اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 171. Ayet
Daralt
X
-
170-171. “Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.”
172. “Sonra diğerlerini helâk ettik.”
173. “Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu.”
Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık. Sonra diğerlerini helâk ettik. Daha önce yorumunu yapmıştık.
Üzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu. Muhtemelen önce yurtlarının altını üstüne, üstünü altına getirmiş sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık!”. Belki de onların üzerine yağdırdığı taşlarla altlarını üste üstlerini de alta çevirmiş, yurtlarını alt üst etmiştir. Şu da mümkündür: Yerleşim birimlerini içlerindekilerle birlikte alt üst etmiş, onlardan uzakta olanlar üzerine de taş yağdırmıştır.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mine’l-kâlîn” (مِنَ الْقَالِينَ) “mubğıdîn” yani buğz edenler anlamındadır. Birisine buğzettiğin zaman “Kaleytü’r-racüle” (قَلَيْتُ الرَّجُلَ) dersin. Bu anlamda şu âyet vardır: “Rabb’in seni bırakmadı ve sana darılmadı”. “Gâbir” (الْغَابِرِينَ) bâki, yani geride kalan demektir.
Yorumu Yorumla
-
İllâ (إِلَّا)
Arapçada "ancak, yalnız, müstesna, -den başkası değil" anlamlarına gelen, olumlu veya olumsuz bir genel hükmü bıçak gibi keserek içinden tek bir unsuru dışarıda bırakan (istisna eden) edattır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "istisna-i muttasıl" (aynı cinsten olanı ayırma) işlevinin yarattığı o korkunç sarsıntıyı tahlil eder. Bir önceki ayette (170. ayet) Lût'un ailesinin "tamamının/hepsinin" (ecme'în) kurtarıldığına dair mutlak, eksiksiz ve huzurlu bir tablo çizilmişti. Cümlenin hemen ardından gelen bu "İllâ" (Ancak) edatı, okuyucunun zihninde oluşan o kusursuz kurtuluş tablosunu aniden, sert ve trajik bir gramatikal müdahaleyle yırtar. O bütünlüğün (ecme'în) içine sızmış olan ihanet, bu edatla deşifre edilir.
Dücane Cündioğlu, istisna edatının (illâ) ontolojik ve sosyolojik arınmadaki felsefi ağırlığını okur. İnsanoğlu, kurtuluşun ve imanın biyolojik kan bağıyla (genetikle) veya aynı evin içinde yaşamakla otomatik olarak kazanılacağını zanneder. "İllâ" edatı, bir peygamberin kendi nikahı altındaki eşini bile o "ehl" (kurtulan aile) statüsünden acımasızca kesip atarak; ilahi adaletin kan bağına, evliliğe veya statüye değil, sadece ve sadece bireyin "şahsi ahlaki iradesine" baktığını deklare eder. Vahyin terazisinde peygamber eşi olmak bir imtiyaz değil; fıtrata ihanet edildiğinde "istisna" (illâ) edilip çöpe atılmayı engelleyemeyen hükümsüz bir etikettir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın tevhidi bireyselleşmedeki yerini inceler. Lût peygamber bütün şehri uyarmış, nihayetinde ailesini toplayıp o azap menzilinden çıkmıştı. "İllâ" edatı, ilahi korumanın (necceynâ) toptancı (kolektif) bir mekanizma olmadığını gösterir. Kurtuluş kervanına binen herkes teker teker ilahi bir ahlak süzgecinden geçirilir; kalbinde sapkınlığa zerre kadar sempati (veya geride kalanlara dönük bir meyil) taşıyan kişi, o kervanın en başındaki elçinin eşi dahi olsa "illâ" kılıcıyla o kafileden ontolojik olarak sökülüp atılır. İman yalnızdır, ihanet de yalnızdır.
Acûzen (عَجُوزًا)
Güç yetirememek, zayıf düşmek, geri kalmak ve acze düşmek anlamlarına gelen a-c-z (ع ج ز) kökünden türemiş, yaşlı kadın (koca karı) anlamına gelen isimdir. İstisna edatından (illâ) sonra geldiği ve cümleden dışlanan (müstesna) unsur olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Bir yaşlı kadın müstesna / Bir koca karı hariç").
İbn Fâris, a-c-z (ع ج ز) kökünün temelinde "bir insanın, canlının veya nesnenin eyleme geçme gücünü (kudretini) kaybetmesi, zayıflaması, bir şeyin en arkasında/kuyruğunda (acz) kalarak ileriye gidememesi" anlamının yattığını belirtir. İleri yaşlardaki kadına bu ismin verilmesi, fiziksel diriliğini ve üretkenliğini yitirip acziyete düşmesinden dolayıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı o devasa "isimsizleştirme ve tahkir" (aşağılama) sanatını inceler. Kur'an, helak edilen bu kişinin Lût peygamberin nikahlı eşi olduğunu bilir (başka ayetlerde 'imraete Lût' geçer). Ancak tam bu azap ve kurtuluş ayrımının yapıldığı kritik sahnede, Yaratıcı onu "Lût'un eşi" gibi şerefli bir tamlamayla veya kendi özel ismiyle anmaz. O makamdan (peygamber eşi olma onurundan) azledilerek; sadece salt biyolojik bir çöküşü, değersizliği ve sıradanlığı ifade eden "acûz" (koca karı) kelimesine indirgenir. İhanet, insandan ismini ve statüsünü çalarak onu varoluşsal bir paçavraya çevirir.
Râgıb el-İsfahânî, "acz" kavramının Lût kavmi kıssasındaki ahlaki ve ontolojik iflasını tahlil eder. Lût'un eşinin problemi sadece fiziksel yaşlılığı (acûz) değildi; asıl mesele, onun iradesinin, ahlakının ve vicdanının da o sapkın kentin günahları karşısında "acze" düşmüş olmasıydı. O, peygamberin tevhidi duruşuna eşlik edecek ruhsal gücü (kudreti) bulamamış, kalbi gerideki o kokuşmuş kalabalığın fıtrat dışı yaşamına takılıp kalmış "ruhen felçli" (aciz) bir varlıktı.
Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu kelimenin tiranlığa (sapkın çoğunluğa) verilen içsel tavizle bağını okur. Lût'un evinin tam ortasında duran bu "acûz" (kadın), aslında o azgın ve sapkın şehrin (Sodom'un) peygamberin mahremiyetine sızmış bir uzantısı, statükonun içerideki bir ajanı gibiydi. Ahlaki bir devrimci olan elçinin, en yakınındaki kişi tarafından dahi anlaşılamayıp ihanete uğraması; sapkınlığın, aileyi bile zehirleyebilecek kadar ne denli kuşatıcı ve boğucu bir iktidar ağı kurduğunun sosyolojik kanıtıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "acûz" sıfatının felsefi ağırlığını inceler. Gençlik yeniliğe, değişime ve hakikate yürümeye (hicrete) fıtraten daha yatkındır. Bu kadının "acûz" (yaşlı/köhne) olarak nitelenmesi, sadece takvim yaşını değil; onun zihninin kokuşmuş geleneklere, sapkın statükoya ve o azap yurdunun (şehrin) konforuna taşlaşmış bir şekilde (eski bir eşya gibi) bağlı kaldığını gösterir. Yenilenmeyi (imanı) reddeden zihin, ontolojik olarak çürümeye mahkumdur.
Fî'l-ğâbirîn (فِي الْغَابِرِينَ)
İçinde, zarfında, arasında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile; geride kalmak, geçip gitmek, toza/toprağa dönüşmek anlamlarına gelen ğ-b-r (غ ب ر) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formu olan "el-ğâbirîn" kelimesinin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Geride kalanların içinde / Toza karışıp helak olanların arasında").
İbn Fâris, ğ-b-r (غ ب ر) kökünün temelinde "bir şeyin geçip gitmesi, arkada kalması ve özellikle rüzgarın kaldırdığı ince, kalıcı ve boğucu toz tabakası (ğubar)" anlamının bulunduğunu aktarır. Kervandan veya yürüyüşten geri kalıp çölde kaybolanlara/ölenlere de bu kökten hareketle ğâbir denir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "ğâbirîn" kavramının bedevi/çöl sosyolojisindeki ölümcül karşılığını tahlil eder. Çöl şartlarında gece vakti hareket eden bir kurtuluş kervanından (Lût'un kafilesinden) ayrılarak "geride kalmak" (ğubur), basit bir tercih hatası değil; mutlak bir intihar, vahşi tabiata ve ölüme teslim olmaktır. Lût'un eşi (acûz), aydınlığa ve selamete doğru giden o tevhidi yürüyüşe ayak uyduramamış, kalbindeki o sapkın şehre duyduğu sempati yüzünden adımlarını yavaşlatmış ve bizzat kendi iradesiyle o helak olacak kalabalığın (ğâbirîn) "içinde" (fî) kalmayı seçmiştir.
Gabriel Said Reynolds, "ğâbirîn" kelimesinin helak eskatolojisindeki (sona dair teolojideki) sarsıcı ironisini okur. Lût kavmi yeryüzünde fıtratı bozan, sınır tanımayan ve kendi bedenlerini putlaştıran kibirli bir medeniyetti. Göklerden yağan o dehşetli taş ve ateş azabının ardından, o devasa bedenlerden, meclislerden ve kibirden geriye sadece savrulan anlamsız bir "toz bulutu" (ğubar) kalmıştır. Lût'un eşi de, kurtuluşu değil, o iğrenç kibrin üzerine çöken ontolojik toza (hiçliğe) karışmayı seçmiştir.
Angelika Neuwirth, mekansal aidiyet (fî) ve yozlaşma ilişkisini inceler. Lût peygamber "Beni ve ailemi bu kentin yaptıklarından kurtar" demişti. Kurtuluş, o mekandan (sapkınlıktan) kopmaktı. Eşinin "fî'l-ğâbirîn" (geride kalanların İÇİNDE) olarak tasvir edilmesi, onun bedensel olarak elçiyle yola çıkmış olsa bile, ruhunun, aidiyetinin ve kalbinin o lanetli şehrin (ve sapkın çoğunluğun) "içinden" (fî) hiç çıkamadığını gösterir. Ruhun terk etmediği bir şehri, beden terk edemez; nitekim azap onu yoldayken yakalayıp asıl ait olduğu o "gerideki çöplüğün içine" (fî'l-ğâbirîn) iade etmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı o devasa tevhidi tehdidi okur. Ayet, "Biz de onu ateşte yaktık" demez; onu "geride kalanların (sapkınların/helak olanların) arasında bıraktık" der. Yaratıcı için en büyük ceza özel bir işkence tasarlamak değil; hakikate ihanet eden kişiyi (acûz), çok sevdiği, uğruna fıtratı sattığı o kokuşmuş kalabalıkla (ğâbirîn) birlikte aynı yıkımın ve aynı karanlığın ortasında kimsesizliğe terk etmektir. İlahi adalet, liyakati olmayanı kervandan indirir ve onu kendi seçtiği cehaletin (tozun) içine gömer.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla