قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 153. Ayet
Daralt
X
-
153. “Dediler ki: ‘Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin!”
154. “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mucize getir.’”
Dediler ki: Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! Bu konuda ihtilaf edilmiş, bazıları şöyle demişlerdir: Onlar diyorlar ki: Sen sadece bizim gibi sıradan bir insansın, bizden üstün değilsin. Biz ancak hükümdarlarımıza, büyük servet sahibi olanlarımıza uyarız; sen ne hükümdarsın ne de servet sahibi birisin; çulsuzun tekisin. Sana niye uyalım ki?! En doğrusunu Allah bilir ya, onlar Salih peygamberi aynen Mekke kâfirlerinin ayıplaması gibi ayıplamışlardır: Hani onlar da Hz. Peygamber’e (s.a.) “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor” demişlerdi. Bazıları da şöyle demişlerdir: Sen de bizim gibi mertebe itibariyle aynısın. Bizden üstün bir yanın yok. Ne bir hükümdarsın ne de elçi. Eğer kendinin resûl olduğuna dair iddianda doğru sözlü isen, haydi bize bir mûcize getir. Biz de o zaman, ötekilere itaat ettiğimiz gibi sana da itaat edelim. İbn Kuteybe şöyle dedi: Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! Yani yemek ve içmek ile müptela olanlardansın. Bu da birinci gibidir. Ebû Avsece ise şöyle dedi: “Mine’l-müsehharîn” (مِنَ الْمُسَحَّرِينَ), yani kendisinde “sehr” (السَّحْرُ) olanlardansın. Yani boğazı (yemesi içmesi) olan birisin. “Sehr” ise akciğer ve boğaz tarafı olup yemesi içmesi olan insan olmaktan kinayedir, “Eshâr” çoğuldur. Bazıları bu kelimeyi (الْمُسَحَّرِينَ) şeklinde okumuşlardır, ancak çoğunluğa göre şeddelidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
Söylemek, iddia etmek, konuşmak ve beyanda bulunmak anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir ("Dediler / İddia ettiler / Karşılık verdiler").
İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin ve düşüncenin, kelimeler aracılığıyla dış dünyaya açıkça ve kesin bir dille ilan edilmesi" anlamının bulunduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin (kâlû) tebliğ diyalektiğindeki kilitlenmeyi ve entelektüel iflası tahlil eder. Sâlih peygamber onlara "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, israf eden tiranların emrine uymayın" diyerek son derece sosyolojik, ahlaki ve felsefi bir manifesto sunmuştu. Ancak Semûd kavminin elitleri, bu ağır eleştiriye akli bir argümanla, tefekkürle veya bir reddiye ile cevap vermezler. Onların ağzından dökülen bu "kâlû" (dediler) eylemi, diyalog zeminini yok eden, ahlaki yüzleşmeden kaçan ve sadece statükonun kibrini yansıtan kaba, dogmatik ve savunmacı bir reflekstir. Eleştiriye cevap veremeyen iktidar aklı, hakareti seçer.
Dücane Cündioğlu, "kavl" (söz) eylemindeki asimetriyi ve ontolojik çatışmayı okur. Peygamberin "sözü" vicdanı uyandırmayı ve toplumu ıslah etmeyi hedeflerken, o devasa kayalara sığınan elitlerin "sözü" (kâlû) sadece o hakikati boğmayı ve kendi konforlarını (fârihîn) korumayı amaçlar. Dinlemeyi ve anlamayı reddeden bir aklın ürettiği söz, artık bir iletişim aracı değil, sadece hakikate karşı örülmüş sesten bir duvardır.
İnnemâ (إِنَّمَا)
Cümleye mutlak kesinlik ve pekiştirme katan "inne" (إِنَّ) edatı ile, onun amil (etken) özelliğini iptal eden engelleyici "mâ" (مَا / kâffe) edatının birleşmesiyle oluşan, cümleye "ancak, sadece, -den ibaret" anlamları katan hasr (sınırlandırma) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın belagatteki "kasr ve hasr" (hükmü ve niteliği tek bir noktaya kilitleme) sanatını tahlil eder. Semûd kavmi, Sâlih'in onca felsefi uyarısına, ahlaki davetine ve "Ben güvenilir bir elçiyim" (rasûlün emîn) beyanına karşı bu edatla devasa bir indirgeme yapar. "İnnemâ" (Sen sadece şundan ibaretsin) diyerek, peygamberin taşıdığı o evrensel ve çok boyutlu tevhidi hakikati, son derece dar, sıradan ve aşağılayıcı tek bir çemberin (deliliğin/büyülenmişliğin) içine hapsederler. Edat, muhatabın tüm varoluşunu tek bir hakarete indirgeyen gramatikal bir giyotindir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu hasr edatının psikolojik ve polemik şiddetini inceler. İktidar sahipleri, karşılarına çıkan ve kendi sömürü düzenlerini (fesadı) ifşa eden bir muhalifi tehlikesiz kılmak istediklerinde, onun argümanlarını çürütmek yerine onun karakterini "sınırlandırırlar". "Sen ancak..." (İnnemâ) diye başlayan bu cümle, Sâlih'i akıl, mantık ve elçilik düzleminden tamamen koparıp, onu ciddiye alınmaması gereken zararsız bir meczup kategorisine (hasr) kilitleyen kaba bir psikolojik manipülasyondur.
Ente (أَنْتَ)
Arapçada "sen" anlamına gelen, ikinci tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamirdir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayrık zamirin (ente) barındırdığı sosyolojik kopuşu ve yabancılaştırmayı okur. Sâlih peygamber onlara seslenirken 142. ayette "onların kardeşi" (ehûhüm) olarak nitelendirilmişti. Kavmiyle arasında fıtri, kabilevi ve organik bir bağ (uhuvvet) vardı. Ancak kavim, Sâlih'in o sarsıcı ahlaki eleştirileri karşısında bu kan bağını anında reddeder. "Ente" (Sen) zamiri, Sâlih'i o kolektif kabile asabiyetinin (biz) dışına iten, onu anında yalnızlaştıran, "öteki" ilan eden ve kardeşi bir "düşmana" çeviren dışlayıcı bir dildir. "Sen" demek, "artık bizden değilsin" demenin polemik halidir.
Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu tekil zamirin (ente) iktidar-muhalif diyalektiğindeki yerini inceler. Semûd'un zorbaları kendilerini devasa bir kitle, yenilmez bir statüko ve "biz" olarak görürken; karşılarındaki o ahlaki muhalefeti "ente" (sadece sen/tek başına bir birey) diyerek sayısal olarak küçümserler. Bu zamir, yalnız bir devrimciye karşı, yığınların ve iktidarın kaba kalabalığına sığınarak yapılan bir tahkir ve tecrit (izolasyon) eylemidir.
Mine (مِنَ)
Arapçada -den/-dan, içinden, bir kısmı anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceridir. Geçiş kolaylığı için fetha ile harekelenmiştir ("...-den birisin / O gruptansın").
Angelika Neuwirth, harf-i cerin metne kattığı kategorizasyon ve hiçleştirme (sıradanlaştırma) işlevini tahlil eder. Semûd kavmi, "Sen büyülenmiş birisin" demez; "Sen o büyülenmiş olanların içinden sadece birisin" (mine) der. Sâlih'in o eşsiz ve biricik peygamberlik (rasûl) iddiasına karşı, onu toplumda zaten var olduğu düşünülen, sokak aralarında gezen, aklını yitirmiş isimsiz yığınların (kategorinin) içine fırlatıp atarlar. "Min" edatı, Sâlih'in biricikliğini silip, onu ciddiye alınmayan bir kalabalığın içinde eritmeyi hedefler.
El-Musahharîn (الْمُسَحَّرِينَ)
Bir şeyi aslından saptırmak, göz boyamak, aldatmak ve büyülemek anlamlarına gelen s-h-r (س ح ر) kökünden, tef'il babında (tashîr) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Min" harf-i cerinden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("İyice büyülenmiş olanlar / Aklı başından alınmışlar / Defalarca büyüye maruz kalıp aklını yitirenler").
İbn Fâris, s-h-r (س ح ر) kökünün temelinde "bir şeyin asıl yüzünün, gerçekliğinin ve mahiyetinin ustaca gizlenerek (veya değiştirilerek) insan aklına ve gözüne tamamen farklı, batıl ve yanıltıcı bir illüzyon olarak sunulması" anlamının yattığını belirtir. (Seher vaktine bu ismin verilmesi de, karanlığın aydınlıkla karışıp eşyanın gerçek renginin gizlenmesinden dolayıdır).
Râgıb el-İsfahânî, "sihr/musahhar" kavramının epistemolojik (bilgiye dair) ve felsefi iflasını tahlil eder. Semûd kavmi, muazzam şatoları, bahçeleri ve su pınarlarıyla yeryüzünün tek gerçeğinin (hakikatinin) madde, konfor ve mühendislik olduğuna inanıyordu. Sâlih onlara gözle görülmeyen bir adaletten, ahlaktan, ahiretten ve Allah'ın azabından bahsedince, o materyalist kavmin dünyasında bu soyut kavramların hiçbir ontolojik karşılığı olmadı. Maddeye tapan akıl, kendi sığ gerçekliğinin ötesinden gelen o tevhidi uyarılara tahammül edemeyip, vahyi bütünüyle bir "illüzyon", peygamberi de aklı başından alınmış, gaipten sesler duyan bir "büyülenmiş" (musahhar) olarak tanımlayarak kendi epistemolojik sağırlığını meşrulaştırdı.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "büyülenme" (musahhar) suçlamasının bedevi aklındaki psikolojik karşılığını inceler. Cahiliye lügatinde cinlerin (veya gizli güçlerin) insanın aklına girerek onun iradesini esir aldığına inanılırdı. Semûd kavmi, Sâlih'in kendi şahsi çıkarlarını (ecrini) reddetmesini, o zengin elitlere boyun eğmemesini ve tiranların kurduğu düzene itiraz etmesini normal bir insan aklıyla izah edemez. Statükoya karşı çıkmak, onlara göre ancak aklın yitirilmesiyle (büyülenmekle) mümkündür. Delilik suçlaması, itaat kültürünün başkaldırıya verdiği ilk isimdir.
Michael Cook, politik teolojide bu kelimenin tiranlıklar tarafından nasıl işlevsel bir silaha dönüştürüldüğünü okur. İktidarlar (Semûd elitleri), kurdukları bozuk sistemi (fesadı) eleştiren bir devrimciyi hapse atmadan veya susturmadan önce, onu kitlelerin gözünde "delirtmek" zorundadır. Sâlih'i "musahharîn" (aklı başından gitmiş meczuplar) sınıfına sokmak, onun ahlaki söylemlerinin, sosyal adalet taleplerinin ve eleştirilerinin politik ciddiyetini yok etmek için kurgulanmış sistematik bir psikolojik savaştır. Delilerin sözü dinlenmez; böylece iktidar, hakikatin tehlikesini bertaraf etmiş olur.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "büyülenmişlik" temasının peygamberler tarihine yayılan o sabit döngüsünü inceler. Tarih boyunca maddeye, taşa, paraya ve güce tapan her egemen sınıf, vahyin o devasa, aşkın ve ağırlıksız felsefesiyle karşılaştığında aynı savunma mekanizmasını (s-h-r) çalıştırmıştır. Kavmin bu suçlaması (musahharîn), Sâlih'in onlara ne kadar yabancı ve sarsıcı bir hakikat sunduğunun itirafıdır; çünkü onların yozlaşmış zihinleri, menfaatsiz bir adalet çağrısını ancak "büyülenmiş bir zihnin hezeyanı" olarak algılayabilecek kadar taşlaşmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla