اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 137. Ayet
Daralt
X
-
136. “Şöyle cevap verdiler: ‘Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.”
137. “Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir.”
138. “Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz.’”
Şöyle cevap verdiler: “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.” “Va‘z” (الْوَعْظُ) işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. Yani şöyle diyorlardı: Sen bizi azapla korkutsan da korkutmasan da seni tasdik etmeyeceğiz ve senin bizi davet ettiğin dini kabul etmeyeceğiz.
Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. Bu beyana dair birkaç izah şeklinin olduğu söylenmiştir. Birincisi: Şu bizim üzerinde bulunduğumuz inanç öncekilerin dininden başka bir şey değildir. Senin getirdiğin ise sonradan uyduruk yeni bir dindir. “Halk” (خَلْقُ) kelimesinin kinâye olarak din anlamında kullanıldığı varittir; “Allah’ın yaratmasında (halk) değişme olmaz”, âyetinde olduğu gibi. Bu âyetteki “Allah’ın halkı” Allah’ın dini demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Şüphesiz bu, yani senin söylemiş olduğun şey, ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki resûller gibi yalan söylüyor ve uyduruyorsun. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil”. Eğer (âyette geçen “halk” kelimesi uydurma anlamında ise) o takdirde “Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar” meâlindeki âyetten murat da bu anlam olur, çünkü onlar peygamberlerin tümünü yalanlamışlardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. Dediler ki: İşte böyle bizden önceki insanların tuttuğu yol; onlar yaşadıkları sürece yaşıyorlar, sonra da ölüyorlardı. Onlara göre ne yeniden dirilme vardı ne de hesap! Bazıları da şöyle dedi: “Va‘z” (الوعظ) yasaklama demektir. Şu âyette olduğu gibi: “Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor”. Yani onu size yasaklıyor. Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz. Yani nasıl ki atalarımız azap görmedi ise biz de senin kuruntuna ve bildirmene rağmen azap görmeyeceğiz.
Ebû Avsece dedi ki: “Halkü’l-evvelîn” (خَلْقُ الْأَوَّلِينَ) yani onların uydurmaları ve yalanları demektir. Bir sözü uydurduğun zaman “Halaktü’l-hadîs vahtelaktühû” (خَلَقْتُ الْحَدِيثَ وَاخْتَلَقْتُهُ) dersin. Ferrâ şöyle dedi: Araplar hurafeler için “ehâdîsü’l-halk” (أَحَادِيثُ الْخَلْقِ) tabirini kullanır. Kim de bu âyeti “huluku’l-evvelîn” (خُلُقُ الْأَوَّلِينَ) diye “hı” harfinin dammesi ile okursa o takdirde onların âdetleri, durumları, gidişatları anlamını kasteder.
Yorum
-
İn (إِنْ)
Arapçada "şart" (eğer) anlamına gelebildiği gibi, burada olduğu şekliyle kendisinden sonra "illâ" (ancak/sadece) edatı geldiğinde "mâ" veya "leyse" (değildir / yoktur) anlamı taşıyan nefy (olumsuzluk) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "in-i nâfiye" (olumsuzluk bildiren in) olarak kullanımını ve kendisinden sonraki "illâ" edatıyla birlikte oluşturduğu "kasr ve hasr" (hükmü tek bir noktaya sınırlandırma) sanatını tahlil eder. Âd kavminin elitleri, "Bu senin söylediğin şeyler uydurmadır" şeklinde düz bir cümle kurmaz. "İn" (Değildir) edatıyla cümleye mutlak bir ret ve kategorik bir inkar ile başlayarak, Hûd peygamberin tüm felsefi ve teolojik iddialarını daha cümlenin en başında ontolojik olarak sıfırlar ve tartışmaya kapatırlar.
Patricia Crone, politik teolojide bu mutlak ret edatının statükocu aklın savunma mekanizması olduğunu okur. Yeni ve devrimci bir mesaj (vahiy) geldiğinde, iktidar sahipleri onu rasyonel olarak çürütmeye çalışmak yerine "İn" (Asla böyle bir şey yoktur/değildir) diyerek toptan bir inkar yoluna giderler. Bu edat, kibrin yeniliğe karşı çektiği o kalın, gramatikal duvardır.
Hâzâ (هَذَا)
Arapçada yakındaki bir nesneyi, durumu veya kişiyi işaret etmek için kullanılan "bu / şu" anlamındaki ism-i işarettir (işaret zamiri).
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu işaret zamirinin metnin psikolojisindeki tahkir (küçümseme) ve yalıtım işlevini inceler. Kavmin elitleri, Hûd'un getirdiği o devasa tevhidi mesajı, yaklaşan tufan/azap uyarısını ve ahlaki devrim çağrısını kendi yüce lügatlerine yakıştıramazlar. Onu isim vererek veya mahiyetini tartışarak anmak yerine, sadece uzaktan bir nesneyi gösterir gibi "hâzâ" (bu / şu şey) diyerek işaret ederler. Vahyin o sarsıcı büyüklüğü, muhatabın dilinde en basit ve değersiz bir "şey" (bu) seviyesine indirilerek psikolojik olarak küçümsenir.
Dücane Cündioğlu, "hâzâ" kelimesinin işaret ettiği nesnenin felsefi ağırlığını tahlil eder. Bu zamir, sadece Hûd'un sözlerini değil; onun peygamberlik kurumunu, getirdiği ahlaki sistemi ve azap tehdidini tek bir potada eriterek topyekûn hedefe koyar. "Bu" dedikleri şey, onların konforunu bozan hakikatin ta kendisidir.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada "ancak, yalnız, müstesna, sadece, -den başkası değil" anlamlarına gelen, olumsuz bir hükmü (in nâfiye) daraltarak tek bir mutlak pozitif gerçeğe bağlayan (hasr) istisna edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "in" ve "illâ" edatları arasına sıkıştırılan belagat kibrini okur. Âd kavmi, Hûd'un mesajının değerini bu istisna edatıyla (illâ) tek bir kaba çemberin içine hapseder. "Senin tüm bu çırpınışların sadece ve ancak (illâ) şundan ibarettir" diyerek, peygamberin evrensel kelamını sıradan, yerel ve değersiz bir kalıbın içine hapsederler.
Huluku / Hulku (خُلُقُ / خَلْقُ)
Ölçüp biçmek, şekil vermek, yaratmak, karakter, huy ve uydurmak/yalan söylemek anlamlarına gelen h-l-k (خ ل ق) kökünden türemiş masdar/isimdir. Ayetin bu kelimesi Kur'an kıraatlerinde iki farklı şekilde okunmuştur: "Huluk" (ahlak, tabiat, gelenek, din) ve "Hulk / İhtilak" (yaratma, uydurma, asılsız kurgu, yalan).
İbn Fâris, h-l-k (خ ل ق) kökünün temelinde "bir şeyi belirli bir ölçüye, nizama ve takdire göre biçimlendirmek, şekil vermek; veya var olmayan bir şeyi varmış gibi kurgulamak/uydurmak" anlamının bulunduğunu aktarır. İnsanın içsel tabiatına ve yerleşik huylarına "huluk" (ahlak) denildiği gibi; aslı astarı olmayan uydurma sözlere ve yalanlara da "ihtilak/hulk" denir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "huluk" (gelenek/ahlak) kıraatini tahlil eder. Huluk, sadece bireysel bir huy değil, bir toplumun atalarından devraldığı, şekillendirdiği ve sarsılmaz bir inanç (din) haline getirdiği "yerleşik karakter ve gelenekler bütünüdür". Eğer ayet "huluku'l-evvelîn" (öncekilerin ahlakı/dini) olarak okunursa; Âd kavmi, Hûd'un onları putperestlikten vazgeçirme çabasına karşı, "Bizim bu yaşam tarzımız, senin itiraz ettiğin bu düzenimiz (şirkimiz), bizden önceki atalarımızın kadim geleneğidir (hulukudur), biz ancak bunu yaşarız" diyerek muhafazakar bir direniş göstermektedir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin ikinci kıraati olan "hulk" (uydurma/yalan) bağlamını polemik edebiyatı üzerinden okur. Bu okunuş, "esatirü'l-evvelîn" (eskilerin efsaneleri/masalları) tabiriyle aynı işlevi görür. Bu durumda Âd kavmi, Hûd'un ahiret, tevhid ve azap uyarılarını "Bunlar eskilerin (önceki medeniyetlerin) uydurduğu (hulku) efsanelerden, yalanlardan ve mitolojilerden başka bir şey değildir" diyerek reddeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu iki farklı okunuşun (huluk ve hulk) yarattığı o muazzam sosyolojik ve teolojik çift yönlü savunma mekanizmasını inceler. Âd kavminin elitleri, kibre dayalı sistemlerini korumak için iki kılıç çekerler. Ya kendi yozlaşmış sistemlerini "Bu bizim atalarımızın sarsılmaz ahlakı/dinidir (huluk)" diyerek kutsar ve meşrulaştırırlar; ya da Hûd'un getirdiği o devrimci hakikati ve azap uyarısını "Bu sadece eskilerin anlattığı asılsız masallardır/uydurmalardır (hulk)" diyerek çöpe atarlar. Bir tarafta kendi batıllarını "gelenek" kisvesiyle kutsama, diğer tarafta vahyi "mitoloji" kisvesiyle aşağılama vardır. Her iki kelime kökü de hakikati boğmak için kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde Cahiliye ahlakında "huluk" kavramının putperest asabiyetle olan bağını okur. Çöl bedevisi için ataların ahlakı (huluku), eleştirilemez mutlak bir anayasadır. Hûd, onlara akıllarını kullanmalarını söylerken, onlar akıllarını atalarının mirasına ipotek etmişlerdir. "Biz atalarımızın ahlakından/geleneğinden başka bir şey bilmeyiz" demek, insanın kendi ahlaki iradesini (takvasını) geçmişin karanlığına kendi elleriyle teslim etmesidir.
El-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)
Öne geçmek, başlangıç olmak, ilk olmak ve geçmişte kalmak anlamlarına gelen e-v-l (ا و ل) kökünden türemiş ism-i tafdil veya sıfat olan "evvel" kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Huluk" kelimesinin tamlayanı (muzafun ileyh) olduğu için "yâ" ile mecrur olmuştur ("Öncekilerin / Ataların / Geçmiş nesillerin / Eskilerin").
İbn Fâris, e-v-l (ا و ل) kökünün özünde "bir şeyin başlangıcı, esası, kökeni ve zaman veya mekan olarak diğer her şeyin önüne geçen/ilk olan" anlamının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "evvelîn" (öncekiler/atalar) kelimesinin bedevi muhafazakarlığındaki o sarsılmaz "ata kültü" ile olan bağını tahlil eder. Cahiliye aklı için "geçmiş" (evvelîn), bir kronoloji değil, mutlak doğruyu, şerefi ve asaleti temsil eden yanılmaz bir otorite makamıdır. Yeniliğe (vahye) karşı geçmişin (ataların) putlaştırılması, eski Arap zihninin en temel dogmasıdır. Âd kavmi, hakikati kendi akıllarıyla ölçmek yerine, körü körüne "öncekilerin" (evvelîn) ayak izlerine tapmayı seçer.
Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde "geçmiş" (evvelîn) kavramının bir silah olarak nasıl kurgulandığını inceler. Müşrikler kendi meşruiyetlerini "Kadim olan her şey doğrudur, atalarımız yanılmış olamaz" felsefesine dayandırarak; Hûd peygamberin getirdiği devrimci mesajı "kökü olmayan bir bidat", tehditlerini ise "eskilerin masalları/mitleri" olarak çerçevelerler. "Evvelîn" kelimesi, hem kendi putperestliklerini haklı çıkarmak için kullandıkları bir "gelenek kalkanı", hem de vahyi aşağılamak için kullandıkları bir "mitoloji çöp tenekesi" işlevi görür.
Michael Cook, siyasi muhafazakarlığın "geçmişi" (evvelîn) ideolojik bir kalkan yapmasını politik teoloji bağlamında okur. İktidar sahipleri (cebbârîn), statükolarını ve kurdukları sömürü düzenini korumak istediklerinde daima ölmüş ataların tartışılmaz hayaletlerine (evvelîn) sığınırlar. "Bu öncekilerin geleneğidir" argümanı, aklı iptal etmenin, adaleti reddetmenin ve mevcut tiranlığı ebedileştirmenin en kolay sosyolojik bahanesidir. Ölmüş atalar itiraz edemez; tiranlar da o ataların isimlerini kullanarak dirileri ezmeye devam ederler. Hakikat, "evvelîn"in karanlık mezarına gömülmek istenmiştir.
Yorum
Yorum