كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 141. Ayet
Daralt
X
-
Kezzebet (كَذَّبَتْ)
Yalanlamak, asılsız saymak, gerçeği inkar etmek ve reddetmek anlamlarına gelen k-z-b (ك ذ ب) kökünden, tef'il babında (tekzib) türetilmiş üçüncü tekil şahıs müennes (dişil) mazi fiildir ("Yalanladı / Yalan saydı").
İbn Fâris, k-z-b (ك ذ ب) kökünün temel anlamının "sözün gerçeğe ve vakıaya uymaması, bir şeyin asılsız ve kof olması" olduğunu belirtir. Fiil tef'il babında (tekzib) kullanıldığında, "birinin yalan söylediğini iddia etmek, hakikati kasten, bilinçli ve şiddetli bir şekilde reddetmek" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin Semûd kavmi bağlamındaki epistemolojik ve ahlaki boyutunu tahlil eder. Semûd kavminin bu eylemi, peygamberin getirdiği mesaja karşı masum bir anlama eksikliği veya felsefi bir şüphe duyma hali değildir. Bu, dağları yontarak kurdukları o devasa statükoyu korumak için inatla ve kasten hakikati "asılsız sayma ve iptal etme" çabasıdır. Bilgiye değil, ilahi ahlaka ve teslimiyete karşı örülmüş aktif bir ret duvarıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "kizb" (yalan) kavramının bedevi lügatindeki sıradan kullanımından çıkarak Kur'an'da nasıl devasa bir teolojik kavrama (tekzibe) dönüştüğünü inceler. Tekzib, ilahi mesaja karşı kapıları kapatan, imanın ve tasdikin (doğrulamanın) mutlak zıddı olarak konumlanan eylemsel bir isyandır. Semûd aklının kendi dünyevi kibrini korumak uğruna vahye karşı başlattığı ontolojik bir karalama kampanyasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin dişil (kezzebet) formda gelmesinin gramatikal ve sosyolojik merkezini okur. Fiilin faili olan "Semûd" kelimesi bir kabile ve cemaat ismidir; Arapçada topluluk isimleri semai müennes (dişil) kabul edilir. Bu dilbilimsel tercih, hakikati yalanlama eyleminin bireysel, izole veya marjinal bir karşı çıkış olmadığını; bütün bir toplumun, örgütlü bir kitlenin ortak, homojen ve yapısal bir refleksi (kolektif bir inkar cephesi) olduğunu gösterir. Bireyler değil, bütün bir kabile asabiyeti hakikati yalanlamıştır.
Semûdü (ثَمُودُ)
Tarihsel bir Arap kabilesinin (Semûd kavminin) özel ismidir. Gayr-i munsarif (tam çekimi olmayan) bir isimdir. Cümlenin faili (öznesi) olduğu için ötre ile merfudur, ancak tenvin almaz ("Semûd kavmi").
El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin antik Arap tarihi bağlamında çok kadim (Arab-ı Bâide) bir isimlendirme olduğunu, soy kütüğünün antik çağların derinliklerine uzandığını belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında "Semûd" isminin tarihsel ve epigrafik kökenini inceler. Bu ismin İncil veya Tevrat metinlerinde (Eski Ahit'te) bulunmadığını, ancak Romalı tarihçilerin kayıtlarında (Thamudeni) ve antik kitabelerde (Semûd yazıtlarında) yer aldığını belgeler. Kur'an, muhatapları olan Mekkelilere kendi coğrafyalarının ve ticaret yollarının üzerinde kalıntıları bulunan (Hicr bölgesi) bu çok iyi bildikleri otokton (yerli) gücü bir ibret prototipi olarak sunar.
İbn Fâris, dilbilimcilerin bu özel ismi Arapça s-m-d (ث م د) köküyle irtibatlandırma çabalarını aktarır. Bu kök, "bir yerde birikip kalan, ancak zamanla tükenmeye yüz tutan az miktardaki su" anlamına gelir. Semûd kavminin kayalık, kurak bir coğrafyada yaşaması ve kıssanın ilerleyen bölümlerinde helaklerinin temel tetikleyicisinin "su/kuyu paylaşımı" (Salih'in devesinin su hakkı) olması, bu etimolojik köken ile kavmin sosyolojik ve coğrafi kaderi arasında muazzam bir anlamsal bağ (tevafuk) kurar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Semûd kavminin tarihsel, coğrafi ve mimari kimliğini tahlil eder. Kuzeybatı Arabistan'da, Medâyin Sâlih (Hicr) bölgesinde yaşamış olan bu kavim, dağları yontarak içlerine efsanevi evler, şatolar inşa eden muazzam bir mühendislik toplumudur. Kur'an, kayalara hükmettiğini düşünen bu medeniyetin kendi taştan güvenliğine olan tapınışını, ilahi yasa karşısındaki acziyetleri üzerinden hedef alır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin makro kurgusundaki sinematografik geçişi okur. Bir önceki kıssada Ahkâf bölgesindeki Âd kavminin kum fırtınasıyla silinişi anlatılmıştı. Hemen ardından "Semûd" isminin zikredilmesiyle, kamera Arap yarımadasının güneyinden kuzeyine (Hicr bölgesine) kayar. Muhatabın (Mekkelilerin) yaz ve kış ticaret yolculuklarında bizzat yanından geçtikleri, kayalara oyulmuş o devasa ve sessiz harabelerin sahipleri, zihinlerde canlandırılarak kibrin somut bir mezarlığı olarak sunulur.
Patricia Crone, Semûd kavminin Kur'ani kurtuluş tarihindeki (salvation history) politik işlevini inceler. Semûd, dışarıdan gelen bir işgalci değil, bizzat o coğrafyanın kendi içinden çıkmış, kendi kaynaklarını (taşları ve suyu) kullanarak devasa bir yerel tahakküm (tiranlık) kurmuş hegemonik bir güçtür. Onların anılması, bedevi kibrine ve yerel diktatörlüklere karşı ilahi adaletin nasıl kendi coğrafyalarında tecelli edeceğinin sarsıcı bir tarihsel kanıtıdır.
El-Murselîn (الْمُرْسَلِينَ)
Göndermek, yollamak ve bir mesajla vazifelendirmek anlamlarına gelen r-s-l (ر س ل) kökünden, if'âl babında (irsal) türetilmiş ism-i mef'ul (edilgen ortaç) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Gönderilenleri / Elçileri / Resulleri").
İbn Fâris, r-s-l (ر س ل) kökünün temelinde "bir şeyi yumuşaklıkla, acele etmeden, peş peşe ve belirli bir hedefe doğru yönlendirerek serbest bırakmak/yollamak" anlamının bulunduğunu belirtir. Birini özel ve bağlayıcı bir kelamla elçi olarak görevlendirmeye "irsal" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "mürsel" kavramının teolojik ontolojisini tahlil eder. Mürsel, kendi siyasi hırsıyla hareket eden bağımsız bir lider veya kendi felsefesini kurgulayan bir düşünür değildir. O, kendisini aşan mutlak bir İrade tarafından özel bir hakikatle donatılıp insanlara "gönderilmiş" (edilgen) bir rehberdir. Eylemin bu edilgen yapısı (mef'ul kalıbı), elçinin şahsını değil, mutlak Gönderici'nin (Mürsil'in) otoritesini temsil ettiğini vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde, Semûd kavmine sadece kendi kardeşleri olan tek bir peygamber (Sâlih) gönderilmiş olmasına rağmen, ayette neden "el-murselîn" (elçiler) şeklinde çoğul bir kalıp kullanıldığının belagatteki sırrını inceler. Tevhid davasında tüm peygamberlerin risaleti (mesajı) ontolojik olarak tek bir bütündür ve aynı ilahi kaynaktan beslenir. Dolayısıyla Semûd kavminin Sâlih peygamberi yalanlaması, sadece tek bir tarihsel figürü reddetmek değil; silsile halindeki tüm peygamberlik kurumunu, vahyin kendisini ve yeryüzüne gönderilmiş bütün ilahi elçileri toptan ve kategorik olarak yalanlamak (reddetmek) demektir. Çoğul kalıp, işlenen inkar suçunun evrensel çemberini ifşa eder.
Michael Cook, "mürsel" (gönderilmiş elçi) kelimesi etrafında şekillenen politik ve ontolojik çatışmayı Semûd kavmi üzerinden okur. Semûd kavmi, dağları delerek inşa ettikleri o devasa kalelere ve vadilerdeki yerel iktidarlarına mutlak surette güveniyordu. Onlar, meşruiyeti kayaların sertliğinde arıyorlardı. Ancak dışarıdan, aşkın ve göksel bir makamdan "gönderilmiş" (mürsel) olan bir ahlaki otoriteyi, kendi kurdukları sömürü düzenine, kibre ve taşlaşmış hiyerarşiye doğrudan bir felsefi tehdit olarak algılamışlardır. "Mürselîn" lafzının yalanlanması, kayalara hükmettiğini sanan yeryüzü iktidarının, evrensel ve ahlaki yasaya (vahye) karşı gösterdiği kibirli bir siyasi direniştir.
Yorum
Yorum