Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 216. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 216. Ayet

    فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-in ‘asavke fekul innî berî-un mimmâ ta’melûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şayet sana karşı gelirlerse de ki: ‘Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım!”

      Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım. Müfessirler şöyle dediler: Bu “Yakın akrabanı da uyar” âyetine yöneliktir ve onunla bağlantılıdır. Sanki şöyle buyurmuştur: Yakın akrabanı da uyar. Şayet sana karşı gelirlerse de ki; “Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım”. Hz. Peygamber (s.a.), o kâfirlerin yapmakta olduklarından elbette uzak idi. Ancak muhtemeldir ki onlar, Hz. Peygamber’den, o kendilerini uyarınca, bazı durumlarda kendilerine uymasını, bazı işlerinde kendilerine katılmasını istemiş, ancak bu şekilde kendilerinin de emrettiği ve çağrıda bulunduğu bazı hususlarda ona uyacaklarını söylemiş olabilirler. İşte o anda Hz. Peygamber (s.a.) onlara şöyle demiş: Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım ve onların davet ettiği fiillerden, kendilerine yardımını istedikleri ve yaptığı işleri görmezlikten gelme gibi taleplerinden uzak olduğunu belirtmiş olur. Sonra buyurdu ki: 217. ayet.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Fe in (فَإِنْ)

        Takip, nedensellik ve ihtimal bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; şayet, eğer, farz edelim ki anlamlarına gelen "in" (إِنْ) şart edatının birleşimidir ("Bunun üzerine şayet / Buna rağmen eğer").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu bağlaç ve edat diziliminin belagatteki felsefi geçiş (iltifat/kopuş) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette peygambere, inananlara karşı son derece şefkatli olması ve kanatlarını indirmesi (tevazu) emredilmişti. Ancak bu merhamet atmosferi, "Fe in" (Ama şayet) edatıyla aniden kaskatı bir ihtimale, hukuki bir şarta ve mutlak bir çatışma zeminine çekilir. Şefkat yasası, hakikate karşı direniş (isyan) başladığı anda yerini ilahi sınırların o soğuk ve tavizsiz "şart" (in) cümlesine bırakır.

        Dücane Cündioğlu, "in" (şayet) edatının barındırdığı o devasa ahlaki hürriyeti okur. Yaratıcı, elçisine inananları korumasını söyler ancak kitleleri iradeleri dışında zorla boyun eğdirmesini emretmez. "Şayet..." vurgusu, muhatabın (insanın) hakikate karşı "itaat" ile "isyan" arasında tercih yapabilme hürriyetini (ve o seçimin doğuracağı kozmik riski) gramatikal olarak açık bırakır. İnsan, şefkati reddetme (isyan etme) kapasitesine sahip trajik bir varlıktır.

        Asavke (عَصَوْكَ)

        Sopayla vurmak, gruptan ayrılıp başkaldırmak, diklenmek, itaatten çıkmak ve isyan etmek anlamlarına gelen a-s-y (ع ص ي) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiil "asav" ile; "sana" anlamındaki ikinci tekil şahıs nesne zamiri "ke"nin (كَ) birleşimidir ("Sana isyan ettiler / Sana başkaldırarak emrinden çıktılar"). Şart edatından (in) dolayı mazi fiil, gelecek zamanlı bir ihtimal (isyan ederlerse) anlamı kazanır.

        İbn Fâris, a-s-y (ع ص ي) kökünün etimolojik tabanında "asâ" (sopa/baston) kelimesinin yattığını; bir insanın yürüdüğü yoldan sapması, kaskatı kesilerek (bir sopa gibi bükülmez/dikbaşlı hale gelerek) içinde bulunduğu topluluğun veya otoritenin fıtri yönelimine karşı "sert bir direniş ve ayrılık" (isyan) göstermesi anlamının buradan türediğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "isyan" (mâsiyet) kavramının ontolojik ve ahlaki yıkıcılığını tahlil eder. İsyan, sadece sıradan bir günah veya anlık bir hata değildir. O, bütünüyle fıtrata, ahlaki düzene ve o düzeni tesis eden "otoriteye" karşı bilinçli, dikbaşlı ve kasti bir başkaldırıdır. İtaatin (boyun eğmenin) tam zıddıdır. Peygambere (asavke / sana isyan) yönelik olması, meselenin şahsi bir anlaşmazlık değil, doğrudan tevhidi hukuka açılmış bir savaş olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "isyan" kavramının pagan Arap (bedevi) sosyolojisindeki yerini inceler. Çöl kültüründe bireyin kendi kabile reisine (seyyidine) isyan etmesi, bütün sosyal sözleşmeyi yıkan, bireyi sürgüne (ve ölüme) mahkum eden en büyük siyasi suçtu. Kur'an, bu "asavke" (sana başkaldırırlarsa) eylemiyle, o mutlak otorite merkezini kabile reislerinden alıp peygambere verir. Artık en büyük ihanet kabileye değil; adaleti, tevhidi ve ahlakı (Ruhu'l-Emin'i) temsil eden o ilahi elçiye yapılan "isyandır".

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu fiilin barındırdığı devlet/otorite inşasını okur. Peygamber, Mekke'de sadece felsefi öğütler veren bir bilge değildir. Kendisine "isyan edilebilen" (veya itaat edilebilen) bir makamdır. Kendi aşiretinin (akrabîn) ona isyan etmesi ihtimali, aslında o eski kabilevi iktidarın, yeni kurulmakta olan evrensel ahlaki iktidara (ilahi siyasete) karşı gösterdiği o son, kaba ve gerici direncin resmidir. İsyan, eski düzenin yeni yasaya karşı can havliyle çırpınışıdır.

        Fe kul (فَقُلْ)

        Takip, nedensellik ve sonuç bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; söylemek, dile getirmek, açıkça beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs emr-i hâzır (emir kipi) fiilinin birleşimidir ("O halde de ki / Öyleyse onlara şunu açıkça söyle").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edat-fiil birleşiminin belagatteki "fâ-i râbıta" (şartın cevabını bağlayan edat) işlevini tahlil eder. Şayet isyan ederlerse, bu eylemsel başkaldırı karşısında peygamberden istenen şey şiddet, zorbalık veya kaba bir misilleme değildir. "Fe kul" (O halde sadece söyle/beyan et) emri; kaba kuvvetin ve isyanın gürültüsü karşısında, peygamberin o sarsılmaz, soylu ve entelektüel duruşunu (kelamı/sözü) devreye sokar. Hakikat, isyanı kılıçla değil, dikey ve mutlak bir "söz" ile parçalar.

        İnnî (إِنِّي)

        Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "inne" (إِنَّ) edatı ile; "ben" anlamındaki birinci tekil şahıs zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir ("Muhakkak ki ben / Hiç şüphesiz sadece ben").

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edat-zamir birleşiminin metnin psikolojisine kattığı o devasa varoluşsal yalnızlığı ve asil kopuşu inceler. Kendi aşireti (yakınları) tarafından isyanla (reddedilişle) karşılaşan peygamber, onlara yaranmaya, taviz vermeye veya o kokuşmuş kalabalığın içinde asimile olmaya çalışmaz. "İnnî" (Şüphesiz ki ben) diyerek; bütün o devasa, isyankar ve putperest akraba kalabalığının karşısına, tek başına, tavizsiz ve kendinden bütünüyle emin "saf bir ahlaki özne" (ben) olarak dikilir. İnnî, kalabalığın kibrini ezen muazzam bir peygamberane özgüvendir.

        Berîun (بَرِيءٌ)

        Uzak olmak, ilişigini kesmek, bir hastalıktan veya suçtan kurtulup aklanmak, masum olmak, temizlenmek ve yaratmak anlamlarına gelen b-r-e (ب ر ا) kökünden türemiş sıfat-ı müşebbehedir. "İnne" edatının haberi olduğu için ötre ile merfudur ("Tamamen uzağım / İlişiği kesik olanım / Bütünüyle masum ve sorumsuzum").

        İbn Fâris, b-r-e (ب ر ا) kökünün temelinde "bir şeyin üzerine yapışan kir, suç, hastalık veya ağır bir yükten bütünüyle sıyrılarak ondan kopması, asıl temiz ve özgür haline geri dönerek kendisini o bulaşıcı olandan soyutlaması" anlamının yattığını belirtir. (Yaratıcıya Bâri denmesi de mahlukatı yokluktan koparıp varlık sahasına temiz/fıtri bir şekilde çıkarmasındandır).

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "berîun/berâe" kavramının kökenini inceler. İbranice ve Süryanicede de (bar) benzer masumiyet ve aklanma anlamları taşısa da; Arapçadaki "berâe" kelimesi, bedevi hukukunda çok spesifik bir eylemi, yani bir kişinin kabileyle olan "yeminini, koruma antlaşmasını ve kan bağını resmen kesip atmasını" (teberru) ifade eden mutlak ve somut bir kopuştur.

        Patricia Crone, politik sosyoloji ekseninde bu kelimenin (berîun) barındırdığı o yıkıcı sosyal depremi tahlil eder. Kureyş toplumunda bir insanın kendi ailesine veya aşiretine "Sizden uzağım/ilişiğimi kestim" demesi, himayesiz kalmayı, çöldeki kurtlara (veya düşman kılıçlarına) yem olmayı göze almak demektir. Peygamberin, kendisine isyan eden o güçlü aşiretine karşı "Berîun" (Sizden koptum) manifestosunu çekmesi; yeryüzündeki hiçbir kabilevi gücün, kan bağının veya asabiyetin, ilahi ahlak yasasının önüne geçemeyeceğini ilan eden devasa bir politik excommunication (aforoz) kılıcıdır. Tevhid, kan bağını koparacak kadar dikey bir hakikattir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu "uzaklaşma" (berâet) eyleminin psikolojik bedelini ve peygamberin omuzlarındaki hüznü okur. Hz. Nuh oğlundan, Hz. İbrahim babasından, Hz. Muhammed ise kendisine kan kusturan öz amcalarından ve aşiretinden "berî" (uzak/ilişiksiz) olmak zorundadır. Berâet, kolay söylenmiş bir söz değil; insanın en yakınlarıyla (el-akrabîn) girdiği felsefi çatışmada, kalbini kanatarak da olsa fıtratı ve ahlakı (tevhid safiyetini) seçmesinin o emsalsiz ve ağır teolojik faturasıdır. İman, yeri geldiğinde soyu reddetmektir.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "berîun" kelimesinin Müşrik kibrine verdiği cevabı inceler. Müşrikler kendi kalabalıklarına, Kabe'nin kontrolüne ve ticari ağlarına bakarak kendilerini dokunulmaz ve haklı görüyorlardı. Peygamberin onlara "Sizden uzağım" demesi; onların o çok güvendikleri şirk piramidinin Tanrı katında "bulunmaktan iğrenilen, kirli ve uzak durulması gereken" bir bataklık olduğunu ilan ederek; o putperest kibri felsefi olarak en dip noktaya fırlatıp aşağılar.

        Mimmâ (مِمَّا)

        Arapçada -den/-dan, sebebiyle, ayrılma ve başlangıç bildiren "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; "o şey ki, o edildikleri" anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) "mâ"nın (مَا) idgam edilerek (birleştirilerek) yazılmış halidir ("O şeylerden ki / O yapmakta olduklarınızdan").

        Angelika Neuwirth, uzamsal ve kategorik bağlamda "min" (den/dan) edatının kurduğu ontolojik bariyeri tahlil eder. "Berîun mimmâ" (O şeylerden uzağım) yapısı; saf ve ahlaklı olan özne (peygamber) ile, kokuşmuş ve şirk koşan eylemler (mâ) arasına bir daha asla birleşmeyecek kaskatı, felsefi ve mekansal bir sınır çizer. "Min", temiz olanı kirli olandan söküp çıkaran gramatikal bir mühürdür.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İş yapmak, bilinçli bir çaba göstermek, kast ve niyet ile bir eylem üretmek, amel etmek anlamlarına gelen a-m-l (ع م ل) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. İsm-i mevsulun (mâ) sıla cümlesidir ("Yapmakta olduğunuz eylemler / Ürettiğiniz o işler / İşlemekte olduğunuz ameller").

        İbn Fâris, a-m-l (ع م ل) kökünün temelinde "rastgele, plansız veya istemsizce ortaya çıkan bir fiil değil; bütünüyle insanın bilincinin, iradesinin, kastının ve sürekliliğinin devrede olduğu tasarlanmış, örgütlü ve bedensel bir gayret (amel)" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil/sun'" arasındaki ontolojik farkı inceler. Her amel bir fiildir ama her fiil amel değildir. Müşriklerin sergilediği şirk, köleleri sömürmeleri, putlara tapmaları ve peygambere isyan etmeleri (asavke); anlık bir yanılgı veya tesadüfi bir eylem değildir. "Ta'melûn" kelimesi; onların bu ahlaksızlığı bilerek, isteyerek, planlayarak ve büyük bir çaba sarf ederek "sistematik bir iş/kurumsal bir amel" haline getirdiklerini deşifre eder. Berâet edilecek olan (uzak durulacak olan) şey, bu örgütlü kokuşmuşluktur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, 216. ayetin tevhidi ahlak felsefesindeki o devasa nezahet (temizlik/ayırma) yasasını tahlil eder. Ayet, "Ben sizden uzağım" (İnnî berîun minkum) demez. Cümle, "Ben sizin YAPTIKLARINIZDAN (mimmâ ta'melûn) uzağım" şeklinde muazzam bir ahlaki isabetle biter. İslam ahlakı, insanı bizzat kendi ontolojisinden (varlığından) dolayı değil; ürettiği kokuşmuş "eylemlerden" (amellerden), haksızlıktan ve şirki yaşatma çabasından dolayı reddeder. Eğer aşiret (veya müşrik), o isyan amellerini (ta'melûn) terk edip tevhide dönerse, berâet (uzaklık) duvarı anında kalkar ve şefkat kanatları (cenâhake) yeniden açılır. Nefret edilen ve uzaklaşılan şey failin kendisi değil, onun fıtratı parçalayan o karanlık ve kasti amelleridir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X