Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 172. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 172. Ayet

    ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme demmernâ-l-âḣarîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      170-171. “Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.”

      172. “Sonra diğerlerini helâk ettik.”

      173. “Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu.”


      Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık. Sonra diğerlerini helâk ettik. Daha önce yorumunu yapmıştık.

      Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu. Muhtemelen önce yurtlarının altını üstüne, üstünü altına getirmiş sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık!”. Belki de onların üzerine yağdırdığı taşlarla altlarını üste üstlerini de alta çevirmiş, yurtlarını alt üst etmiştir. Şu da mümkündür: Yerleşim birimlerini içlerindekilerle birlikte alt üst etmiş, onlardan uzakta olanlar üzerine de taş yağdırmıştır.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mine’l-kâlîn” (مِنَ الْقَالِينَ) “mubğıdîn” yani buğz edenler anlamındadır. Birisine buğzettiğin zaman “Kaleytü’r-racüle” (قَلَيْتُ الرَّجُلَ) dersin. Bu anlamda şu âyet vardır: “Rabb’in seni bırakmadı ve sana darılmadı”. “Gâbir” (الْغَابِرِينَ) bâki, yani geride kalan demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada birbiri ardına sıralanan eylemler veya durumlar arasında hem bir zaman aralığı (gecikme/mühlet) hem de bir derece (aşama) farkı bulunduğunu bildiren atıf (bağlaç) edatıdır ("Sonra / Daha sonra / Bunun ardından").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "terâhî" (zaman ve makam genişliği/ertelenme) işlevini tahlil eder. Kur'an, peş peşe ve aniden olan olaylar için "fe" bağlacını kullanır. Ancak burada kurtuluş (Lût ve ailesinin kurtarılması) ile helak (geride kalanların yok edilmesi) arasına giren "sümme" edatı; o iki devasa teolojik eylem arasındaki ontolojik mesafeyi, ilahi adaletin o soğukkanlı ve kaskatı ayrıştırma sürecini gramatikal olarak hissettirmek içindir. İyiler yola çıkıp güvenliğe erene kadar geçen o sessiz mühlet, bu edatın içine gizlenmiştir.

        Angelika Neuwirth, uzamsal ve zamansal bağlamda bu edatın "ontolojik kopuş" misyonunu inceler. Lût peygamberin o yozlaşmış şehirden çıkarılması bir "kurtuluş" eylemidir; ancak geride kalanların yok edilmesi bütünüyle yepyeni, dehşet verici ve kozmik bir "yıkım" fazıdır. "Sümme" edatı, kamerayı kurtulanların o sessiz yürüyüşünden aniden çekip alır ve mutlak şiddetin başlayacağı o lanetli şehre fırlatarak devasa bir sinematografik kesinti (cut) yaratır.

        Demmernâ (دَمَّرْنَا)

        Bütünüyle yıkmak, kökünü kazımak, izini tozunu silmek ve hiçbir kalıntı bırakmamacasına helak etmek anlamlarına gelen d-m-r (د م ر) kökünden, tef'il babında (tedmîr) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir ("Biz yerle bir ettik / Bütünüyle kökünü kazıdık / Kökten yok ettik").

        İbn Fâris, d-m-r (د م ر) kökünün temelinde "bir yapının, nesnenin veya bedenin sadece yıkılması değil; üzerine bir daha hiçbir şey bina edilemeyecek, tanınmayacak ve eski halinden hiçbir iz barındırmayacak kadar feci bir şekilde çökertilip yeryüzünden silinmesi" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tedmîr" eyleminin sıradan bir "ihlâk" (yok etme) veya "katl" (öldürme) kavramından ayrıldığı o felsefi şiddeti tahlil eder. İhlak edilen bir şeyin cesedi veya enkazı geride kalabilir. Ancak tef'il babındaki "tedmîr", varlığın atomlarına kadar parçalanması, medeniyetin ve kibrin bütünüyle hiçliğe (ademe) iade edilmesidir. Lût kavminin işlediği o fıtrat dışı günah, tabiatı o kadar iğrenç bir şekilde bozmuştu ki; ilahi adalet o coğrafyayı sıradan bir ölümle değil, bizzat tabiatın (ve şehrin) altını üstüne getiren mutlak bir "tedmîr" (kök kazıma) ile temizlemiştir.

        Dücane Cündioğlu, "tedmîr" fiilinin sonundaki "nâ" (Biz) zamirinin barındırdığı dikey iktidarı ve ontolojik faili okur. Yıkım; serseri bir göktaşının, tesadüfi bir yanardağın veya kör bir tabiat ananın eylemi değildir. "Biz yerle bir ettik" (demmernâ) eylemi, yeryüzünde fıtrata savaş açan o şımarık tiranlığın karşısına dikilen ve "Sizin kokuşmuş düzeninizi kendi ellerimle parçaladım" diyen mutlak, şuurlu ve ahlaki bir Yaratıcı iradenin (failin) sarsılmaz manifestosudur. Helak, felsefi bir adaletin fiziğe bürünmüş halidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu şiddetli eylemin teodise (kötülük problemi ve adalet) bağlamındaki rasyonel zeminini inceler. Lût kavmi, kendilerini uyaran elçiyi kaba kuvvetle tehdit etmiş, yeryüzünde işlenmemiş bir ahlaksızlığı zorbalıkla kurumsallaştırmıştı. Yaratıcı'nın onlara uyguladığı "tedmîr" (kökten imha); o kurumsallaşmış kötülüğün yeryüzünde bir daha asla filizlenememesi için o kokuşmuş kökün (ve soyun) tarihten kazınması zorunluluğudur. Fıtratı bütünüyle parçalayan bir toplum, ancak mutlak bir yıkımla tarihin vicdanından temizlenebilir.

        El-âharîn (الْاٰخَرِينَ)

        Geriye kalmak, sonraya bırakılmak, asıl/ilk olanın dışındakini nitelemek ve öteki olmak anlamlarına gelen e-h-r (ا خ ر) kökünden türemiş ism-i fâil/sıfat kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Harf-i tarif (El) almış olup, "demmernâ" fiilinin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Diğerlerini / Geriye kalan o ötekileri / Asıl olmayanları").

        İbn Fâris, e-h-r (ا خ ر) kökünün özünde "bir şeyin mutlak varoluş noktasında ilk (evvel) ve asıl olmaması; öncelik hakkını kaybederek geride kalması, arkaya atılması ve değersiz bir alternatife (ötekine) dönüşmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "El-âharîn" (diğerleri/ötekiler) kelimesinin barındırdığı o devasa psikolojik aşağılamayı ve ontolojik silinişi tahlil eder. Kur'an, helak edilen o topluluğun adını anmaz, onlara "suçlular, krallar veya isyankarlar" bile demez. Yaratıcı onları sadece "ötekiler/diğerleri" (el-âharîn) isim tamlamasıyla tanımlayarak; o koca şehri, o azgın kalabalığı ve o sapkın medeniyeti ilahi lügatte bütünüyle isimsiz, değersiz ve kimliksiz bir "tortuya" indirger. İsimleri anılmaya bile değmeyen (ötekileşmiş) bir kitle olarak tarihin çöplüğüne fırlatılmışlardır.

        Michael Cook, politik sosyoloji ekseninde bu sıfatın iktidar ve hiyerarşi kurgusunu nasıl tersyüz ettiğini okur. Lût kavminin azgın çoğunluğu, o şehirde statükoyu ellerinde tutuyor, kendilerini yeryüzünün asıl "sahipleri ve merkezi" olarak görüyorlardı. Azınlık olan Lût ve ailesini ise "dışlanmış, öteki, yabancı" bir unsur olarak aşağılıyorlardı. İlahi adalet, "tedmîr" eylemiyle birlikte bu kokuşmuş politik hiyerarşiyi parçalar. Kurtarılan Lût ve ailesi, tarihin asıl "merkezi ve varisi" olurken; o şımarık ve zorba çoğunluk, bir saniyede "El-âharîn" (geride kalan ezik ötekiler) kategorisine çakılarak helak edilir. Tevhid, kimin "merkez" kimin "öteki" olduğunu kalabalıklara göre değil, ahlaka göre belirler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kusursuz kurgusundaki (demmernâ el-âharîn) o devasa ilahi estetiği özetler. Lût'un karısı da dahil olmak üzere hakikate sırtını dönen herkes, geride bırakılan o yığınların (el-âharîn) içine dâhil edilmiştir. Kan bağı veya o şehrin en soylusu olmak, ilahi azabın o dikey vuruşu (tedmîr) karşısında hiçbir dokunulmazlık sağlamamıştır. Lût kurtulmuş, "diğerleri" (el-âharîn) ise köklerinden kazınarak, işledikleri fıtrat suçunun faturasıyla birlikte tarihin karanlık vadisine ebediyen gömülmüştür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X