Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 140. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 140. Ayet

    وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      139. “Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları helâk ettik. Doğrusu bu anlatılanlarda büyük bir ibret vardır ama çokları inanmazlar.”

      140. “Şüphesiz Rabb’in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.”


      Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları helâk ettik. Denildi ki; Onlar yel ile helâk edildiler. Şu âyette belirtildiği gibi: “Âd kavmi ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi”. Doğrusu bu anlatılanlarda büyük bir ibret vardır. Daha önce açıklamıştık.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve inne (وَإِنَّ)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan "inne" (إِنَّ) edatının birleşimidir ("Ve şüphesiz / Ve muhakkak ki").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu harf-edat birleşiminin belagatteki "isti'nâf" (yeni bir hükme, farklı bir bağlama başlangıç) işlevini tahlil eder. Âd kavminin o devasa binalarının, kibrinin ve zorbalığının (cebbarlığının) korkunç bir kasırgayla kökünden kazındığı o sarsıcı tarihsel sahne kapanmıştır. "Ve inne" edatı, o yıkıntıların toz dumanı arasından çıkarak, sözü doğrudan şimdiki zamana, teolojik bir sabiteye ve mutlak ilahi sıfatların beyanına sarsılmaz bir kesinlikle bağlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metne kattığı varoluşsal sükûneti inceler. İnsanlık tarihinin en büyük kaba kuvvetine sahip Âd medeniyeti bir hiçliğe (helake) dönüşürken; geriye yıkılmayan, sarsılmayan ve zamanın ötesinde asılı kalan yegâne hakikat olarak bu "İnne" (Şüphesiz ki) edatıyla başlayan ilahi adalet ve otorite beyanı kalmıştır.

        Rabbeke (رَبَّكَ)

        Sahip olmak, idare etmek, terbiye etmek ve mutlak otorite kurmak anlamlarına gelen r-b-b (ر ب ب) kökünden türemiş "rabb" isminin, "senin" anlamındaki ikinci tekil şahıs zamiri "ke" (كَ) ile birleşimidir. "İnne" edatının ismi konumunda olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Senin Rabbin / Seni terbiye edip koruyan Yaratıcın").

        İbn Fâris, r-b-b (ر ب ب) kökünün özünde "bir şeye mutlak surette malik olmak, o varlığı varoluşunun başından kemale erene kadar her türlü tehlikeden koruyup gözeterek aşama aşama terbiye etmek ve beslemek" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin sonundaki "ke" (senin) zamirinin tebliğ psikolojisindeki ontolojik tesellisini okur. Hûd peygamber, kendisini yalanlayan ve kaba kuvvetle ezen (batş) o zorba kavme karşı yapayalnız kalmış, ancak "Rabbi" tarafından o devasa helaktan sağ salim çıkarılmıştı. Şimdiki zamanda aynı dışlanmayı ve müşrik elitlerin tehditlerini yaşayan muhatap peygambere (Hz. Muhammed'e) yöneltilen "Rabbeke" (Senin Rabbin) hitabı; "Hûd'u o azgın diktatörlerin elinden kurtarıp terbiye eden kudret kimse, bugün senin de sahibin ve terbiye edicin aynı makamdır" mesajını veren devasa bir ilahi himaye kalkanıdır.

        Angelika Neuwirth, geç antik çağ teolojisinde "Rab" kavramının krallara karşı kullanımını inceler. Âd kavminin elitleri, kendi tebaaları üzerinde mutlak "rablik/efendilik" taslıyor, herkesin kendilerine itaat etmesini bekliyorlardı. "Senin Rabbin" (Rabbeke) vurgusu, yeryüzünün o sahte krallarını (cebbârîn) felsefi olarak tahttan indirip, mutlak itaatin ve sığınmanın sadece göklerin Sahibine yapılması gerektiğini deklare eden tevhidi bir manifestodur.

        Lehüve (لَهُوَ)

        Cümleye vurgu, sınırlandırma ve mutlak kesinlik katan tekit/pekiştirme lam'ı (لَ) ile, "o" anlamındaki üçüncü tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamiri "hüve"nin (هُوَ) birleşimidir ("Kesinlikle O'dur / Hiç şüphesiz ancak O").

        Celaleddin el-Suyuti, "lam-ı muzahlaka" (kaydırılmış pekiştirme harfi) ve "fasıl zamiri" (hüve) kullanımının belagatteki "hasr" (vurguyu ve hükmü tek bir noktada toplama) işlevini inceler. Bu gramatikal yapı, sıradan bir varlık beyanı değildir; "Yeryüzünde o devasa sütunları yıkan rüzgarı estiren de, kendi gücüyle şımaranları tarihten silen de, asıl güce ve merhamete sahip olan da başka hiçbir kabile asabiyeti veya doğa gücü değil, sadece ve sadece O'dur" diyerek tevhidi ontolojiyi mutlaklaştırır.

        Dücane Cündioğlu, bu edat-zamir birleşiminin felsefi yalıtımını tahlil eder. İnsanoğlu, iktidarı, gücü ve merhameti çok farklı yeryüzü otoritelerine, krallara ve putlara dağıtma eğilimindedir. "Lehüve" (Ancak O'dur) ifadesi, şirkin parçaladığı o sahte iktidar algısını bıçak gibi keserek, varoluşun merkezindeki yegâne Özne'yi (Hüve) muhatabın aklına sarsılmaz bir çivi gibi çakar.

        El-Azîzü (الْعَزِيزُ)

        Üstün gelmek, yenilmez olmak, şiddetli olmak ve eşi benzeri bulunmamak anlamlarına gelen a-z-z (ع ز ز) kökünden türemiş mübalağalı ism-i fâil/sıfattır. Harf-i tarif (El) alarak mutlaklaşmış, "İnne" edatının haberi olduğu için ötre ile merfudur ("Mutlak galip / Mağlup edilemeyen / Kaba gücü ezip geçen mutlak izzet sahibi").

        İbn Fâris, a-z-z (ع ز ز) kökünün temelinde "bir şeyin karşı konulamaz derecede şiddetli, kuvvetli ve sağlam olması, hiçbir dış gücün onu aşamaması, alt edememesi ve eşine rastlanılamayacak kadar nadir bir yücelikte bulunması" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "Azîz" sıfatının Âd kavminin bedevi kibriyle olan ölümcül çatışmasını inceler. Âd kavmi; dağlara oydukları kalelerle, bitmek bilmez sürülerle ve "Bizden daha güçlü kim var?" nidasıyla kendi kendilerini yeryüzünün "azizleri" (yenilmezleri/efendileri) ilan etmişlerdi. Kur'an, bu sıfatı (El-Azîz) doğrudan Allah'a atfederek dünyevi ve kabilevi tüm o kaba kuvvet iddialarını yerle yeksan eder. Gerçek "izzet" (güç), kayaları yontmakta değil; o kayaları yontanları bir rüzgarla çer çöp gibi savuran Mutlak Kudret'in tekelindedir.

        Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu ismin tiranlıkların çöküşüyle olan bağını okur. İktidar sahipleri kendilerini yeryüzünün egemenleri (azizleri) sayarlar ve zayıflara tahakküm ederler (cebbârîn). Ancak "El-Azîz" ismi tecelli ettiğinde (helak anında), yeryüzünün en büyük tiranları o eşsiz ilahi kudretin sarsıcı darbesi altında ezilerek bizzat zelil duruma düşürülürler. Güç (izzet), devletin veya mimarinin değil, adaleti tesis eden Yaratıcı'nındır.

        Er-Rahîmü (الرَّحِيمُ)

        İncelik, acıma, şefkat, merhamet ve koruma anlamlarına gelen r-h-m (ر ح م) kökünden türemiş, süreklilik ve içkinlik bildiren sıfat-ı müşebbehe/mübalağalı ism-i fâildir. Haber sıfatı olarak ötre ile merfudur ("Çok merhamet eden / Kesintisiz şefkat gösterip koruyan").

        İbn Fâris, r-h-m (ر ح م) kökünün özünde "bir varlığa karşı duyulan derin incelik, kalp yumuşaklığı, şefkat ve onu koruyup sarıp sarmalama güdüsü" anlamının yattığını belirtir. Bebeği dış etkilerden ve felaketlerden koruduğu için anne karnına (rahim) bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" sıfatının helak eskatolojisindeki ontolojik mahiyetini tahlil eder. Bu sıfat, sadece duygusal bir acıma hali değildir. O mahşeri kasırganın (helakın) ortasında; evleri, kaleleri ve devasa binaları yerle bir eden o mutlak öfkenin içinden Hûd'u ve ona inanan o küçük azınlığı kılına bile zarar gelmeden çekip çıkaran, onları o ölüm sarmalından bir anne şefkatiyle (rahim) koruyarak selamete erdiren o aktif, sarsılmaz ve lütufkâr ilahi eylemdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "El-Azîz" (Mutlak Güç) ve "Er-Rahîm" (Mutlak Merhamet) isimlerinin kıssanın finalinde aynı cümlede sentezlenişindeki o muazzam teolojik dengeyi okur. Âd kavminin helak sahnesi iki zıt tablodan oluşur: Rüzgarda savrulan inatçı zorbalar ve o fırtınanın içinden kurtarılan müminler. Yaratıcı, o kibirli ve yozlaşmış kitleleri kahredici bir rüzgarla paramparça ederken "El-Azîz"dir (karşı konulamaz güçtür); aynı saniyede, o devasa fırtınanın ortasında inanan azınlığı sarmalayıp selamete çıkarırken ise "Er-Rahîm"dir. Güç (izzet) ile merhametin (rahmetin) bu kusursuz birlikteliği, yeryüzünün o merhametsiz tiranlarına (Âd'a) karşı, ilahi adaletin hem cellat hem de kurtarıcı olan o aşkın ve mutlak doğasının tevhidi manifestosudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X