, kabile asabiyetini kışkırtarak ve kadınları istismar eden şiirler yazarak yeryüzünde fıtratı tahrip ediyor (fesat çıkarıyorlardı). İnananların ürettiği söz ve eylem (amel-i salih) ise; o yalan şairlerinin kestiği bağları yeniden bağlayan, kibrin bozduğu adaleti "onaran" (s-l-h) ve yaraları saran muazzam bir estetik ve ahlaki restorasyondur. Sanat tahrip etmek için değil, "ıslah etmek" için yapılmalıdır.

        Patricia Crone, politik sosyoloji ekseninde "sâlihât" kavramının toplumsal düzeni nasıl yeniden inşa ettiğini tahlil eder. Çöl sosyolojisinde şairler savaş ve kan davası (fesat) üretirdi. Kur'an, istisna ettiği bu yeni ahlaki zümreyi "salih ameller" ile tanımlayarak; sözün ve eylemin gücünü kan dökmekten alıp, toplumsal barışı, adaleti, yetimi korumayı ve sömürüyü bitirmeyi (ıslahı) hedefleyen yeni bir tevhidi siyaset felsefesine yönlendirir.

        Ve zekerû (وَذَكَرُوا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; öğüt almak, hatırlamak, anmak, gafletten uyanmak ve zihindeki bir bilgiyi diri tutmak anlamlarına gelen z-k-r (ذ ك ر) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir ("Ve hatırladılar / Ve diri tutup zikrettiler").

        İbn Fâris, z-k-r (ذ ك ر) kökünün temelinde "bir bilginin, hakikatin veya varlığın zihinde (veya kalpte) uyanık/taze tutulması, unutulmaktan ve paslanmaktan korunması, gerektiğinde dil veya eylemle yeniden şuur düzeyine çıkarılması" anlamının bulunduğunu belirtir. Gafletin ve unutkanlığın (nisyanın) tam zıddıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "zikir" (hatırlama) eyleminin pagan aklındaki sarhoşluğa vurduğu darbeyi inceler. Müşrik şairler hezeyan (hiyam) içindeydiler; yani gerçeklikten bütünüyle kopmuş, şehvetin ve kibrin uyuşturucu etkisiyle asıl fıtratlarını "unutmuşlardı" (nisyan). "Ve zekerû" (Ve hatırladılar/zikrettiler) eylemi; inananların o kurgusal sarhoşluğa düşmeden, varlığın kökünü, ahlaki sorumluluklarını ve ilahi otoriteyi sürekli bilinç düzeyinde (diri) tuttuklarını gösteren devasa bir epistemolojik uyanıklık halidir.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Yaratıcı'nın zatına has, mutlak, eşsiz ve her türlü eksiklikten münezzeh olan özel ismidir. Fiilin (zekerû) nesnesi (mefulü bihi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Allah'ı / Yegâne Mutlak İktidarı").

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında bu ismin Arap yarımadasındaki etimolojik ve teolojik gelişimini tahlil eder. Kelimenin kökeni "El-İlah" (Belirli/Tek İlah) kavramından gelir. Kur'an bu lafzı kullanarak; kabilelerin taptığı o sayısız, aciz ve yatay put (ilah) kalabalığını tek bir dikey, mutlak ve aşkın "İsim" (Allah) altında silip atar. Şairlerin övdüğü kralların ve kabile reislerinin yerini, bütün evreni yöneten o Yegâne Otorite (Allah) alır.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde zikrin nesnesi olarak "Allah" lafzının seçilmesini okur. Kureyş şairleri şiirlerinde kendi kabilelerini, atalarını, sevgililerini veya putlarını (Lat, Uzza) "anıyor" (zikrediyor) ve onlara methiyeler diziyorlardı. İnananlar ise dillerini ve kalplerini bu yatay putlardan bütünüyle temizleyerek; anılmaya (zikredilmeye) layık tek varlığın göklerin İktidarı (Allah) olduğunu ilan edip, edebiyatı ve dili putperestlikten arındırırlar.

        Kesîran (كَثِيرًا)

        Çoğalmak, sayısı artmak ve yoğunlaşmak anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş sıfat/zarftır. Mef'ul-ü mutlak (eylemin miktarını bildiren zarf) olarak fetha ile nasb edilmiştir ("Çokça / Bolca / Sık sık ve yoğun bir şekilde").

        Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çokluk) kavramının zikirle birleştiğindeki felsefi koruyuculuğunu tahlil eder. İnsanın zihni ve kalbi dış uyaranların (özellikle o dönemde müşriklerin yalanlarının ve propagandalarının) yoğun saldırısı altındadır. Zikrin "çokça" (kesîran) yapılması; sıradan bir sayısal tekrar değil, o şeytani fısıltıların (tenezzül-ü şeyâtîn) kalbe sızmasını engelleyecek sarsılmaz, kesintisiz ve devasa bir "şuursal barikat/kalkan" inşa etmektir. Yalanın çokluğuna (ekseruhum kâzibûn) ancak hakikatin "çokça" hatırlanmasıyla (zekerullâhe kesîran) direnilir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zarfın (kesîran) psikolojik direniş hattını inceler. İnananlar, zalim bir pagan toplumunun ortasında yaşamaktadır. Onların her köşe başında duydukları o yıkıcı şair sözlerine karşı ayakta kalabilmeleri; ancak Yaratıcı'yı hayatın her anına (pazarda, savaşta, gecede) bütünüyle nüfuz edecek kadar "çokça ve yoğun bir şekilde" (kesîran) bilinçlerinde tutmalarıyla mümkündür. Zikir, inananın nefes alma biçimi olmalıdır.

        Ventesarû (وَانتَصَرُوا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; yardım etmek, arka çıkmak, zafer kazanmak ve mazlumun hakkını (öcünü) zalimden alması anlamlarına gelen n-s-r (ن ص ر) kökünden, ifti'âl babında (intisâr) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir ("Ve kendilerini savundular / Ve zalimden haklarını aldılar / Ve adil bir direnişle zafer/yardım aradılar").

        İbn Fâris, n-s-r (ن ص ر) kökünün özünde "birine gelen ağır bir belayı, zulmü veya saldırıyı bertaraf etmek için ona güç vermek, arka çıkmak ve hakikati ayakta tutmak" anlamının bulunduğunu aktarır. İfti'âl babı (intisâr) ise; kişinin uğradığı bir haksızlık karşısında pasif kalmayıp, kendi hakkını savunmak ve o zulmü defetmek için bizzat harekete geçmesi (hakkını araması) demektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "intisâr" kavramının İslam ahlak felsefesindeki o devasa ve gerçekçi direniş boyutunu tahlil eder. Kur'an inananlardan "hristiyanvari bir pasifizm" (sağ yanağına vurana sol yanağını dönme) talep etmez. Ahlaklı olmak, zulüm karşısında ezilmek veya sessiz kalmak demek değildir. Şairlerin yalanları ve müşriklerin kılıçları karşısında inananlar; meşru müdafaa hakkını kullanarak kendilerini edebi, siyasi ve askeri olarak "savunma, zalimden hakkını alma" (ventesarû) cesaretini gösteren onurlu, dik duruşlu ve aktif bir direniş zümresidir.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu fiilin barındırdığı meşru müdafaa hakkını okur. İnananlar ve onların (Hassan bin Sabit gibi) söz ustaları; müşrik şairler gibi yalan yere hicivler yazıp insanlara saldırmazlar. Ancak onlara iftira atıldığında (zulmedildiğinde), o saldırıyı pısırıkça sineye çekmez, bizzat hakikatin kılıcıyla (veya şiiriyle) zalime karşı bir kontratak geliştirerek "kendilerini savunur ve intisar ederler". Bu, tevhidi siyasetin kaba güce karşı kullandığı meşru, orantılı ve ahlaki savunma (ve misilleme) doktrinidir.

        Min ba'di (مِن بَعْدِ)

        Arapçada -den/-dan anlamı katan "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; bir şeyin ardı, sonrası, bitimi ve gerisinde kalması anlamlarına gelen b-a-d (ب ع د) kökünden türemiş zaman zarfının birleşimidir ("Sonrasında / Ardından / Takiben").

        Angelika Neuwirth, zamansal koordinatlar bağlamında "min ba'di" (sonrasında) zarfının inşa ettiği o kusursuz ahlaki sıralamayı tahlil eder. İnananların o direnişi, savunması veya karşı atağı (intisâr); durduk yere, keyfi bir saldırganlıkla başlamaz. Bu edat, onların eylemini mutlak surette "kendilerine yapılan bir haksızlığın sonrasına" (reaksiyona) hapsederek; İslami direnişi (veya edebi savunmayı) provokatif bir saldırı (agresyon) olmaktan çıkarıp, yüzde yüz meşru, ahlaki ve hukuki bir "savunma/tepki" pozisyonuna oturtur.

        Mâ zulimû (مَا ظُلِمُوا)

        İsmi mevsul (veya masdariyye) olan "mâ" (مَا) edatı ile; bir şeyi asıl bulunması gereken fıtri ve meşru yerinden başka bir yere koymak, hakkı çiğnemek, sınır aşmak ve haksızlık etmek anlamlarına gelen z-l-m (ظ ل م) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi meçhul (edilgen geçmiş zaman) fiilinin birleşimidir ("Zulme uğratılmalarının / Haksızlığa ve baskıya maruz bırakılmalarının").

        İbn Fâris, z-l-m (ظ ل م) kökünün temelinde "bir şeyin hak ettiği değeri noksanlaştırmak, sınırı aşarak bir nesneyi/durumu fıtratına aykırı bir noktaya yerleştirmek ve mutlak karanlık/aydınlığın yokluğu (zulmet)" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "zulm" fiilinin burada meçhul (edilgen) kalıpta (zulimû) gelmesinin barındırdığı tarihsel trajediyi okur. Ayet "Kureyş onlara zulmettikten sonra" demez, faili gizleyerek sadece inananların o ezilmiş, yalanlanmış ve eziyet çekmiş "mazlum/karanlıkta bırakılmış" (zulimû) pozisyonlarına odaklanır. Bu edilgen yapı; Mekke dönemindeki o ilk Müslümanların (ve peygamberin) Kabe'de, panayırlarda ve sokaklarda şairlerin iftiralarına ve tiranların kılıçlarına nasıl haksızca ve acımasızca (fıtrata aykırı bir şekilde) maruz kaldıklarını gramatikal olarak tarihin vicdanına işler. İntisar (savunma), bu ağır zulmün zorunlu sonucudur.

        Ve seya'lemu (وَسَيَعْلَمُ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi, yakın gelecek zaman ve kesinlik bildiren "se" (سَ) edatı (harfü't-tenfîs) ve; bilmek, bir şeyin hakikatine nüfuz etmek, mutlak idrak etmek anlamlarına gelen a-l-m (ع ل م) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari fiilin birleşimidir ("Ve yakında bilecekler / Ve çok geçmeden mutlak surette idrak edecekler").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde muzari fiilin başına gelen "se" (yakında) edatının belagatteki "va'îd ve tehdit" (korkutucu vaat) işlevini tahlil eder. Şuarâ suresi boyunca inat eden, şairlerin peşinden giden ve inananlara zulmeden o kibirli kitlelere karşı; ayet aniden zamanı daraltır. "Se" edatı, o ilahi hesabın (veya yıkımın) ulaşılamaz bir gelecekte değil, nefes kadar yakın, an meselesi ve kaçınılmaz bir ufukta beklediğini ilan eden devasa bir psikolojik balyozdur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ya'lem" (bilecek) fiilinin barındırdığı epistemolojik şoku inceler. Müşrikler yeryüzünde servetleriyle ve putlarıyla çok şey "bildiklerini" zannediyorlardı. Vahiy onlara "Yakında bileceksiniz" diyerek; onların o sahte bilgilerinin ve şair kurgularının azap anında (veya ölümde) nasıl paramparça olacağını, asıl o kaskatı ve yakıcı "tevhidi gerçeği" iliklerine kadar hissedecekleri o sarsılmaz idrak anını (ahireti/helakı) haber verir.

        Ellezîne zalemû (الَّذِينَ ظَلَمُوا)

        "O kimseler ki" anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "ellezîne" (الَّذِينَ) ile; fıtratı bozmak, karanlık üretmek ve haksızlık etmek anlamlarına gelen z-l-m (ظ ل م) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (aktif/etken) fiilin birleşimidir. Seya'lemu fiilinin faili (öznesi) konumundadır ("O zulmeden kimseler / O haksızlık ve karanlık üreten tiranlar").

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" (karanlık/haksızlık) kavramının buradaki etken (aktif) kullanımını, birkaç kelime önceki edilgen (zulimû) kullanımla karşılaştırır. İnananlar zulme "uğratılmış" (edilgen) tarafken; Kureyş'in o şımarık tiranları, iftiracı şairleri ve peygamberi yalanlayanlar bizzat eylemin faili, kötülüğün üreticisi ve fıtratı kasten bozan "zalimler" (zalemû) olarak hedefe oturtulur. Kur'an onlara "müşrikler" veya "şairler" demez, doğrudan evrensel suç kategorisi olan "zalimler" sıfatını yapıştırarak, onların ontolojik konumunu (karanlığı tercih etmelerini) tesciller.

        Eyye (أَيَّ)

        Arapçada "Hangi, nasıl bir, ne tür" anlamlarına gelen, cümleye hem soru (istifham) hem de taaccüb/dehşet katan edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "istifham-ı ta'zîm ve tehlîl" (büyüterek ve dehşet saçarak korkutma) işlevini okur. Ayet "Kötü bir yere dönecekler" gibi sıradan bir cümle kurmaz. "Eyye..." (Nasıl bir/Hangi...) yapısı, o zalimlerin karşılaşacağı felaketin (veya ahiret azabının) boyutlarını, insan aklının sınırlarını aşan, tahayyül edilemez ve korkunç bir belirsizlik içine (mutlak bir dehşete) fırlatarak muhatabın zihnini parçalar.

        Munkalebin (مُنفَلَبٍ)

        Dönmek, tersyüz olmak, bir halden bütünüyle zıt bir hale geçmek, baş aşağı olmak ve aslına rücu etmek anlamlarına gelen k-l-b (ق ل ب) kökünden, infi'âl babında (inkılâb) türetilmiş ism-i mekân veya ism-i zaman (ya da mimli masdar) kelimesidir ("Bir devriliş yerine / Dönüp varacakları o baş aşağı oluş noktasına / Bir tersyüz oluşa").

        İbn Fâris, k-l-b (ق ل ب) kökünün temelinde "bir şeyin bütünüyle içinin dışına çıkması, üstünün altına gelmesi, yönünün sarsılmaz bir şekilde değişerek bütünüyle devrilmesi ve tersyüz olması" anlamının yattığını belirtir. (İnkılap kelimesi de devrim/tersyüz olma anlamında buradan gelir).

        Dücane Cündioğlu, "munkaleb" (tersyüz oluş yeri) kavramının barındırdığı o devasa ontolojik devrimi tahlil eder. Zalimler ve o kibirli şairler, yeryüzünde tahtlarında oturuyor, zayıfları eziyor ve kendilerini "üstte/zirvede" görüyorlardı. Azap veya ahiret anı, sıradan bir ceza değil; bütünüyle bir "inkılap" (devriliş) anıdır. Yani yeryüzünün o sahte hiyerarşisinin bütünüyle baş aşağı edildiği, zirvedekilerin en dibe (esfel-i safiline) çakıldığı, yalanların çöktüğü o devasa kozmik tersyüz oluştur.

        Yenkalibûn (يَنقَلِبُونَ)

        Dönmek, tersyüz olmak, baş aşağı devrilmek anlamlarına gelen k-l-b (ق ل ب) kökünden, infi'âl babında (inkılâb) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Cümlenin sonunu (fasılayı) bağlar ("Dönüp devrileceklerini / Tersyüz olup yuvarlanacaklarını").

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "inkılâb" (devrilme) eyleminin pagan aklındaki "zamanın döngüsü" (dehr) inancına vurduğu eskatolojik (sona dair) darbeyi inceler. Müşrikler için zaman kör bir döngüydü ve hesap sorucu bir makam yoktu. Şuarâ suresinin bu son fiili (yenkalibûn), tarihin ve zamanın başıboş olmadığını; aksine fıtratı bozan her zalimin ve hakikati tersyüz eden her şairin, sonunda ilahi adaletin o kaskatı duvarına çarpıp "baş aşağı devrileceği" (inkılap edeceği) mutlak, teleolojik (amacı olan) ve sarsılmaz bir hesap gününe doğru hızla yuvarlandığını ilan eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Şuarâ suresinin bu kelimeyle (yenkalibûn) bitmesinin kurduğu o kusursuz edebi ve teolojik kurguyu özetler. Sure boyunca Musa'dan Şuayb'a kadar bütün peygamberlerin, karşılarındaki zalim tiranlarla (Firavun, Âd, Semud, Eyke) olan mücadeleleri anlatılmış; ve o devasa iktidarların her birinin ilahi bir azapla nasıl "tersyüz edilip devrildikleri" (helak edildikleri) gösterilmişti. Surenin finali; Mekke'nin o zalim tiranlarına ve yalan üreten şairlerine yönelerek: "O geçmiş medeniyetlerin nasıl devrildiğini duydunuz; şimdi siz de o yaptığınız zulümler yüzünden, yakında (seya'lemu) tıpkı o eski tiranlar gibi, nasıl feci bir devrilişle (munkalebin) baş aşağı uçuruma yuvarlanacağınızı (yenkalibûn) bekleyip görün!" şeklinde, kıyamete kadar yankılanacak devasa ve sarsılmaz bir ilahi manifesto (tehdit ve adalet ilanı) ile kapanır. Zulüm, kendi devrilişinin mimarıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X