فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 202. Ayet
Daralt
X
-
“O azap farkında olmadan kendilerine ansızın geliverir!”
O azap kendilerine ansızın geliverir. “Bağteten” (بَغْتَةً) aniden, yani beklenmedik şekilde, ansızın demektir. Farkında olmadan... Allah Teâlâ ilm-i ezelîsi ile onların asla inanmayacaklarını bildiğinden onların üzerine azabı ansızın indiriverdi. Eğer Allah, onların azabı gördükleri anda gerçekten iman edeceklerini biliyor olsaydı, o takdirde azabı onlara göstere göstere getirirdi, onlar da hemen iman ederler, Allah da imanlarını kabul ederek azabı üzerlerine daha inmeden kaldırırdı. Nitekim Yûnus kavminin imanını kabul etmiş ve onlardan gelmekte olan azabı bu şekilde kaldırmıştı: Şöyle buyurdu: “Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yûnus’un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerine belirli bir süreye kadar yaşama imkânı vermiştik”. Onlar azabı görünce iman etmişlerdi, Allah, ezelî ilminde onların o vakitte iman edeceklerini bildiği için imanlarını kabul etti. Ama bütün himmeti inat ve delile karşı tavır almak olan kimseler imanı gerçekleştirmek için bir çaba içinde olmazlar.
Yorumu Yorumla
-
Fe ye'tiyehum (فَيَأْتِيَهُمْ)
Takip, nedensellik ve ani bir oluş bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; gelmek, ulaşmak, ansızın vuku bulmak anlamlarına gelen e-t-y (أ ت ي) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari fiil "ye'tiye" ve eylemin nesnesi olan "onları" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hum"un (هُمْ) birleşimidir. Bir önceki ayetteki "hattâ" (ta ki) edatına bağlı olarak nasb halindedir ("Bunun üzerine o (azap) onlara geliverir / Nihayet onlara ulaşıverir").
İbn Fâris, e-t-y (أ ت ي) kökünün temelinde "bir şeyin veya bir olayın, önündeki bütün engelleri aşarak, kolaylıkla veya zorunlulukla varacağı hedefe (muhataba) mutlak surette ulaşması" anlamının yattığını belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) edatının metnin ritmine kattığı o sarsıcı hızı tahlil eder. Müşrikler azabı (helakı) çok uzak, imkansız veya hayali bir tehdit sanıyorlardı. "Fe" bağlacı; onların o kaskatı inkarı ile, ilahi azabın onlara ulaşması arasındaki zaman boşluğunu bütünüyle ortadan kaldırır. Gelmekte olan azap, yalanlamanın hemen ardına eklenmiş, kaçınılmaz bir sondur.
Râgıb el-İsfahânî, "ityân" (gelmek) eyleminin bu bağlamdaki ontolojik ağırlığını okur. Ayet "azap onları bulur" veya "yakalar" yerine "onlara gelir" (ye'tiyehum) ifadesini kullanarak, azabın muhatabı kasten seçtiğini ve adrese teslim bir ilahi irade olduğunu hissettirir. Azabın gelmesi, mazeretin bitmesidir.
Bagteten (بَغْتَةً)
Ansızın, beklenmedik bir anda, hazırlıksız yakalayarak ve hiç hesapta yokken anlamlarına gelen b-g-t (ب غ ت) kökünden türemiş masdar-zarftır. Cümlede "hal" (durum zarfı) konumundadır ("Aniden / Ansızın / Hiç beklemedikleri bir anda").
İbn Fâris, b-g-t (ب غ ت) kökünün özünde "bir olayın, insanın zihninde kurduğu bütün planları, beklentileri ve emniyet algısını bir saniyede yerle bir edecek şekilde, hiçbir ön belirti göstermeden aniden gerçekleşmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "bagteten" kavramının barındırdığı o devasa epistemolojik (bilgi felsefesi) şoku inceler. Müşrik aristokrasi, kurdukları ticari ağlara ve kaba güçlerine dayanarak "zamanı" ve "geleceği" kontrol ettiklerini sanıyorlardı. Onlar için azap, ancak bir savaş ilanı gibi önceden rasyonel olarak öngörülebilir bir şey olmalıydı. "Bagteten" vurgusu; ilahi adaletin insanın o derme çatma rasyonel kurgularına sığmayacağını, sömürü düzeninin tam zirvesindeyken (en emin oldukları anda) onları kalplerinden vuracağını gösteren sarsılmaz bir peygamberane uyarıdır.
Dücane Cündioğlu, "ansızınlık" (bagteten) durumunun barındırdığı felsefi ironiyi okur. Hakikat (Kur'an) onlara yıllardır peyderpey, açık açık ve sindire sindire gelmişti. Onlar bu "yavaş" ve "şefkatli" gelişi küçümsediler. Bunun üzerine "bagteten" (ansızın) gelecek olan azap; o yavaş hakikati anlamayan aklın, kaçınılmaz şiddetle (ani bir çöküşle) terbiye edilmesidir. Hazırlıksız yakalanmak, aslında yıllarca süren uyarılara (inzâra) kulak tıkamanın doğal bir sonucudur.
Ve hum (وَهُمْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; "onlar" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs ayrık (munfasıl) zamirinin birleşimidir. Burada "vav-ı hâliye" (durum bildiren vav) işlevindedir ("Onlar şu haldeyken / O esnada onlar...").
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), zamirin bu konumda kullanılmasındaki o sinematografik odaklamayı tahlil eder. Azap bütün şiddetiyle inerken, ayet aniden kamerayı o helak olan kitleye çevirir: "Ve hum" (Ve onlar o sırada...). Bu yapı, azabın nesnelliği ile muhatabın (suçlunun) o anki psikolojik durumu arasındaki o korkunç uçurumu gözler önüne sermek içindir.
Lâ yeş'urûn (لَا يَشْعُرُونَ)
Mutlak olumsuzluk (nefy) bildiren "lâ" (لَا) edatı ile; hissetmek, farkına varmak, sezmek, kılı kırk yararcasına bir bilince sahip olmak anlamlarına gelen ş-a-r (ش ع ر) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari fiilinin birleşimidir ("Farkında değillerdir / Hiç sezemezler / Bilinçleri bütünüyle kapalıdır").
İbn Fâris, ş-a-r (ش ع ر) kökünün temelinde "insan saçının (şa'r) inceliği kadar hassas, milimetrik ve derinden gelen bir algı, sezgi ve farkındalık" anlamının yattığını belirtir. (Şiire "şiir" denmesi de bu ince ve derin duygusal algıdan dolayıdır).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "şuur" (farkında olma) kavramı ile "bagteten" (ansızınlık) arasındaki o sarsıcı bağı tahlil eder. Müşrikler kendi zekalarıyla, pazar kurnazlıklarıyla ve politik hamleleriyle çok "şuur sahibi" (uyanık) olduklarını zannediyorlardı. Ancak "lâ yeş'urûn" (farkında değillerdir) hükmü; onların o kaba ve dünyevi uyanıklıklarının, yaklaşmakta olan kozmik hakikat (ölüm ve hesap) karşısında aslında mutlak bir "gaflet" ve "uyuşukluk" olduğunu ifşa eder. En ince ayrıntıyı (saç teli kadar hassas olanı/şuuru) sezemeyen bir akıl, ne kadar zengin olursa olsun ontolojik olarak kördür.
Michael Cook, politik sosyoloji ekseninde bu durumun barındırdığı "iktidar sarhoşluğunu" inceler. Zorba toplumlar ve sömürücü oligarşiler, kendi güçlerinin ebedi olduğu illüzyonuna öylesine kapılırlar ki; etraflarında biriken o ahlaki çürümeyi ve yaklaşan sosyal/ilahi yıkımı "sezemezler" (lâ yeş'urûn). Bu farkında olmayış, onların kibrinin bir cezasıdır. Azap geldiğinde, onlar hâlâ hileli terazilerinin başında veya kervan hesaplarındadırlar. Hakikat onları en "şuursuz" (en gafil) anlarında yakalayacaktır.
Gabriel Said Reynolds, "yeş'urûn" (seziyorlar) fiilinin "yünzilûn" (indiriyorlar) veya "ya'lemûn" (biliyorlar) gibi fiillerden farklı olarak "hissetme/sezme" vurgusu yapmasını okur. Müşrikler peygamberin sözlerini (Kur'an'ı) kulaklarıyla duyuyorlardı (bilgi düzeyindeydi); ancak o sözlerin içindeki o sarsıcı ilahi tehdidi ve varoluşsal tehlikeyi ruhlarında "hissedemiyorlardı". Hissedilemeyen (sezilemeyen) bir tehlike, ancak gerçekleştiğinde (bagteten) idrak edilir; fakat o an, artık kurtuluş için çok geçtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla