Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 130. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 130. Ayet

    وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ betaştum betaştum cebbârîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      128. “Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz?”

      129. “Temelli kalacağınızı umarak mı büyük konaklar yaparsınız?”

      130. “Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız?”


      Büyük ve Yüksek Binalar Edinmek

      Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz? Ve büyük konaklar mı yaparsınız? Bu birkaç şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Sanki onlar hiç ihtiyaçları olmayan, hiçbir şekilde kendisinden yararlanmayacakları birtakım yapıtlar yapıyorlardı. Bu boş (abes) bir uğraşıdır. Çünkü hiçbir şekilde yararlanmayacağı ve ihtiyaç duymayacağı binalar yapan kişi abesle iştigal ediyor demektir. O yüzden de yaptıkları “abes” fiili ile “ta‘besûn” (تَعْبَثُونَ) diye ifade edilmiştir.

      İkincisi; Sözü edilen mekânın sırf eğlence ve toplantı yeri olması mümkündür. Onlar, yapıyı yapmışlar ve sırf oyun ve eğlence maksatlı toplantı yeri olduğu için de oraya ‘abes’’ adını vermişlerdir.

      Üçüncüsü; Sözü edilen mekânın, insanların uğrak yeri olması mümkündür. Oraya birtakım işaretler koyarlar bunlarla insanların yollarını şaşır tırlardı. İnsanlar o işaretlere bakarak yol tutarlardı, oysa gerçekte doğru yol değildi. Onların bu yapıyı yapmalarındaki maksat bâtıldı. Bâtıl olan her şeyde “abes”tir. En doğrusunu Allah bilir.

      Temelli kalacağınızı ve ölmeyeceğinizi umarak mı... Yani bu dünyada ölecek ve yaptıklarının sevabını uman, kötülüklerinin sonucundan korkan kimsenin harcaması gibi değil de ebedî kalacağını uman birinin harcaması gibi harcamalar yapıyorsunuz. Yahut Temelli kalacağınızı umarak mı mealindeki beyanı şöyle yorumlamak da mümkündür: Dünya onlara geniş, rızıkları da bol olunca sandılar ki kendileri orada temelli kalacaklardır. Çünkü dünyası geniş olan ve orada refahı elde eden, her türlü nimete konan kimse orada huzur bulur ve sükûnete erer. Bu şu İlâhî beyanda belirtilen husus gibidir: “O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder.” Birincisi de bu şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız? En doğrusunu Allah bilir ya, ama Allah, “cebbâr” (جَبَّارِينَ) Ue kinâye olarak zâlim, haddi aşan ve mütecaviz kimseyi kastetmiştir,

      “Rî‘” (رِيعٍ) yüksek yer demektir. Bazıları da onun yol olduğunu söylemişlerdir. “Mesâni‘” (مَصَانِعَ) ise bazılarınca yapılar, bazılarınca da havuzlar demektir. Ebû Avsece dedi ki: “Rî‘” (الرِّيعُ) arazinin yüksek yeri demektir. “er-Rî‘a”nın çoğulu ”rî‘” “er-rî”’in çoğulu ise “eryâ‘” (أَرْيَاعٌ)’dır. İkisi de aynıdır. “er-Rî”’ (الرِّيءُ) aynı zamanda kâr/ürün demektir. Kazandığın zaman (رَاعَ) fiilini kullanırsın. Çoğulu “eryâ”’ (أَرْيَاءٌ)’dır.

      “Mesâni‘” (مَصَانِعَ) duruma göre bir yerde saraylar başka bir yerde ise suların toplandığı havuzlar demektir. Tekili her ikisi için de “masnaatün” (مَصْنَعَةٌ) gelir. “Batş” (الْبَطْشُ) yakalamak, kavramak demektir. Bir kişiyi yakalayıp da iyice kavradığında “betaştü bi fulânin, ebtaşu, batşen” (بَطَشْتُ بِفُلَانٍ، أَبْطُشُ، بَطْشًا) dersin. İbn Kuteybe de şöyle dedi: “er-Rî‘” arazinin yüksek yeridir. “Mesâni’” binalardır. Tekili “masna‘atün”dür. Mâna şudur: Onlar yüksek yerlere kurmuş oldukları muhkem yapılar, hisarlar içinde kendilerini güvende hissediyorlar ve oraların kendilerini Allah’ın kader ve kazasından koruyacağını zannediyorlardı. Bu izah yukarıda belirtilen açıklamaya benzer gözüküyor. Çünkü sözün sonunda Temelli kalacağınızı umarak mı deniliyor. Yani öyle birtakım binalar yapıyorsunuz ki sanki hiç ölmeyecek ve ebedî olarak yaşayacaksınız. Ve buyurdu ki: Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız? Yani vurduğunuz zaman kamçılarla sanki zorbalar gibi vuruyorsunuz, cezalandırdığınız zaman öldürüyorsunuz. Bazıları şöyle demişlerdir: “Betaştüm” yani yakaladığınızı zulümle, haddi aşmakla, Allah’ın haram kıldığını helâl saymak suretiyle yakaladınız. Ebû Muâz dedi ki: Her yapı masna‘adır. Hafsa’nın mushafında şöyledir: “Ve tebnûne mesâni‘a ke enneküm hâlidûn” (وَتَبْنُونَ مَصَانِعَ كَأَنَّكُمْ خَالِدُونَ) (Sanki ebedî yaşayacakmışsınız gibi birtakım yapılar yapıyorsunuz) şeklindedir. “Âyet” (آيَةً) alem, anıt eser demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: “er-Rî‘” yolu kesen dağ ya da yamaç demektir. Katâde “yeryüzündeki her uçurum” demiştir. Muhammed b. İshak şöyle demiştir: Onlar yolculuk yaparken yolu ancak yıldızlar marifetiyle bulabilirlerdi. Bunun için her yol üzerine yollarını tayin edebilecekleri işaret olacak görkemli uzun kuleleri olan yapılar yaptılar. Bazıları şöyle demişlerdir: “Mesâni‘” (مَصَانِعَ) meclisler ve meskenler demektir. Yapılarınız ayakta kaldığı sürece temelli kalacağınızı umarak mı... “Cebbâr” haksız yere ve akıbetinden endişe duymadan insanları döven ya da öldüren kimsedir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve izâ (وَإِذَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; Arapçada "dığında, -dığı zaman, her ne zaman" anlamlarına gelen, geleceğe yönelik kesinlik bildiren zaman ve şart edatı "izâ"nın (إِذَا) birleşimidir ("Ve ... yaptığınız zaman / Her ne zaman ... yapsanız").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu bağlaç ve şart edatının belagatteki bağlayıcı gücünü tahlil eder. Bir önceki ayette Âd kavminin tabiata karşı işlediği şımarık mimari israf (binalar dikme eylemi) anlatılmıştı. "Ve izâ" edatı, konuyu aniden taştan ve mimariden alıp insan ilişkilerine, sosyolojiye ve şiddete bağlar. Edat, "Tabiata karşı kibriniz böyleyken, insana karşı eyleme geçtiğiniz zaman da durumunuz şudur" diyerek, mimari şiddet ile fiziksel şiddet arasındaki o karanlık nedensellik bağını kurar.

        Betaştüm (بَطَشْتُمْ)

        Şiddetle yakalamak, kaba kuvvetle çarpmak, acımasızca vurmak ve ezmek anlamlarına gelen b-t-ş (ب ط ش) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir. Şart edatından (izâ) dolayı anlamı geniş zamana/geleceğe kayar ("Şiddetle yakaladınız / Acımasızca saldırdığınız zaman").

        İbn Fâris, b-t-ş (ب ط ش) kökünün temelinde "bir şeyi, nesneyi veya kişiyi hiçbir merhamet emaresi göstermeksizin, aniden, ezici ve kaba bir kuvvetle pençesine almak, ona şiddetle vurup tahakküm etmek" anlamının yattığını belirtir. Savaşta düşmanı gafil avlayıp ezmeye bu yüzden "batş" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "batş" eyleminin psikolojik ve ahlaki boyutunu inceler. Bu, sıradan bir cezalandırma veya hukuki bir güç kullanımı değildir. Batş, gücü elinde bulunduranın, karşısındakinin zayıflığından zevk alarak, orantısız ve vahşi bir fiziksel şiddet uygulamasıdır. Hûd peygamber, bu fiili kullanarak Âd kavminin o devasa ve medeni (!) mimarisinin arkasında yatan o ilkel, barbar ve kan dökücü yüzü ifşa eder.

        Patricia Crone, politik teoloji ekseninde bu eylemin elitist bir şiddet aracı olduğunu okur. Âd kralları ve egemenleri, kurdukları o devasa sömürü düzenine (İrem'e) itiraz eden her muhalif sesi veya zayıf kabileyi "batş" eylemiyle (devlet terörüyle) eziyorlardı. Yeryüzünde hukukun veya vicdanın bittiği yerde, iktidarın yegâne dili bu acımasız "şiddet/yakalama" pratiğidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, medeniyet kibri ile bedevi vahşeti arasındaki o felsefi çelişkiyi bu kelime üzerinden tahlil eder. Âd kavmi muazzam kaleler (mesâni') inşa eden "mühendis" bir toplumdu. Ancak taşları yontmadaki o medeni yetenekleri, ahlaklarına yansımamıştı. Bir insanı yakaladıklarında (betaştüm) en ilkel mağara adamı gibi kaba kuvvete ve vahşete sığınıyorlardı. Kur'an, teknolojik veya mimari gelişmişliğin (medeniyetin), ahlaki bir gelişmişlik anlamına gelmediğini bu fiille çırılçıplak yüzlerine vurur.

        Betaştüm (بَطَشْتُمْ)

        Şiddetle yakalamak, acımasızca vurmak anlamlarına gelen b-t-ş (ب ط ش) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs mazi fiilin, cümlede hiçbir bağlaç olmaksızın peş peşe ikinci kez kullanılmasıdır (Tekrîr/Tekit sanatı). ("Acımasızca saldırdınız / Vurdukça vurdunuz").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde aynı fiilin art arda (betaştüm betaştüm) tekrarlanmasının belagatteki sarsıcı işlevini inceler. Bu gramatikal tekrar, sadece cümlenin anlamını pekiştirmekle kalmaz; eylemin barındırdığı o durmak bilmeyen, nefes aldırmayan, sadistçe ve seri şiddeti temsil eder. Düşen birine art arda inen darbeler gibi, fiilin tekrarı da Âd kavminin şiddetindeki o doymak bilmez vahşeti metnin ritmine yansıtır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu tekrarın metin psikolojisindeki terör boyutunu tahlil eder. Hûd peygamber "Saldırdığınızda zorbalar olarak saldırırsınız" diyebilirdi. Ancak eylemi iki kez zikrederek, "Şiddet uyguladığınızda, o şiddetin bizzat kendisinden zevk alarak, vurmak için vurarak, merhameti tamamen devreden çıkararak yapıyorsunuz" mesajını verir. Tekrar, psikolojik bir cinnet halinin, güce tapınmanın dilsel yankısıdır.

        Cebbârîn (جَبَّارِينَ)

        Zorlamak, kırığı sarmak, boyun eğdirmek ve mutlak tahakküm kurmak anlamlarına gelen c-b-r (ج ب ر) kökünden türemiş, mübalağalı ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. Fiilin nasb (hâl/durum) konumunda olduğu için "yâ" ile esrelenmiştir ("Zorbalar olarak / Tiranlar kesilerek / Merhametsiz diktatörler gibi").

        İbn Fâris, c-b-r (ج ب ر) kökünün özünde birbirine zıt iki anlam bulunduğunu aktarır. Birincisi, kırılan bir kemiği zorla yerine oturtup sarmak (tedavi etmek); ikincisi ise birini kendi iradesi dışında bir işe zorlamak, ona kaba kuvvetle boyun eğdirmek ve ezmektir. İnsana nispet edildiğinde bu kelime mutlak zorbalığı (diktatörlüğü) ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "cebbar" kavramının Cahiliye ve bedevi sosyolojisindeki yerini tahlil eder. Güçlü bir kabile şefi veya kral, kimseye hesap vermeyen, astığı astık kestiği kestik olan, adaletle değil anlık öfkesiyle ve mutlak kaba kuvvetiyle hükmeden bir karaktere dönüştüğünde ona "cebbâr" denirdi. Âd kavminin elitleri, kendi tebaalarına ve zayıflara karşı tam da bu bedevi zorbalıkla (cebbarlıkla) muamele ediyorlardı.

        Dücane Cündioğlu, felsefi eksende "cebbâr" sıfatının teolojik hırsızlığını ve kibrini okur. Cebbarlık, ontolojik olarak sadece Mutlak Kudret sahibine (Allah'a) yakışan, O'nun iradesinin yeryüzündeki her şeye boyun eğdirebileceğini gösteren ilahi bir sıfattır (El-Cebbâr). Ancak aciz ve ölümlü bir insan, elindeki geçici siyasi/fiziksel güce aldanıp yeryüzünde "cebbar" (zorba/tiran) rolüne soyunduğunda, felsefi olarak Tanrı'nın cübbesini çalmaya kalkışmış demektir. Âd kavminin şiddeti sıradan bir suç değil, yeryüzünde tanrılık iddiasına (şirke) kalkışan varoluşsal bir hadsizliktir.

        Michael Cook, politik teolojide bu kelimenin tiranlığın anatomisini ifşa ettiğini belirtir. Hûd, "Vurduğunuzda haksızca vuruyorsunuz" demez; doğrudan "cebbârîn" (zorbalar/tiranlar) diyerek işi ahlaki boyuttan çıkarıp politik bir teşhise dönüştürür. Devlet mekanizmasını veya askeri gücü elinde tutan Âd egemenleri, adaleti veya toplumsal düzeni sağlamak için değil, sadece kendi tiranlık egolarını tatmin etmek için kitlelere zulmetmektedirler. Cebbarlık, iktidarın zehirlenmiş, çürümüş ve ahlaktan tamamen soyutlanmış en saf, en çıplak şiddet formudur.

        Gabriel Said Reynolds, polemik teolojisinde Hûd'un bu kelimeyi (cebbârîn) doğrudan onların yüzüne haykırmasındaki o devasa peygamberi cesareti okur. Dünyanın en güçlü, en kan dökücü ve en acımasız krallarına bakıp, arkasında hiçbir ordu olmadan "Siz sadece acımasız zorbalarsınız!" diyebilmek, tevhidi bilincin kaba kuvvete karşı gösterdiği o sarsılmaz ve efsanevi meydan okumadır. Peygamber, tiranın yüzüne tiran olduğunu söyleyen yegâne özgürlüktür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X