فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 102. Ayet
Daralt
X
-
“Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa da müminlerden olsak!”
Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa da müminlerden olsak! Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa. Yani keşke bizim için imtihan dünyasına yeniden bir dönme imkânı olsa da müminlerden olsak. Onların bu dileklerine karşı Allah bildirdi ki onlar dönseler bile gene eski gidişatlarına devam edeceklerdir: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”. Açıklamasını daha önce zikretmiştik.
Yorumu Yorumla
-
Fe lev (فَلَوْ)
Takip ve nedensellik bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; Arapçada "keşke, şayet" anlamlarına gelen, gerçekleşmesi imkansız olan veya geçmişte kalmış bir duruma dair şiddetli bir temenni (arzu/pişmanlık) bildiren "lev" (لَوْ) edatının birleşimidir ("O halde keşke / Öyleyse şayet").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "lev" edatının eskatolojik (ahirete dair) kullanımındaki belagat inceliğini tahlil eder. Kur'an lügatinde "leyte" edatı bazen gerçekleşme ihtimali olan arzular için kullanılabilirken; "lev" edatı (özellikle geçmişe dönük temennilerde) mutlak bir imkansızlığı, ontolojik olarak asla geri döndürülemeyecek kapalı bir kapıyı ifade eder. Bu edat, cehennemdeki kitlelerin kendi çaresizliklerini dilsel olarak peşinen kabul ettikleri feci bir yakarış formudur.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "fe" (öyleyse/madem ki) bağlacı ile "lev" edatının birleşiminin mahşer psikolojisindeki travmatik kırılmasını okur. Kitleler 100. ve 101. ayetlerde şefaatçilerinin ve dostlarının olmadığını itiraf etmişlerdi. "Fe" bağlacı, o mutlak yalnızlığın ve desteksizliğin mantıksal bir sonucu olarak, aklı mecburen en imkansız seçeneğe (dünyaya geri dönmeye) doğru savurur. Madem kurtarıcı yok, "öyleyse keşke" (fe lev) zaman geriye aksa diyerek, umudun rasyonel zeminden tamamen kopup hezeyana dönüştüğü o kırılma anını resmeder.
Enne lenâ (أَنَّ لَنَا)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve isim/mastar özelliği katan "enne" (أَنَّ) edatı ile; tahsis, aidiyet ve "için" anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i cerinin birinci çoğul şahıs zamiri "nâ" (نَا) ile birleşiminden oluşan "lenâ" (لَنَا) lafzının yan yana gelişidir ("Muhakkak ki bizim için ... olması").
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yapının barındırdığı felsefi çaresizliği inceler. Cehennemdekiler "Keşke dönsek" demezler; "enne lenâ" (keşke bizim için bir hak/fırsat olarak verilse) diyerek, bu dönüşün kendi iradeleriyle değil, ancak mutlak kudretin onlara bir defaya mahsus tahsis edeceği (lenâ) bir lütufla mümkün olabileceğini itiraf ederler. Dünyada kendilerini varoluşun efendisi ve hak sahibi görenler, ahirette en ufak bir hareket veya zaman dilimi (fırsat) için bile o mutlak iradeye muhtaç olduklarını "lenâ" talebiyle beyan ederler.
Kerreten (كَرَّةً)
Geri dönmek, bir şeyi ilk başladığı noktadan itibaren ikinci kez tekrarlamak, saldırmak ve geri çekilip tekrar hücum etmek anlamlarına gelen k-r-r (ك ر ر) kökünden türemiş masdar/isimdir. "Enne" edatının ismi konumunda olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Bir dönüş / Bir defa daha geri gelme / İkinci bir şans").
İbn Fâris, k-r-r (ك ر ر) kökünün temelinde "bir eylemi, hareketi veya durumu kesintiye uğradıktan sonra en başa sararak aynı şekilde yeniden başlatmak ve tekrar etmek" anlamının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "kerra" kavramının zaman felsefesi içindeki ontolojik absürtlük bağlamını tahlil eder. Dünya hayatı (zaman), tek yönlü (ok gibi) ilerleyen ve asla geriye sarmayan ilahi bir yasadır (sünnetullah). Müşriklerin "kerra" (geri dönüş) talebi, sadece mekânsal bir yer değiştirme (cehennemden dünyaya gidiş) değil; ilahi zaman yasasının parçalanarak, bitmiş ve faturası kesilmiş bir tarihin (ömrün) geriye alınmasını talep etmektir. Bu, aklın ateşteki azapla yüzleştiğinde zamanın tek yönlülüğüne isyan edişidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde k-r-r kökünün Cahiliye sosyolojisindeki "savaş taktiği" ile olan etimolojik bağını inceler. Bedevi savaşçıların en ünlü taktiği "kerr ve ferr" (saldırıp geri çekilme ve sonra yeniden saldırma) eylemidir. Müşrikler, dünyadayken bu bedevi "kerra" (ikinci hamle/yeniden dönüş) manevrasıyla savaş kazanmaya, telafi etmeye ve kurtulmaya alışmışlardı. Ahiretin o kaçışsız mahkemesinde, alışkın oldukları bu dünyevi/askeri telafi manevrasını (kerreten) kozmik zaman için de talep etme cüretini gösterirler; ancak ahiret, manevranın ve "ikinci raundun" bittiği mutlak sonuç yurdudur.
Dücane Cündioğlu, felsefi bir bakışla bu geri dönüş (kerra) talebinin altında yatan samimiyetsizliği okur. İnsan, azaptan kurtulmak için geçmişi yeniden kurgulamak ister. Ancak bu talep gerçek bir ahlaki aydınlanmadan (tevbeden) değil, sadece ateşin yakıcılığından duyulan pragmatik bir kaçış refleksinden doğar. İnsan doğası, ateşi gördüğünde "kerra" ister, ancak dünyaya geri gönderilse yine eski putlarına döner (En'âm Suresi 28. ayette belirtildiği gibi). Kerra, hakikate aşık olanın değil, ateşten korkanın çaresiz ütopik feryadıdır.
Michael Cook, politik teolojide bu kelimenin "iktidarı yeniden kurma" fantezisi olduğunu belirtir. Yeryüzünde devrilen krallar veya statükosunu yitiren kitleler hep bir gün iktidara "geri dönmeyi" (restorasyonu) hayal ederler. Cehenneme atılan o sahte liderler ve tiranlar da, çöken iktidarlarını ve dünyadaki o sahte konforlarını "bir dönüşle" (kerreten) yeniden elde edip, bu kez farklı bir politik hamle yapmayı düşlerler. Mahşer, tüm tarihsel restorasyon ve telafi ihtimallerinin ebediyen yakıldığı yerdir.
Fe nekûne (فَنَكُونَ)
Takip, nedensellik ve amaca bağlılık bildiren "fe" (فَ) bağlacı ile; olmak, bulunmak, varlık sahasına çıkmak ve dönüşmek anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/gelecek zaman) fiilinin birleşimidir. İstek/temenni (lev) edatının cevabında geldiği için nasb edilmiştir ("O halde oluruz / Böylece dönüşürüz / ... olmamız için").
İbn Fâris, k-v-n (ك و ن) kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, önceki halinden sıyrılarak yepyeni bir durum/hal üzere var olması ve o hal üzere istikrar bulması" anlamını taşıdığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin barındırdığı o sahte ontolojik vaadi inceler. Cehennemdekiler "Bizi dünyaya döndürürsen namaz kılarız, putları kırarız" şeklinde spesifik eylemler saymazlar. Doğrudan kendi varoluşlarını değiştirmeyi (nekûne) vaat ederler. Bu, "Bizim şu anki varlığımız/kimliğimiz bir hataydı, dünyaya dönersek yepyeni ve temiz bir varoluş (k-v-n) inşa ederiz" diyerek, ilahi iradeyle varoluşsal bir pazarlığa oturma girişimidir.
Mine'l-mü'minîn (مِنَ الْمُؤْمِنِينَ)
Arapçada -den/-dan, içinden, bir kısmı anlamlarına gelen "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; güvenmek, onaylamak, tasdik etmek, eman vermek ve emin olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında (imân) türetilmiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formunun birleşimidir. Harf-i cerden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("İnananlardan / Güvenenlerden / İman edenlerin içinden").
İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün temel anlamının "korkunun, endişenin ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin mutlak bir sükûnete kavuşması, bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması (tasdik) ve ruhun kendini tam bir güven içinde hissetmesi" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "iman" kavramının bu eskatolojik (ahiret) mahkemedeki kullanılışının ironisini tahlil eder. İman, doğası gereği "gayba" (henüz görülmeyene, ateşin ve Allah'ın gözle algılanmadığı duruma) duyulan mutlak felsefi güven ve tasdiktir. Müşrikler, dünyadayken gayba inanmayı ahmaklık sayıyor, sadece gözleriyle gördükleri putlara itaat ediyorlardı. Ancak şimdi, cehennemi gözleriyle gördükten ve azabı bizzat tattıktan sonra "müminlerden" (inananlardan) olmayı vaat ederler. Görünene inanmak iman (emn/güven) değil, zorunlu bir boyun eğiştir. Ateşin içindeki iman talebi, teolojik olarak geçersiz bir anakronizmdir (zamanı geçmiş bir eylemdir).
Patricia Crone, "mü'minîn" kelimesinin sosyolojik ve aidiyet eksenli yüzünü okur. Müşrikler dünyadayken "putperestlerin, zorbaların ve atalarının" (cünûdü iblîs/ğâvûn) kabilevi safındaydılar. Ahirette bu safın tamamen çöktüğünü ve asıl kurtulanların (90. ayette cennetin yaklaştırıldığı "müttekîn" kitlelerinin) o dünyada alay ettikleri inananlar grubu olduğunu gördüklerinde; "min" (o topluluğun içinden) harf-i cerini kullanarak, başarısız olmuş o müşrik klanından çıkıp, muzaffer olmuş o yeni "iman klanına/kimliğine" geçiş yapmayı, o kurtulmuş sosyolojiye eklemlenmeyi (mine'l-mü'minîn) talep ederler. Bu bir inanç devriminden çok, muzaffer tarafa sığınma (iltica) arzusudur.
Gabriel Said Reynolds, "mümin" sıfatının kıssanın tevhidi zirvesine nasıl çarptığını inceler. İbrahim, babası ve kavmi tarafından sürgün edilirken, onlara karşı tek başına o "iman" kalesini savunmuştu. Müşrikler o zaman çoğunluk olmanın kibriyle İbrahim'in inancını eziyorlardı. Mahşerin o mutlak finalinde ise, o devasa kibirli yığınlar, İbrahim'in dünyada tek başına temsil ettiği o "mümin" kimliğine sahip olabilmek için ateşte yalvaran çaresiz dilencilere dönüşürler. Dünyada ezilen sıfat (mümin), ahirette varoluşun ulaşılmak istenen yegâne ve en ulaşılmaz tacı olmuştur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla