اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara suresi 103. ayet, şuara 103, kıyamet, cehennem, pişmanlık, şuara suresi, ayet, mümin
-
“İşte bu anlatılanlarda elbet alınacak büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”
İşte bu verdiğimiz haberlerde ve anlatılanlarda ibret alacaklar için elbet alınacak büyük bir ders vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Eğer onların çoğu mümin olsalardı onlara dünyada iken azap edilmezdi. Şöyle yorumlamak da mümkündür: Eğer onlar istedikleri imtihan dünyasına döndürülmüş olsalardı çoğu gene inanmazdı. Onlardan bir grup (nefer) olması da caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve tekit (pekiştirme) katan edattır ("Şüphesiz / Muhakkak ki / Gerçek şu ki").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "inne" edatının tahkik (kesinleştirme) işlevini tahlil eder. İbrahim kıssasının bitişinde cümlenin bu edatla başlaması, anlatılan o muazzam tarihsel tevhid mücadelesinin ve müşriklerin o feci çöküş sahnesinin her türlü efsaneden, kurgudan veya şüpheden uzak, mutlak bir ontolojik gerçeklik olduğunu muhatabın zihnine çiviler. Edat, kıssanın taşıdığı mesajı tartışmaya kapatır.
Fî zâlike (فِي ذَلِكَ)
İçinde, zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile uzak işaret zamiri "zâlike"nin (ذَلِكَ) birleşimidir ("İşte bunda / Tüm bu anlatılanların içinde / Şunda").
Dücane Cündioğlu, "zâlike" (şu/o) uzak işaret zamirinin felsefi mesafesini tahlil eder. İbrahim'in putları kırması ve kavmine karşı tek başına duruşu, "zâlike" işaret zamiriyle objektif bir felsefi ibret tablosu olarak muhatabın (okuyucunun) uzağına, düşünme mesafesine yerleştirilmiştir. Akıl, kendi dogmalarından sıyrılıp araya bu "zâlike" (şu/o) mesafesini koyduğunda manzarayı (hakikati) bütünüyle kavrayabilir.
Le âyeten (لَآيَةً)
Cümleye vurgu ve kesinlik katan tekit lam'ı (لَ) ile; işaret, nişan, ibret, mucize ve delil anlamlarına gelen e-y-y (ا ي ي) kökünden türemiş ismin birleşimidir. "İnne" edatının ismi konumunda olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Kesinlikle büyük bir ibret / Apaçık bir delil").
İbn Fâris, e-y-y (ا ي ي) kökünün temelinde "bir şeyin varlığını, hakikatini veya yönünü gösteren, onu diğerlerinden ayırt edip belirgin kılan açık ve şaşmaz nişane, alamet" anlamının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramının epistemolojik (bilgi felsefesi) değerini inceler. Sıradan bir olay sadece bir "vaka"dır; ancak akıl sahibi bir insan o olayın arkasındaki ilahi yasayı, neden-sonuç ilişkisini ve tevhidi mesajı okuyabildiğinde o vaka devasa bir "âyet"e (ibret levhasına) dönüşür. İbrahim'in mücadelesi, sadece tarihi bir anı değil, kıyamete kadar aklı olanlar için evrensel bir ibret nişanesidir (âyet).
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "âyet" mefhumunu Cahiliye'nin "kaderci/tesadüfi" doğa algısıyla çatıştırır. Müşrik akıl tabiatta veya tarihte olan biteni kör bir tesadüf veya acımasız zamanın (Dehr'in) akışı olarak okur. Kur'an ise bu kelimeyle bütün bir tarihsel kıssayı anlamsız bir hadise olmaktan çıkarır, onu Yaratıcı'nın insanlığa bıraktığı okunması gereken şuurlu ve sembolik bir mesaja (âyete) dönüştürür.
Ve mâ (وَمَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, olumsuzluk ve inkar bildiren "mâ" (مَا) edatının birleşimidir ("Fakat ... değil / Ve ... olmadı").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde buradaki "ve" harfinin atıf değil, "hâl" veya "isti'nâf" (yeni bir duruma başlangıç) bildirdiğini, "mâ" olumsuzluk edatının ise kıssanın sonundaki o muazzam tevhidi delile (âyete) rağmen ortaya çıkan o acı sosyolojik sonucu (inkarı) keskin bir zıtlıkla (kontrastla) metne taşıdığını tahlil eder.
Kâne (كَانَ)
Olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak ve bir durum üzere devam etmek anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (nakıs) fiildir ("İdi / Oldu / Olageldi").
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu geçmiş zaman nakıs fiilinin barındırdığı ontolojik kilitlenmeyi okur. Kıssada bunca sarsıcı hakikat ve felsefi argüman ortaya konmasına rağmen, "kâne" fiili, kitlelerin o dogmatik kibrinden, putperest atalarından devraldıkları o donuk inançsızlık halinden (geçmişten gelen o sabit durumdan) bir türlü kurtulamadıklarını, değişime direndiklerini ve yalanın içinde çakılıp kaldıklarını ifade eder.
Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)
Çok olmak, artmak ve çoğalmak anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş ism-i tafdil (en üstünlük/çoğunluk bildiren kalıp) olan "ekser" kelimesi ile, "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onların çoğu / Onların ezici çoğunluğu").
İbn Fâris, k-s-r (ك ث ر) kökünün "sayı, hacim veya miktar olarak azlığın (kılletin) tam zıddı olup, bir şeyin birikerek baskın bir kalabalığa ve yoğunluğa ulaşması" anlamını taşıdığını aktarır.
Michael Cook, "ekser" (çoğunluk) kelimesinin politik ve sosyolojik eleştirisini tahlil eder. Dünyevi otoritelerde "çoğunluk" olmak her zaman bir meşruiyet ve haklılık gerekçesidir. Müşrikler de dünyada kalabalık (çoğunluk) olmakla övünüp, hakikati savunan tekil bireyleri (İbrahim gibi) ezmeye çalışmışlardır. Ancak bu ayet, "çoğunluğun" teolojik haklılık üretmediğini; tam tersine kitlelerin (ekseruhum) genellikle hakikate kör, manipülasyona açık ve statükoya köle olan iradesiz kalabalıklar olduğunu çırılçıplak yüzlerine vurarak yeryüzündeki o "çoğunluk fetişizmini" yerle yeksan eder.
Patricia Crone, kabile sosyolojisinde kalabalığın mutlak güç demek olduğunu belirtir. Kabileler sayıca ne kadar "çok" iseler (tükesür) o kadar güvendedirler ve sözleri yasa sayılır. Fakat ayet, bu bedevi sayısal gücün ahlaki bir değer taşımadığını, koca kabilelerin (ekseruhum) devasa âyetlere rağmen şirk bataklığında topluca boğulabileceğini göstererek gücün ahlakla bağını koparır. Hakikat kalabalıkta değil, erdemdedir.
Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)
Güvenmek, onaylamak, tasdik etmek ve emin olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur. "Kâne" fiilinin haberi olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("İnananlar / İman edenler / Hakikate güvenen kimseler").
İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün temelinde "korkunun, endişenin ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması (tasdik) ve ruhun kendini tam bir güven içinde hissetmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramını bilgi ve irade ekseninde tahlil eder. Müşrikler İbrahim'in gösterdiği o muazzam akli delilleri (âyeti) "biliyor" veya kavrıyorlardı; ancak statükolarını kaybetmemek ve atalarının kibrinden vazgeçmemek için o hakikati kalpleriyle tasdik edip teslim olmuyorlardı. İman, sadece bilmek değil, bilinen o hakikatin önünde kibrini kırıp güvenle (emn) boyun eğme erdemidir. Kitlelerin ezici çoğunluğu (ekseruhum) bu ahlaki erdemden yoksundu.
Dücane Cündioğlu, iman kelimesinin bu bağlamdaki ontolojik hüznünü okur. İnsanoğlu gözünün önünde duran devasa hakikate ve açık delillere (âyete) rağmen, salt toplumsal konforunu, siyasi statükosunu ve alışkanlıklarını kaybetmemek için aklını dondurmayı seçer. İman, hakikati gördüğünde ona güvenip (emn) teslim olmaktır. Ancak kitleler hakikate değil, kalabalığa güvenmeyi tercih ederler; bu yüzden çoğunluk hiçbir zaman "mümin" olamaz. Kitlelerin kaderi o âyete (işarete) rağmen kendi karanlığında kalmaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla