Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 157. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 157. Ayet

    فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe’akarûhâ feasbehû nâdimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      157-158. “Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular; çünkü onları azap yakaladı. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır ama çokları iman etmezler.”

      Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular... Ama yaptıklarına pişman oldular. Muhtemelen onların bu pişmanlığı helâk edilmeleri sırasındadır. Aksi halde eğer yaptıklarına pişman olup, helâk edilmeden tövbe etselerdi onların tövbeleri kabul edilirdi. Yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır. Resûllerin onlara talepleri ardından getirmiş olduğu her mûcizeyi inkâr ettiler. Öyle olunca da azap onları yakalayıverdi ve helâk edildiler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe 'akarûhâ (فَعَقَرُوهَا)

        Takip, nedensellik ve hemen ardından gelme anlamı taşıyan "fe" (فَ) bağlacı ile; kesmek, hayvanın ayak sinirlerini kılıçla biçip onu yere devirmek, kökünden koparmak ve kısır bırakmak anlamlarına gelen a-k-r (ع ق ر) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiili ve eylemin nesnesi olan "onu / ona" (deveye) anlamındaki üçüncü tekil şahıs müennes zamiri "hâ"nın (هَا) birleşimidir ("Bunun üzerine onu kestiler / Derken onun ayaklarını biçip devirdiler").

        İbn Fâris, a-k-r (ع ق ر) kökünün temelinde "bir şeyin temelini, kökünü veya dayanağını kesip atmak, ayakta duran bir canlının (özellikle devenin) ayak sinirlerini kılıçla biçerek onu yere yığmak ve bir şeyi üretkenliğinden mahrum edip kısırlaştırmak" anlamının bulunduğunu belirtir. (Kısır kadına "akîm" denmesi de bu kökten, yani neslin kesilmesinden gelir).

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde cümlenin başındaki "fe" (fa-i ta'kibiye) edatının kurgudaki sarsıcı hızını tahlil eder. Sâlih peygamber "Ona kötülükle dokunmayın" (lâ temessûhâ bi sûin) uyarısını daha yeni yapmışken, Semûd kavmi araya hiçbir düşünme, tartışma veya vicdani tereddüt süresi koymadan anında (fe) bu cinayeti işler. Bağlaç, kibrin ne kadar gözü dönmüş ve refleksif bir şiddet ürettiğinin gramatikal kanıtıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "akr" (deveyi boğazlama/devirme) eyleminin bedevi sosyolojisindeki ontolojik karşılığını inceler. Çöl kültüründe bir deveyi kesmek, sıradan bir kasaplık eylemi değildir; yerine göre mutlak bir güç gösterisi, zenginlik alameti veya meydan okumadır. Semûd kavminin eylemi, sadece bir hayvanı öldürmek değil; o hayvanın temsil ettiği ilahi otoriteye, mucizeye (âyete) ve tevhidi sınırlandırmaya karşı yapılmış en kaba, en kanlı ve en cüretkâr "isyan" (tuğyan) eylemidir. Bu, göklerin iradesine yeryüzünün kılıcıyla verilmiş putperest bir cevaptır.

        Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu cinayetin ekonomik ve siyasi boyutunu okur. Deve, Semûd elitlerinin su kaynakları (pınarlar) üzerindeki mutlak tekeline vurulmuş ilahi bir prangaydı. Devenin varlığı, suyun ve mülkiyetin yeniden ve adil (şirb) bir şekilde paylaştırılmasını dayatıyordu. Dolayısıyla devenin ayaklarının kesilmesi (akarûhâ) basit bir hayvan katliamı değil; egemen sınıfın kendi sömürü düzenini ve su tekelini korumak uğruna, ilahi adaleti yeryüzünden silmek için işlediği planlı, politik ve acımasız bir suikasttır. Tiranlar, iktidarlarını tehdit eden o ilahi müdahaleyi kaba kuvvetle "devirmişlerdir".

        Gabriel Said Reynolds, "akr" fiilinin polemik teolojisindeki meydan okuma işlevini tahlil eder. Semûd kavmi, Sâlih peygamberin "Dokunursanız azap sizi yakalar" tehdidini felsefi olarak test etmek istemiştir. Onlar ahlaki bir tartışma yapacak fıtratı kaybettikleri için, Yaratıcı'nın gücünün gerçek olup olmadığını ancak O'nun koyduğu yasağı en kanlı şekilde çiğneyerek (deveyi biçerek) ampirik (deneyse) bir cüretle sınamaya kalkmışlardır. Bu, kaba materyalizmin Yaratıcı'yı fiziksel bir güç gösterisine zorlamasıdır.

        Dücane Cündioğlu, devenin ayaklarının kesilmesinin (akarûhâ) Semûd kavminin mimari kibriyle olan felsefi zıtlığını okur. Dağları yontarak devasa ve sarsılmaz sütunlar, evler (buyût) inşa eden o muazzam mühendislik gücü, karşılarına çıkan ilahi "ayetin" (hakikatin) sütunlarını (ayaklarını) kılıç darbeleriyle keserek onu yıkmaya çalışmıştır. Hakikati kendi akıllarıyla kavrayamayanlar, onu fiziksel olarak yere devirerek (akr) ondan kurtulacaklarını sanan bir ontolojik ilkelliğe düşmüşlerdir.

        Fe asbehû (فَأَصْبَحُوا)

        Takip, nedensellik ve dönüşüm bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; sabah vaktine girmek, yeni bir güne uyanmak, olmak ve bir halden başka bir hale dönüşmek anlamlarına gelen s-b-h (ص ب ح) kökünden, if'âl babında (ısbâh) türetilmiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) nakıs fiilinin birleşimidir ("Hemen ardından oldular / Sonunda şu duruma dönüştüler / O hale geldiler ki").

        İbn Fâris, s-b-h (ص ب ح) kökünün özünde "gecenin karanlığının yırtılıp ufukta sabahın o keskin, net ve tartışılmaz kızıllığının (ışığının) belirmesi, bir şeyin gizlilikten çıkıp en açık haliyle görünür olması" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "asbaha" fiilinin varoluşsal bir "dönüşüm" (sayrûret) eylemi olduğunu tahlil eder. Bu kelime sadece kronolojik olarak "sabah oldu" demek değildir; insanın içinde bulunduğu yanılgı uykusundan, cehalet karanlığından aniden sıyrılarak, güneşin doğuşu gibi inkar edilemez, çıplak ve sert bir hakikate "uyanması", yepyeni ve sarsıcı bir ontolojik duruma "dönüşmesidir".

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlenin kurgusunda ikinci kez kullanılan "fe" edatının metnin ritmine kattığı psikolojik hızı inceler. "Deveyi kestiler (fe), anında pişman oldular (fe)." Eylem ile eylemin psikolojik faturası arasında hiçbir zaman boşluğu yoktur. Cinayetin işlendiği saniye ile o cinayetin yaratacağı korkunç akıbetin idrak edildiği saniye birbirine yapışıktır. Bu gramatikal hız, kibrin ne kadar çabuk sönüp yerini mutlak bir dehşete bıraktığının resmidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (asbehû) Semûd kavminin güç sarhoşluğuyla girdiği o korkunç felsefi tezatı okur. Devenin ayaklarına kılıcı vurduklarında kendilerini yeryüzünün mutlak egemenleri (fârihîn) ve yenilmez zorbaları sanıyorlardı. Ancak o kılıç darbesinden hemen sonra, dağları yontan o devasa iktidar kibri saniyeler içinde buharlaşmış ve fiilin (asbehû) ifade ettiği üzere aniden aciz, çaresiz ve korkudan titreyen birer kurban psikolojisine "dönüşmüşlerdir". Kibir, eyleme döküldüğü an kendi illüzyonunu parçalamıştır.

        Nâdimîn (نَادِمِينَ)

        Pişman olmak, yaptığı bir eylemden dolayı derin bir üzüntü duymak, kederlenmek ve keşke yapmasaydım hissine kapılmak anlamlarına gelen n-d-m (ن د م) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Asbehû" fiilinin haberi (veya hâl) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Pişmanlık duyanlar / Derin bir nedamet ve korku içinde kıvrananlar").

        İbn Fâris, n-d-m (ن د م) kökünün temelinde "insanın geçmişte yaptığı bir işten dolayı kalbine oturan o ağır, sökülüp atılamayan hüzün, keder ve o eylemi zihninde iptal etme arzusu" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nedâmet" (pişmanlık) ile "tevbe" kavramları arasındaki o devasa teolojik ve ahlaki uçurumu tahlil eder. Semûd kavminin hissettiği şey ahlaki bir "tevbe" (Allah'a yöneliş ve günahtan arınma) değildir. Nedâmet, eylemin ahlaki kötülüğünden (sû') değil; eylemin sonucunda başa gelecek olan o kahredici bedelden (azaptan) duyulan saf, bencil ve panik dolu bir korkudur. Onlar deveyi kestikleri için değil, deveyi kestiklerinde ufukta beliren ilahi gazabın kaçınılmazlığını hissettikleri için kahrolmuşlardır. Ahlakı olmayan bir pişmanlık, sadece ceza korkusudur.

        Michael Cook, politik psikoloji bağlamında tiranların "pişmanlığını" (nâdimîn) inceler. Gücü elinde tutan zorbalar, işledikleri cinayetlerin vahşetinden dolayı asla vicdan azabı çekmezler. Onların "nedâmeti", ancak iktidarlarının ellerinden kayıp gittiğini, kurdukları o taştan sistemin (şatoların) yaklaşan bir kozmik felaket (azap) karşısında kağıt gibi yırtılacağını fark ettikleri o aciz çöküş anında başlar. Bu kelime, yenilmiş, kıstırılmış ve kendi sonunu hazırlamış bir egemen sınıfın son ontolojik feryadıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ism-i fâil kalıbının (nâdimîn) varoluşsal ağırlığını okur. Ayet "nedimû" (pişman oldular) şeklinde mazi bir fiil kullanmaz. İsim kalıbı, o pişmanlığın geçici bir duygu durumu olmadığını; devenin kanı yere döküldüğü andan azabın (sayhanın) koptuğu o dehşetli saate kadar Semûd kavminin tüm ruhunu, vadisini ve varoluşunu zehirleyen, onları uykusuz bırakan, nefeslerini kesen kalıcı, boğucu ve daimi bir "duruma" dönüştüğünü gösterir. Semûd medeniyeti artık sadece "pişmanlar sürüsü" (nâdimîn) olarak tanımlanmıştır; bütün o dağları yontan mühendislik, pınarlar ve şatolar, devasa bir nedametin içine gömülerek hiçliğe sürüklenmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X