Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 219. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 219. Ayet

    وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetekallubeke fî-ssâcidîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      217-219. “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allah’a güvenip dayan.”

      Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resûlüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah’a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” (الرَّحِيمِ) dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Azîz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahîm” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Azîz’i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak Onun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O’nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz, “el-Azîz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.

      Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ’nın nasbi ile değil de ref‘i ile “yürîke” (يُرِيكَ), yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükû, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız”. Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu. Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa’nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fi’s-sâcidîn” (وَتَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّاجِدِينَ) yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve tekallubeke (وَتَقَلُّبَكَ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; dönmek, bir halden başka bir hale geçmek, sürekli hareket etmek anlamlarına gelen k-l-b (ق ل ب) kökünden, tefa'ul babında türetilmiş masdar "tekallub" (hareketlilik/dönüşüm) ve "senin" anlamındaki ikinci tekil şahıs zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir ("Ve senin hareketlerini / Ve senin halden hale geçişini / Senin o devingen dolaşmanı").

        İbn Fâris, k-l-b (ق ل ب) kökünün özünde "bir şeyin içinin dışına çıkması, tersyüz olması, bir konumdan diğerine geçerek sürekli ve kesintisiz bir şekilde hareket etmesi (inkılap)" anlamının yattığını belirtir. İnsanın duygu, inanç ve irade merkezine "kalp" denmesi de bu sürekli değişen, titreşen ve dönen fıtri doğasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekallub" kelimesinin tefa'ul babında kullanılmasının ontolojik şiddetini tahlil eder. Bu bab, eylemin bizzat özne tarafından, belirli bir bedensel veya ruhsal çabayla, ısrarla, aşama aşama ve tekellüf (gayret) ile gerçekleştirilmesini ifade eder. Burada peygamberin namaz (ibadet) anındaki o sarsıcı bedensel hareketleri (kıyam, rüku ve secde arasındaki geçişleri) veya müminlerin safları arasındaki o aktif fiziki dolaşması kastedilir.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "ve" bağlacının (atıf harfinin) belagatteki işlevini inceler. Bu kelime, bir önceki ayetteki "yerâke" (seni görür) fiiline matuftur. Yani ayetin tam açılımı "Senin kalktığın anı görür, ve secde edenler arasındaki o devingen hareketlerini (tekallubeke) de görür" şeklindedir. Bu gramatikal atıf, ilahi gözetimin (rüyetin) donuk ve tek bir ana hapsolmadığını; peygamberin yalnızlıktan çıkıp cemaatleştiği o bütün varoluşsal süreci saniye saniye kuşattığını gösterir.

        Dücane Cündioğlu, "tekallub" (dönme/hareket etme) eyleminin felsefi ve ontolojik dinamizmini okur. İbadet veya tevhidi direniş, donuk, statik ve pasif bir ayin değildir; o, insanın Yaratıcı karşısında girdiği o sarsıcı ruhsal hallerin bedene yansımasıdır. "Hareketlerini/dönüşlerini" (tekallubeke) izlemek; peygamberin kalabalıkları tevhitte örgütlerken, omuz omuza saf tutarken sergilediği o devasa felsefi devingenliğin, ahlaki yorgunluğun ve varoluşsal çabanın doğrudan Yüce Kudret tarafından tasdik edilip ebedileştirilmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin (tekallubeke) barındırdığı tebliğ ve cemaat psikolojisini inceler. Peygamber, gecenin karanlığında yapayalnız ibadet eden, hayattan kopuk (izole) bir mistik (ruhban) değildir. O, inananların (sâcidîn) dertleriyle dertlenen, onların arasında dolaşan, namazda safları düzenleyen, onlara imamlık yaparken bedenen ve ruhen sürekli bir eylem (tekallub) halinde olan aktif, devrimci ve sosyal bir liderdir. Allah, elçisini mağaranın sessizliğinde değil; o diriliş eyleminin tam merkezinde, mümin cemaatin içinde bir oraya bir buraya dönüp uğraşırken "görmektedir".

        Fî (فِي)

        İçinde, zarfında, dahilinde ve arasında anlamlarına gelen harf-i cerdir.

        Angelika Neuwirth, uzamsal (spatial) bağlamda "fî" (içinde/arasında) edatının kurduğu o devasa tevhidi sosyolojiyi tahlil eder. Bir önceki ayette peygamber tek başına "ayağa kalkarken" (tekûmu) resmedilmişti ve yapayalnızdı. Bu ayette ise aniden "fî" (içinde) edatıyla o yalıtılmışlık bütünüyle son bulur. Peygamber, omuz omuza vermiş bir kitlenin "tam içine, merkezine ve zarfına" yerleştirilir. Bu edat, İslam'ın sadece bireysel bir aydınlanma teolojisi değil; ancak cemaatle, yoldaşlarla ve "birlikte" (fî) var olabilen kaskatı bir toplumsal (ve dikey) nizam olduğunu gramatikal olarak deklare eder.

        Es-Sâcidîn (السَّاجِدِينَ)

        Eğilmek, boyun eğmek, kibrini ayaklar altına alıp tevazu ile yere kapanmak ve mutlak itaat etmek anlamlarına gelen s-c-d (س ج د) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Harf-i tarif (El) almış olup, "fî" harf-i cerinden dolayı "yâ" ile mecrurdur ("Secde edenlerin / Mutlak itaate bürünüp yere kapanan o kimselerin").

        İbn Fâris, s-c-d (س ج د) kökünün temelinde "bir varlığın kendi dikey kibrini tamamen kırarak, kendisinden çok daha üstün, aşkın ve yüce bir makam karşısında bütünüyle alçalması, eğilmesi, mutlak bir sükûnet ve tevazu ile ona boyun eğerek teslim olması" anlamının yattığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "secde" mefhumunun pagan Arap aklında yarattığı o yıkıcı felsefi depremi inceler. Bedevi ve müşrik bir Arap için yere kapanmak (secde), zilletin, köleliğin ve onursuzluğun en aşağılık fiziksel eylemiydi. Kabile reisi veya Mekke aristokratı, başka bir gücün önünde asla başını yere eğmezdi. Vahiy, insanın o en kibirli uzvunu (alnını) alıp doğrudan toprağa (secdeye) yapıştırarak; yeryüzü tiranlığının ve putperest kibrin omurgasını ezip geçer. Secde edenler (sâcidîn), yeryüzündeki hiçbir puta, kula, kabileye veya statükoya boyun eğmediklerini, sadece ve sadece göklerin İktidarı önünde küçüldüklerini (ve böylece asıl özgürlüğe kavuştuklarını) ilan eden o devrimci eylemin fıtri aktörleridir.

        Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu çoğul ismin barındırdığı eşitlikçi ve anayasal devrimi tahlil eder. Secde (s-c-d) eylemi, sosyal sınıfları (efendi ile köleyi, zengin ile yoksulu) tamamen aynı hizada ve aynı toprağın üzerinde eşitleyen muazzam bir ritüeldir. Kureyş'in o kast sistemine ve servete dayalı parçalanmış toplumu karşısında; "secde edenler" (sâcidîn) omuz omuza saf tuttuklarında, aralarındaki tüm dünyevi rütbeler ve ayrıcalıklar sıfırlanır. Yaratıcı'nın övgüyle izlediği o kitle (fîs sâcidîn); yeryüzünün en asil, en eşitlikçi ve asabiyete/kibre en kapalı sivil itaat merkezidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sâcidîn" (secde edenler) sıfatının "mü'minîn" (inananlar) yerine seçilmesindeki o fiziksel ve edebi şiddeti okur. İman kalpte olan görünmez bir tasdiktir. Ancak secde, imanın bürünebileceği en kaskatı, en görünür, en itiraz edilemez ve en provokatif bedensel formdur. Yaratıcı, elçisini sıradan, pasif bir kalabalığın içinde değil; alınları toprağa değen, varoluşlarını o dikbaşlı Kureyş aklına inat Allah'a adamış o eylemsel "secde edenlerin" (sâcidîn) arasında dolaşırken resmeder. Bu, tevhidin müşrik oligarşisine karşı sahaya sürdüğü en estetik ve en sarsılmaz ontolojik tablodur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, 218 ve 219. ayetlerin kurduğu o devasa ontolojik şahitliği ve tevhidi kurguyu özetler. "O ki; yapayalnızken ayağa kalktığında (tekûmu) seni görür; ve ardından o inananları örgütleyip, kibrini yenmiş secde edenlerin arasına karıştığındaki (tekallubeke fîs sâcidîn) o devasa tevazuunu ve cemaatini de görür." Yalnızlıkla ve zorlu bir itirazla (kıyamla) başlayan tevhidi isyan, secde eden devasa bir cemaatin (sâcidîn) birliğinde en mükemmel ahlaki sınırına ulaşır. Ve Allah, elçisini yalnızken El-Azîz olarak destekler, cemaatin içindeyken Er-Rahîm olarak sarmalar. Tevekkül, bu mutlak gözetimin (rüyetin) kalbinde yeşerir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X